6 Nisan 2010 Salı

Big Brother Bizi İzliyor !


Günümüzde medya aracılığıyla zihinlerle dalga geçercesine oynandığı, abidik gubidik gündemlerle, teknolojiyle, doğal uyuşturucularla, futbolla, televizyonla uyuşturulduğumuz dünyada bugün gazetelerde çıkan haber hakakten şaka gibi düştü, bomba gibi değil. George Orwell ve 1984 akla geliyor hemen, ileri görüşü, teşhis ve tespitlerine daha bir saygı duyuyor insan...

Aşağıdaki linkten, okunabilir, üzerine su içilerek.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/14329041.asp?gid=373

Yani diyorki büyüklerimiz ayağınızı denk alın, herşeyi kurcalamayın, bizim size çizdiğimiz sınırlar dahilinde efendi efendi takılın, merak etmeyin, yoksa...



Küçük Amerika diye yıllardır dillendirilir, aslında hemen hemen tüm sözümona modern toplumlarda, kültürlerin yokoluşu, benliğin yitirilmesi, maneviyat kaybı, rekabet adı altında insanların yarış atı misali koşturulması, tek tip toplum yaratılması açık seçik meydanda. Bunun akabinde tabi kentsel dönüşüm projeleri ile kültürel zenginliklerin silinmesi,kitle iletişim araçlarıyla toplumun büyük kesiminin pasifize edilmesi, tıpkı Abd'de görüldüğü üzere iki kutuplu bir yaşam-düşünce yapısı yaratılması, Cumhuriyetçi-Demokratlar gibi iki sınırlı yapıda insanların idame ettirilmesi. Sürekli yiyen, tüketen, kafası gudik şeylerle doldurulmuş,anti-depresanlarla- uyuşturucularla etkisiz hale getirilmiş, tepkisiz toplumlar yaratmak. Bunun çevresinde tabi biraz olsun tepki koyanlara uygulanan aşırı şiddet, devlet düşmanı babında etiketlemeler, bolca komplo teorileri, korku toplumu temellerini oluşturdu bile. Hala bazıları, açılımdan-saçılımdan, hükümetin insan hakları alanında yaptığı şeylerden falan bahsediyo, bir yanda hala işkence ve insan haklarında hala en tepede olmamıa ya da ulan bu adamlar daha parti içi demokrasiyi sağlayamamış ülkede nasıl sağlayacak demeden hap gibi yutuyoruz. Afiyetle...

Hayat Neden Şekil Yapıyor ?


Feridun Düzağaç abimiz "fd 7"yi yapmış, herzamanki kelime oyunlarıyla sana meyilim var diyerekten yine yapmış yapacağını.
Bazı albümler vardır hani akşam saatlerinde iyi gider, uykuya hazırlık manasında adamı yumuşatır, güzelleştirir icabında, bu da aynen o şekil olmuş.
Ağır Ağır, Mütemadiyen Ağlıyorum, Rüya ve özellikle 'Hayat Neden Şekil Yapıyor' şimdiden favori parçalar arasına eklendi bile. Bir önceki albüm "Uykusuza Masallar" şahsen apayrı bir yerde bence, o daha iyi bu daha kötü dememek lazım, dinlemek lazım...

ilk klip sıcağıyla çoktan çalmaya başladı, hayır olsun inşallah. mütemadiyen güneşli günler...

24 Mart 2010 Çarşamba

Irvine Welsh ve Trainspotting



Nihayet adam gibi çeviriyle yer altı edebiyatının ganimetlerinden, bir Irvine Welsh güzellemesi Trainspotting raflarda yerini aldı. İncil'den çok satılması gereken kitap diyerek yüceleştirilen, kült mertebesine çok önceden ulaşan, filmi sayesinde Renton rolüyle Ewan McGregor'u daha bir sevdiğimiz, müziklerine taptığımız, Robert Carlyle abimizle özdeşleşen Begbie fenomenini tanıma fırsatı bulduğumuz, Danny Boyle ismine ilk kulak kabarttığımız şaheser.

