28 Kasım 2009 Cumartesi

Unutulmaz Sahneler #2


Hitchcock amcanın en güzel filmlerinden, sinema tarihine aksiyonu, anlatım şekli ve bu efsane sahneleriyle geçmişti North by Northwest.
Başrolde Cary Grant'in planörden defalarca kaçıp kendini yerden yere atışı, bu efsane sahne Emir Kusturica'nın çok sevdiğim filmi Arizona Dream'de Vincent Gallo'nun canlandırdığı Paul Leger bu sahneyi çok güzel yaşatmıştı ki Paul karakteri filmin birçok sahnesinde Raging Bull dahil birçok filmden repliklerle kült karakterlerden biri haline gelmiştir şahsım adına.
Arizona Dream'deki Talent Show kısmının videosunu geçerek tekrar hatırlayalım;

El Foto

26 Kasım 2009 Perşembe

Her Yerinden Öpülen Adam


Akıllarda daha çok Ertem Şener'in sözlü tacizi kalsa da, güzel bir galibiyet oldu.
Aynı hatayı belki biz de yaptık geçmişte Fenerbahçe aynı şekilde benzer olayı yaşarken küçümsedik belki, yedek takım zart zurt diyerek. Lakin Ferguson'un Owen, Evra, Carrick hamleleri, kalecinin dahi gol arayacak hale gelmesi olayı zaten gösterir cinsten. Kadroda Neville, Vidic gibi tecrübeli ismlerin yanında kendisini kanıtlamış, oynamaya aç sırtlan gibi gençlerle çıktı adamlar, sağlı-sollu saldırdılar, çekilen onlarca şut başarıyla püskürtüldü, tam gol yedik derken Rüştü çıktı sahneye, bu tarz kritik maçları sevdiğini biliyorduk zaten.
En başta takımın kendine olan güveninin geldiği zaten sahaya çıktığında anlaşılıyor keza Mustafa Denizli'nin de forma girdiğini, takımdaki yardımlaşmanın olağanüstü savunmanın oturtulduğunu görmek sevindirici. Geçtiğimiz haftalardaki tutukluk, hücumdaki pasif oyun, pozisyon üretememe, organize olamama halleri bir nebze aşılmış, en çok sövülen İbrahim Üzülmez, Rüştü hatta Fink gibi isimlerin performansları da ayrı bir hadise. Sezon başından beri zorla oynar görüntüsündeki Bobo ve Tello'nun gayretleri de önemli ama bu iki adamdan da minimum verim alıyoruz, geç kalsak da en kısa zamanda yol verilmeli benim görüşüm.
Ardarda gelen 2 büyük galibiyet moral motivasyon açısından son derece önemli. Onun kadar önemli olan bu tarz maçlardan sonra rehavete kapılmadan yola devam etmek, umarım onu da başarır bu takım...

22 Kasım 2009 Pazar

Sinema 15.Yıl

Sinema Dergisi uzun süredir beklediğimiz, bir türlü çıkmaya fırsat bulamayan 15.Yıl Özel Sayısını piyasaya sürdü. Beklediğimden az sayıda gördüm bayilerde ki ilgilenenlere duyrulur, acele etmeleri tavsiye olunur.

1500 civarında sinema okuru ve sinemaseverin oylarıyla En İyi 100 film seçkisi hazırlandıktan sonra, Sinema yazarlarının da Sinemanın Son 15 Ylı değerlendirmeleriyle oluşturulmuş gerçekten özel bir sayı var elimizde, arşiv değeri yüksek.
Özel cildi, içeriği ve sunumunun yanında bir de hediye olarak Sinema Dergisinin son 22 sayısını barındıran bir Cd verilmiş, 10 puan almayı haketmişler şahsımdan.
Fiyat olarak da bu kadar emeğe, çalışmaya, güzel sunum ve içeriğe nazaran 10 tl'lik fiyatla da amacın ortaya karışık yapalım paraları cukkalıyalım gibi bir düşünce olmadığı da sergilenmiştir, teşekkür etmeyi borç biliriz.