Britanya'nın süslü coğrafyasında haklarında pek bir şey öğrenemediğimiz İskoçların bilinçaltlarına bizzat okulu terkedip punk hareketine giriş yapıp yol alan Welsh'in kendi kaleminden okumak ayrı keyif olsa gerek.
"Dibe vurmaktan çekinmeyenlerin öyküsü" diye tabir edilen güzelim eser...


'BEN HAYATI SEÇMEMEYİ SEÇİYORUM'
''Hayat sıkıcı ve anlamsız. Büyük umutlarla başlıyoruz, sonra çuvallıyoruz. Hepimiz bir gün büyük sorulara cevap bulamadan öleceğimizi keşfederiz. Hayatımızın gerçeğini farklı biçimlerde yorumlayacak dolambaçlı düşünceler geliştiririz, bedenimizle büyük şeylere, gerçek şeylere dair kayda değer bir bilgiye uzanmaksızın. Aslında, kısa ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat yaşar, sonra da ölürüz. Kendimizi her şeyin tamamen anlamdan yoksun olmadığına inandırmak için hayatlarımızı bokla doldururuz; kariyerle, ilişkiyle falan...


… Bizi seç. Hayatı seç… Çamaşır makinesi seç, araba seç, bir kanepeye oturup ağzına berbat şeyler tıkıştırarak beyin uyuşturucu ve ruh çökertici aptal televizyon programları seyretmeyi seç. Bir huzur evinde üzerine sıçıp işeyerek çürümeyi, bencil ve kafayı yemiş çocukların için bir utanç kaynağı olmayı seç. Hayatı seç.

İyi de, ben hayatı seçmemeyi seçiyorum.''

10 Mart 2010 Çarşamba

The Darjeeling Limited

Her filminde renkleriyle, enteresan karakterleri, muhteşem müzikleriyle anında uyandığımız Wes Anderson'un hastasıyız aabi!..


Peter: I love the way this country smells. I’ll never forget it. It’s kind of spicy.

5 Ocak 2010 Salı

Soul Kitchen Ulan!..

 

En nihayetinde geç de olsa Fatih Akın'ın filmi salonlara geldi, ortalık şenlendi... Ulan bir bar açsam diye hayal kuran binlercesini yine fişeklemiş, afrodizyaklı tatlılarla mideleri kıymıştır bu film an itibariyle...
 Filmden dönmüş, falasıyla memnun kalmış bulunuyorum. Beklentileri karşılayan, heramanki gibi bu adam ne yapsa izlenir dedirten film olmuştur.
Derinlemesine tek tek bişeyler karalamaktansa kısa kısa bahsetmek farz diye düşünüyorum, en aından gitmeyi düşünenlere ayıp olmaması babında.

Bir kere ilk başta daha çok konuşulacak olan müziklerden bahsetmek lazım. Filmin ruhunu işleyen, hemen her Fatih Akın filmi gibi eserin bir parçası haline gelmiş, filme değer katan bir unusr yine müzikler hatta daha falası. Hakkaten muhteşem seçimler olmuş ki hem müzik danışmanı hem de Fatih Akın bildiğim kadarıyla bu seçimleri yapmış, ellerine sağlık diyelim. Tez vakit soundtrack albümü alınacaklar listesine eklene...

Yine bir iki yerde St.Pauli göndermeleri gözden kaçmadı tabi. Yaşadığı ve Adam ile beraber büyüdükleri Hamburg'un kenar mahallelerine kamerayı çevirmiş, orda geçen hikaye, hayatlar komedi ekseninde harmanlanmış. Şahsen bir an bile sıkılmadım ama arkamdaki teyzeler ilk yarı biraz sıkılsalar da filmin ikinci yarısı onları bile coşturdu. Darısı sizlerin başına:)



Oyuncular yine bildik tanıdık isimler olsa da hepsi işini falasıyla iyi yapmış, sırıtan bir performans yok keza abartılı oyunculuklar da yok. Adam Bousdoukos kendi hikayesini anlattığından olsa gerek şahaneydi, Moritz Bleibtreu yan karakterlerden olsa da kumar tutkunu arıza Yunan karakter olarak başarılı, bıçak ustası-püf noktacı şahane aşçı Shayn rolünde Birol Ünel mükemmel denebilir ki filmin en başarılı oyunculuğu bence ona aitti. Yine ikinci karakterim filmde Sokrates oldu. Saç-sakal karışmış, mekanın arka tarafında kira vermeden yaşayan, yiyip-içen, kapitalist pzevenbklere gününü gösteren kişi olan karakterin Demir Gökgöl olduğunu filmin bitişindeki şahane jeneriklerde görebildik anca. Diğer karakterler, yan unsurlar da gayet güel işlenmiş.
Kara mizah da var, aşk da, eğlence de var cenaze de...
Ayriyetten kemik kıran Kemal rolünde Uğur Yücel'in ufacık sahnesi de yakışmış ki aynısını birebir Fatih Akın yaşamış yanılmıyosam. Bu şekilde ordan burdan derlediklerini, yaşadıklarını, duyduklarını aslında zor olanı kolaya çevirerek enfes harmanlıyor önümüze sürüyor yönetmen, hastasıyız.
afiyet olsun der, hararetle öneririm...

29 Aralık 2009 Salı

Bidıl Limuzin



Bildiğimiz Vosvosu tahmin etmekte güçlük çekilmeyecek şekilde Ordu ilinde limuzin yapmış abiler, yabancı forumlardan görüp, aşırdım.
Eskiden beri tospağaların hastasıyım, kendine has kokusu, sempatik dış görünüşü, Herby efsanesiyle, büyük versiyonunun hippilere, çiçek çocuklarına ev sahipliği yaptığı koca bir dönemle efsanedir, can'dır bizler için.
Daha da manyaklık derecesinde sevenleri, bırakamayanları var aşağıda görüldüğü gibi.
Bildiğim kadarıyla yıllardır ankara dahil birçok yerde vosvos club tarı oluşumlar var, bunlar her yıl toplanır pıtır pıtır gezerler konvoy halinde, pek de güzel görünür canına yandığım:)


Unutulmaz Sahneler #3


Reservoir Dogs

Tarantino'yu üne kavuşturan film olarak bilinen meşhur soygun filmi. Soygun ve boka sarma konusunda üstüne yoktur heralde. Kendileri Quentin abimizin Pulp Fiction şaheserinden sonra ikinci sırada gelir benim için.
Filmde birçok sahne var hele ki filmin açılış sahnesi zaten 10 numaradır, Buscemi'nin ön planda olduğu bahşiş verelim mi vermeyelim mi temalı diyaloglar yıkıp geçirir, yine soygun öncesi jazırlık safhasında Mr.Pink niye ben oluyorum diyerek Buscemi yarar adeta. Bu iki sahne şahanedir ama filmin fotoğraftaki sahnesi artık Beatles'ın Abbey Road fotoğrafı gibi kült mertebesine ulaşmış bir an'dır aslında. Afişleri, blogları, dört bir yanı süsler...

25 Aralık 2009 Cuma

Avatar ve 3D Bilinmezliği

 

3d çılgınlığına boş zaman bulup kulak kabarttık, kan-ter içinde kaldık efenim.
Sinema salonuna saat 21de girip gece 12.30 civarı çıktık. Filmin saati belirtilenden 20 dakika sonraya kaydı zorla reklam izletmenin dayanılmaz coşkusu sarmış bünyeleri.
Avatar filmi sinemalarımızda şu an 35mm orjinal hali, imax ve xpand 3d şekliyle gösterimde. Biz de böyle bi film dümdüz izlenmez diyerekten aldık kocaman gözlükleri başladık seyretmeye. Bir kere bana göre değil bu olay bu kesin. Gözümün tepesinde kocaman gözlük, gözüm bozuk olduğu halde gözlük takmayan ben, bunlarla cebelleşemem kesinlike. Görüntüler güzel, etkileyici tabi gerçeklik duygusu desen o da aynı şekil. Belki de alışkanlık meselesi bilmiyorum, kime sorsam rahat izleyememiş bu dalgalardan dolayı. İnsan acayip görüntülere, sağdan-soldan fırlayan dala-ağaca mı bakayım yazılarımı takip edeyim bilemiyor epeyce bir süre, sonra zaman geçtikçe alışıyor tabi. Film sonunda beyni sulanmış bir avuç insan ve burunlarının üzerinde kıpkırmızı izlerle birbirine gülen tuhaf adamlar çıkıyor.