Hele ki sinema yayınlarının gayet kısıtlı olduğu ülkemizde 15 yıl gerçekten muazzam bir süre. Ne dergiler geldi gitti ki bunlara dev dergilerin türkiye ayağını oluşturan Empire ve Total Film dahil.
İçerik olarak magazinsel ögeler ön planda ve hediye dvd vermelerine rağmen tutunamadılar.
Bu tarz dergiler içinde kısa zamanda büyük iş yapan Dvdartı dergisi ekibiyle özellikle şahaneydi, ne yazıkki dergiciliğin zorlukları, arkalarında sağlam bir grubun durmaması gibi nedenlerle silinip gittiler.
Sinema daha bir popüler sinema ve ortalama kitleye hitap eden bir dergi, yine Altyazı dergisi varki ülkemizde çıkan en nitelikli, ayrıntılı, festivallere yönelik, incelemeler ve röportajlarla dolu bir dergi o da ayrı kulvarda sessiz sedasız yoluna devam etmekte...

Kazın Ayağı

Bahis sitelerince ve futbol ulemalarınca her ne hikmetse Beşiktaş kendi sahasında favoriyi geçtim galibiyetine en son şans olarak bakılıyordu, haliyle kazın ayağı öyle değil.
Güzel varlık, alman mucizesi Fabian Ernst'in de belirttiği gibi tribün ve takım tek vücut haline geldiğinde bu stadda yenemeyeceğimiz takım yok. Tribünlerdeki kaos, dibe batmış yönetim, boğaza kadar gelmiş borç ve akabinde kötü gidişe ardarda alınan 3 puan ve derbi galibiyetiyle son veren bir takım. Maç sonu bağrılan hep böyle oynayın canımızı verelim sloganları da çoğu zamanki gibi olayı özetliyor.
Ferrari'nin her zamanki soğukkanlılığı, yerinde müdehaleleri ve Sivok ile uyumu, hep eleştirdiğimiz Fink'in Alex'i kitleyerek oyunun boyutunu değiştirmesinin yanında mükemmel golü ve çalışkanlığıyla oyununu süsleyişi, Ernst'in herzamanki gibi kusursuz futbolu, İbrahim Üzülmez'in maç sonu salladım ortayı gol oldu demeçlerine rağmen etkili bindirmeleri ve etkili oyunu, Ekrem Dağ'ın dağ gibi yürekten performansı, Serdar Özkan'ın herzamanki gibi savrukluğu, gol kaçırması, Bobo'nun biraz toparlanmış oluşu ve mükemmel gol vuruşu akılalrda kaldı.

Derbi maçları ve içerdeki Fenerbahçe maçlarında psikolojik olarak ilk golü atanın büyük üstünlüğü oluşuyordu ki genelde hep aleyhimizde sonuçlanıyordu bu iş. Dün yine ilk golü yesek bambaşka şeyler olabilirdi, yükselecek protesto ardından gelecek bir golle daha misal, kıyamet kopabilirdi. Baskılı şekilde başlayan güzel futbol bir iki pozisyonun ardından takım duruldu, bu sefer sarı-lacivertliler aynı şekilde kontrolü eline aldı, ilk yarının sonunda direkten dönen top kader anı olabilirdi. İkinci yarıda sergilenen hırslı, baskılı futbol maçın nereye gideceğini tayin ediyordu zaten. İki gol üst üste gelince rakibin gardı düştü, daha kontrollü futbolla ardından rakibin ayağına top değmeden 3.gol geldi hepten maç bitti-gitti zaten.
Tribünde yönlendirecek bir büyük olmamasına rağmen gayet başarılıydı. Bu maçlarda dediğim gibi önde olma, gol atma-yeme olayları tribünlerin performansını da direk etkiliyor. Geçtiğimiz yıllarda şampiyonluk potasında içerde yediğimiz erken goller ve stres nedeniyle tribün kötüydü Fenerliler de bunu kötü kullanmalarına rağmen İnönü sustu bizi dinliyor tadında kendilerini tatmin edici laflar ediyorlardı, keza Kadıköyde de çok daha fazlasını biz yapıyorduk oradaki etkili futbol sayesinde ama bu maçta gördük kim nereyi inletiyor, pulp fiction'un orjinalini dinlemek daha bir hoş oluyor haliyle...
Hele ki ilk golden sonra kapalının yıkılışı yıllar sonra en güzel, en bomba gol sevinciydi. Herkes yara aldı gol sevincinde, hayatta görmediği insanlarla kucaklaştı, "çak" yaptı, ardından peşisıra gollerle rahatlama ve coşku yerini aldı.