Filme gelecek olursak sinemada Matrix etkisi yapacak film diye bahsediliyor ilk bakışta olası tabi lakin aman göstericek. Teknoloji ve görsellik bakımında Cameron fazlasıyla hakkını vermiş filmin, kea hikayesi de çok derin değil ama derdini söylüyor fazlasıyla.
Daha hikaye ilerlemeden ulan bu Amerika ve Kızılderililer olayının aynısı dedim kendi kendime.
İnsanoğlunun o bitmeyecek ele geçirme aşkı, zengin olma hırsı, güç üzerine kurduğu hayatı Avatar ile tekrar izliyoruz. Navi ırkı da belirttiğim gibi Kızılderili ya da Afrika yerlisinden farksız. Doğayla barışık, kendine has örf-adetleri, törenleri olan zararsız canlılar. Yaşadıkları toprağın altındaki enginlikler onları ilgilendirmiyor ama beyaz adam bu enginliklere bayılıyor, bunu ele geçirmek için herşeyi meşru kılıyor ve olaylar gelişiyor. Çok tanıdık hikaye işte modern versiyonu yine tokat gibi çarpıyor tabi anlayana.


Oyunculuklar da abartısız güzel, Sigourney abla herzamanki gibi şahane. Kötü adamımız albay rolünde Stephen Lang cuk oturmuş, başroldeki Jake Sully karakteri için çok tanınmamış bir oyuncu star bir isim olmaması da bir o kadar isabetli olmuş. Seksi ve fırlama hatun kontenjanından Michelle Rodriguez de listede tabi, severek iliyoruz...
Filmde klişeler yokmu tabiki var baya var aslında ama bu kadarı kadı kızında da olur diyoruz. Sonuçta tamamen sistem karşıtı bir film ya da bağımsız film çevirmiyo adamlar bir endüstrinin parçası, popüler sinema ürünü olarak olacaksa böyle olsun diyoruz. Hemen navi'ce kursuna yazılıyoruz, tez elden...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Düttürü Dünya





Daha evvelden bahsettim mi bilmiyorum ama Kemal Sunal ve Türk Sineması dendimi benim için öncelikli ilk 3 film denirse birinci sırada Düttürü Dünya, ikinci sırada Kiracı ardından da Kapıcılar Kralı gelir. Bunlardan ikisinin yönetmeni bugün toprağa verilen usta Zeki Ökten'di. Kemal Sunal'ın sulu komedi yerine gerçek oyuncu performansını yakalayabildiğimiz ender filmlerdi ve bu dramatik roller, filmler daha bir yakışıyordu sanki.
Hele Kiracı'daki karanlık ortam, eş ve kaynana dırdırı, evsahibi ve oğulları gibi acayip absürd karakterleri, geçim sıkıntısı-yaşam mücadelesi derken aşkın da işlendiği pek güzel filmdir.

Düttürü Dünya ise bambaşka bir atmosferde geçer. Gecekondu bölgesinde ikamet eden-geceleri pavyonlarda klarnet çalan Mehmet ve arkadaşlarının dramatik hikayesi bir o kadar da keyiflidir. Ankara'da geçiyor oluşu, Kemal Sunal'ın bu filmle ödül aldığı usta oyunculuğuna Cezmi Baskın gibi yeni yeni kıymeti anlaşılan diğer başarılı oyunculukların bulunması, 80lerin gri rengini barındırması ve yoksulluğu resmedişiyle şahsım adına vazgeçilmez filmlerimdendir.


Zeki Ökten'i saygıyla anarken, filmin senaryosu da umur Bugay'a ait, ayrıca yardımcı yönetmenlerden biri de Zeki Demirkubuz ki kendisi de cenazede hala Ökten'in asistanı gibi hissettiğini söyleyerek egoları bünyesini ele geçirmemiş bir yönetmen nasıl olur tekrar gösterdi kendisi.

20 Aralık 2009 Pazar

Ibraam

 merhaba,
ben ibrahim üzülmez.
senelerce beni futbol oynamaya çalışırken izlediniz.
bu süreçte çektiğiniz acıları, bu fotoğrafımda yaşatmaya çalıştım.

iyi günler.


 by ninjaindisguise

Şimdi Reklamlar



Reklamcılık zeka parıltısı istiyor, orası kesin. Özellikle yurtdışında acayip işler yapılıyor, özellikle amaç akılda kalmak ve ilk adım için zihinlere yerleşmek ise falasıyla başarıyorlar.
Bizde ise genelde bu akılda kalma işi kötü, sevilmeyen reklamlarla oluyor. Bunun müzikte de karşılığı var misal ajdar şarkıları, şarkı demeye şahit ister, berbattır ama hep dillerdedir ya o hesap.
Fotodaki reklam işi de folgers adlı kahvenin reklamından, bakıldığında ulan baltalıyo bu herifler güzelim kahveyi de dedirtebilir ama fikir olarak güzel, umarım güzel kokuyodur:)

Spor Foto



Tenis pek şahsıma hitap etmese de zaman zaman Nadal ve geçmişte Philiposis hatrına ucundan bakardım.
Burda toplardan sorumlu hanım kızlarımızdan bizim futboldan alıştığımız öellikle kış günlerinde burnundan horul horul sümük akan top toplayıcılarımızdan farklı, daha bir karizmatik durumları var heralde.
Fotoğrafta hanım kızımıın yüz ifadesi enteresan geldi, fotoyu paylaşayım dedim bilmem ne niye...

19 Aralık 2009 Cumartesi

Nuovo Cinema Paradiso



Ülkemizde Viontele ya da rahmetle andığımı Ahmet Uluçay'ın şahane filmi Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak gibi filmler çekildiyse, bu Cinema Paradiso sayesindedir. Pek çok sinemacıya ilham vermiştir Salvatore ve Alfredo'nun, değişimi, insanı, sevgi ve daha çok şeyi anlatan bu sıcak hikayesi.
Özellikle bizlere çok yakın gelen film, her haliyle. İtalyan alt-orta sınıfın yaşam mücadelesi, yaşam koşulları, durumlar karşısındaki hal ve hareketleri Türk filmi izliyormuş hissine sevk ediyor insanı.
Aynı hissi yine diğer bir İtalyan başyapıtı Bisiklet Hırsıları filminde de fazlasıyla yaşamak mümkün.
Köyün meydanını sahiplenen delisi, sinemaya bağıra bağıra selam vererek giren amca, aynı filmi onlarca kez izlediği her halinden belli, replikleri ezberlemiş adamlar, yönetmenin çevresinden duyduğu-gerçekten yaşanmış olan kilise görevlisi pederin filmleri halktan önce izleyerek öpüşme sahnelerini sansürletmesi gibi hakkaten bomba sahnelerinin haddi hesabı yok desek yeridir.



Yine müzikleri bu sımsıcak hikayeyi kucaklayan filme değer katan artılardan. Film müziklerinde Ennio Morricone ismini görünce şaşırmadık haliyle. Bilumum kültleşmiş western ve sayısız başyapıtı akıllara müzikleriyle de kazıyan sinemanın görünmeyen kahramanlarından, yüce bir varlık kendisi:)
Oyunculuklar da gösterişsiz filmin üzerine çıkmayan abartısız bir o kadar da mükemmel. Özellikle makinist Alfredo rolü ve çocuk oyuncunun büyük başarısını yamadan olma. Doğup büyüyen, bir adım dahi ileri gidemeyen taşradan makinist Alfredo'nun zoruyla kaçıp giden Toto'nun uun yıllar sonra başladığı yere geri dönüşü ve filmin yine sinemdaki son sahnesi ise sinema tarihine geçecek cinsten...