19 Kasım 2009 Perşembe

Tom Waits; Kem-Küm

Roll Ekim sayısında geçen Tom Waits röportajından bir kesit.



Size göre cennet nasıl bir yer?
Tom Waits: Karımla Road 66'da (Chicago'dan Los Angeles'a uzanan otoyol), Motel 6'dayız. Bir termos kahve, ucuz bir gitar, tefeciden alınmış bir teyple. Sağlam bir araba da kapımızın önünde.

Size zor gelen şeyler neler?
Tom Waits: Genellikle gerçeği ve hayali iç içe yaşıyorum. Benim gerçeğimin, bir ampulün duya olan ihtiyacı gibi, hayale ihtiyacı var. Hayal gücümün de, bir körün değneğine duyduğu ihtiyaç gibi gerçeğe ihtiyacı var. Matematik bana zor gelir. Harita okumak bana zor gelir. Emirlere uymak da. Ayrıca marangozluk, elektronik, sıhhi tesisat, hadiseleri doğru hatırlamak, çengelli iğne bulmak, sabır, Çince sipariş vermek, Almanca müzik seti kılavuzu...

Dünyada yanlış giden ne?
Tom Waits: Enformasyona boğulmuş durumdayız ve enformasyonu bilgi, niceliği bolluk, zenginliği mutluluk zannediyoruz. Leone Helmsley'nin (emlak kraliçesi) köpeği 2007 yılında miras yoluyla 12 milyon dolar kazandı. Öte yandan, Dean McLaine adlı Ohio'lu çiftçinin geçen yılki gelirinin toplamı 30 bin dolardı. Hepimizin beyninde devasa bir çılgınlık şekilleniyor. Paralı ve silahlı bir maymun sürüsüyüz.

En çon sevdiğiniz film sahneleri neler?
Tom Waits: "Kızgın Boğa" da De Niro'nun ringde olduğu sahneler. "Cennet Bekleyebilir" de Julie Christie'nin "bir fincan kahve ister misin?" dediği andaki yüz ifadesi. "Cennetin Doğusu"nda James Dean'in kalp krizi geçiren babasının başucunda otururken hemşireyi odadan kovması. "Touch of Evil" da, Marlene Dietrich'in o, "erkeğin hasıydı" deyişi. Nick Cage'in "Vampirin Öpücüğü"nde bir hamamböceğini yiyişi. "Chinatown"un final sahnesi. Rod Steiger'ın "Rehin"de altın hakkında söyledikleri. Brando'nun "Baba"daki ölüm ânı. Lee Marvin'in "Kuzeyin İmparatoru"nda yük vagonunun altında gidişi. Dennis Weaver'ın "Touch of Evil"da, küçük bir ağaca tutunarak "ben gecelerin insanıyım" deyişi. "Eastwick'in Cadıları"nda Jack Nicholson'ın kiliseye girişi. "Blade Runner"da Rutger Hauer'in ölürken çektiği söylev. "Define Adası"nda, tavernadaki kör adam. "Zorba"da Anthony Quinn'in kumsaldaki dansı.

Tuhaf yerlerde geçen tuhaf olaylar listenizde neler var?
Tom Waits: İkinci Dünya Savaşı'nda torpidoyla batırılan bir Japon şilebi, Tokyo limanının dibinde yatıyordu, gövdesinde koca bir delikle. Mühendislerden oluşan bir ekip şilebin su yüzüne nasıl çıkarılabileceğini tartışırken aralarından bir, çocukluğunda seyrettiği bir Donald Duck filminde okyanusun dibinde yatan bir geminin gövdesindeki kocaman bir deliğe pingpong toplarının enjekte edildiğini ve geminin o suretle yüzdürüldüğünü anlatıyor. Ekip bu hikayeyi kahkahalarla dinliyor. Fakat uzmanlardan birinin aklı bu çözüme yatıyor. Peki, dünyanın neresinde 20 milyon adet pingpong topu bulunabilir? Elbette sadece Tokyo'da. Ve 20 milyon pingpong topu o şilepteki deliğe yerleştiriliyor, şilep yüzeye çıkıyor. Mükemmel çözüm. Etik sorunların çözümü ancak tamamen farklı bir düzeye geçildiğinde bulunabiliyor. Ayrıca en terso durumlarda insanın kendine güvenmesi gerekiyor.


Centilmenliği nasıl tarif edersiniz?
Tom Waits: Akordeon çalmasını bilen, fakat çalmayan adam.

Neleri merak ediyorsunuz?
Tom Waits: Jokeyler atlarına ne söyler? Otoyol kenarında bir ağaç olmak nasıl bir duygu? Dünya insanoğlunu ne zaman sırtından silkeleyip atacak? Bir gazete kesekağıdı olduğundan ne hisseder? Bazen keman siyam kedisi gibi ses çıkarır; ilk keman telleri kedi bağırsağından yapılmış, arada bir bağlantı var mı? Günün birinde insanoğlu robotlarla evlenecek mi? Elmas, sadece sabırlı bir kömür parçası mı? Ella Fitzgerald hakikaten bir şarap kadehini sesiyle kırdı mı?

Sevdiğiniz sesler?
Tom Waits: Atların ve trenlerin gelişi. Okulun paydos zilinde çocuklar. Aç kargalar. Orkestranın akort yapması. Eski western'lerdeki bar piyanosu. Lunapark treni. Buzun eriyişi. Matbaa. Transistörlü radyoda maç nakli. Bir apartmanın penceresinden gelen piyano dersi. Traktör. Eski yazarkasalar. Tap dansçıları. Arjantin'deki futbol tribünleri. Kalabalık bir lokantanın mutfağı. Sis düdüğü. Eski filmlerdeki gazete büroları. Fillerin yürüyüşü. Sucuğun kızarması. Boks ringindeki gong. Çince tartışma. Langırt. Kestane fişeği. Zippo çakmak. Theremin. Güvercinler. Martılar. Baykuşlar. Kumrular.

Kimliğimiz; Beşiktaşlılığımız

Yıldırım Demirören virüsü iliklerimize kadar işlemişken, kendisi Aziz Yıldırımcılık oynamaya devam edip hamlelerine yenilerini ekliyor.
Belki de stad içinde küfür etmeyen ender kişiler olan tribün liderlerine verilen cezaların ardından, şimdi de Fener maçı öncesi herkese kimlik kontrolü yapılacakmış.
Eğer seçimlerde seçilirse buna kapalının yıkılması, localar ve bir çok yeni adım da eklenecektir.
Burda tribünün artık şapkayı önüne koyup düşünmesi şart, değerler elden gideli çok oldu ses etmediler ama tribün de bitmek üzere.
Yıldırım Demirören seçimlerde dirsek temasındaydı, İnönünün kalbini sahiplerine vericem diyerek desteğini aldı, seçildi, otobüsler-biletlerle gönülleri hoş tuttu. Tribünler haddinden fazla dayandı ve sonunda infilak etti neredeyse. Bu canavarı biz bu hale getirdik ne yazıkki...
İşte kimlik tartışmaları için arkadaşların açıklaması ve maç öncesi dağıtılacak gerçek! kimlikler


* * *
Biz, Büyük Beşiktaş Taraftarıyız.
Kimliğimiz budur.