Toto'nun Alfredo'dan kendisine miras kalan-kesilen sahnelerden oluşan filmi izlerken gözyaşları pıtır pıtır akar abimizden. Ordaki ufak sahnede filmi koyan makinist rolünde filmin yönetmeni Tornatore'yi görürü ki filmin kamera arkasında bu rol için filmi onurlandırması adına Fellini ustaya bir mektup yazar. Fellini'nin cevabı da muhteşemdir. "Bu naif filmin önüne geçmeme adına teklifinizi reddediyorum. Benim yerime daha a ünlü olan Tornatore'nin oynaması daha uygun olur" demişki ufaktan güldüren ve zeka pırıltılı mesajıyla helal olsun dedirten bir hareket...
Daha fazla detaya girmemek lazım zaten film biliniyor, seviliyor, izlemeyenler için de birşeyler bırakmak lazım.


89 yılında oscar ve birçok festivalde taçlandırılmış, benim gibi uzun süre dvdsini beklemiş ve hala izleyemeyenler için vakit kaybetmemelerini öneririm. Saga tarafından çıkarılmış dvdsi piyasada mevcut.

Bir Garip Denizli, Pek Güzel Bursa...



Tıpkı yıllar önceki yine sağanak yağmur altında kaybedilen Beşiktaş - Gençlerbirliği maçı gibi birkaç yıl insanların akıllarını meşgul edecek türden bir maçtı dünkü.
Yine rakip takım gülerken çok da kızamadık topçulara, Gençler maçı çok daha başkaydı gerçi, İlhan Mansız resitali, fonda yağmur ve gökgürültüsü gibi tribünler.
Dün de ayrı bir coşku vardı, sürekli takımı itmeye çalışan bir taraftar. Dün görüldü ki takım halinde performans düşüklüğü yaşıyoruz, Diyarbakır maçıyla başlayan ve motivasyonu zorlaştıran ardarda gelen puan kayıpları.
Dünkü maçta büyük ihtimal yine yenilirdik, Bursa gerçekten tüm takım disiplini, istekli ve hırslı oyunuyla ağır şartlarda oynaması gerektiği gibi oynuyordu. Biz ise herzamanki savruk, doğaçlama futbolumuza bakıyorduk. Acaba bu takım ne zaman kanatlarını kullanacak diye düşünüp duruyoruz hala, Tello ne zaman istekli oynayacak diye de içten içe küfrederiz icabında...


Dün maçın kırılma anı Ferrari'nin çıkartılıp Yusuf'un oyuna sokulması işlemine imasını atan Deni'linin bu hamlesiydi. Nobre'yi almak ne kadar akıllıca bir hareketse bu da bir o kadar aptalcaydı. Talihsi kaza yüünden takımın tüm düzeni değişti. Toraman uzun süredir stoper oynamıyo ki en iyi oynadığı ve gerçek mevkisi olan yerden soğutuldu, üstüne hatalar yapmasına da kimse kızamaz açıkçası.
Kötü sonuçlara üülürken Anadolu takımlarını tepede görmek umut veriyo lakin Sivas örneğinde olduğu gibi bazılarının adamları olan bu kulüp yöneticileri yüzünden çok da hayal kurmamak lazım.

Ne olur git arkana bile bakmadan, Şener Şen gibi kıçına ayağını vura vura kaç git Demirören diyerek sölerimi sonlandırıyorum...

11 Aralık 2009 Cuma

Tarantino & Altın Kızlar



 The Golden Girls ülkemizde de yıllarca gösterilmiş, zihinlerde yer eden yabancı dizilerden olmuştu ki o zamanlar zaten sayılı olan dizileri heralde izlemeyen yoktu, o saatlerde hayatın durduğu zamanlardı.
İşte Altın Kızlarımızın 4.sezonunda Elvis ile alakalı bölümde tanıdık sima gözlerden kaçmıyor ki bunu da Quentin abinin Jay Leno şovda konuk olduğu sırada izleyerek gördük.
Film dükkanı işlettiği zamanlarda gerçekleşmiş, cüzzi miktara figüranlık yaparken bir dönem ufak yaşta bir kitap çaldığını başına bela olduğunu ardından yıllar sonra bu kitaptaki hikayeyi filme çektiğini ki mevzu bahis film Jackie Brown, anlattı ki enteresan bir hayatı ve dönüm noktaları ilginç.