Her birimize kimlik sorulacağı ilanı yapılarak potansiyel suçlu muamelesine maruz kıldığınız bizler bu ülkenin insanlarıyız, halkız, Beşiktaşlıyız.

Bizleri tanımıyor değilsiniz;

İsçiyiz, issiziz, öğrenciyiz, öğretmeniz, şairiz, memuruz, tezgahtariz, yazariz, çizeriz. Bildiğin işportacıyız, çiftçiyiz... Köydeki çoban, denizdeki balıkçı, yoldaki şoförüz. Kadın-erkek, kimimiz yaşlı kimimiz genciz… Yeni doğmuş bir bebek, sokakta kovaladığın çocuğuz. Ezcümle, halkız, Beşiktaşlıyız.

Biz, Büyük Beşiktaş Taraftarıyız.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Soundtrack; Yaşamın Kıyısında


'Auf Der Anderen Seite' orjinal adıyla, bir Fatih Akın filmi olarak karşımıza çıkmış güzel bir filmdi Yaşamın Kıyısında.
Sırf güzel insan Tuncel Kurtiz'in varlığı bile şahsen benim için izleme sebebidir tabi Fatih Akın'ın da yeri ayrı...
Nurgül Yeşilçay beklenenden iyiyken yine de adam gibi kadın oyuncu yokmu bu memlekette demiştim içimden.
Oyunculuk babında sırıtan pek yoktu aksine Lotte rolüyle genç abla ve annesi şahaneydi özellikle.
Velhasıl Cannes senaryo ödüllü, pek hoş görüntülü bu filmin müzikleri de bir o kadar renkli ve çeşitliydi. Film müzikleri koleksiyonunda yerini hemen almıştı.


Kazım Koyuncu, Shantel, Selim Sesler, Neşe Karaböcek, Rootsman, Birol Topaloğlu, Ahmet Kaya ve Şafak Türküsü, Yusuf Kaba, John Bullard ve Maçkalı Hasan Tunç'un Ben Seni Sevduğumi eseriyle noktalanan, şahane kapak tasarımıyla ve çoğu eserdeki Shantel ağırlığıyla dikkat çeken, içinde boş eser bulunmayan bol çeşitli bir soundtrack albümü.
*Filmde Ayten karakterinin almanyaya adım atışından sonra bindiği arabadaki St.Pauli amblemi de hoş bir ayrıntıydı, bu da Hamburg hastası Fatih Akın'ın seçimlerinden biri olsa gerek...

17 Kasım 2009 Salı

Bu Adam Nereye Koşuyor?


Avustralya'da düzenlenen 2009 Sydney World Masters Games oyunlarında 80-84 yaş erkekler 100 metre koşusundan bir kare.
Azim, kararlılık, son metrelere gelindiğinde oluşan tükenmişliğe inat çizgiyi geçmenin dayanılmaz hafifliğine ulaşmak istiyor sanki.
Bu kelimeleri yazarken O An programı ve Oğuz Haksever gibi hissettim kendimi, fonda da 'mumbai theme tune'

16 Kasım 2009 Pazartesi

Unutulmaz Sahneler


Ülkemizde vakti zamanında Yaz Bekarı ismiyle oynamış Seven Year Itch... Sinema tarihine geçen sahne, bu filmde Marilyn Monroe'nun beyaz eteğinin ahenkle dans ettiği an.
Filmin ismi genelde bilinmese de bu sahne, daha doğrusu Monroe fenomeninin verdiği efsane poz illaki bilinir, hatırlanır bir yerlerden...

Bir Kayıp Daha

Antonio De Nigris'in kalp krizi sonucu vefat ettiği açıklandı ne yazıkki...
Gaziantep'te fazlasıyla göze girmiş, ardından Ankaraspor'da ona yakın performansın ardından Ankaragücü ve Larissa maceraları oldu bildiğim kadarıyla. Antep formasıyla çok beğenirdim kendisini, gerçekten, kendine has tarzı olan bir golcüydü...
Son yıllardaki özellikle kalp odaklı problemler, ölümler üzerinde artık daha fazla durulmalı heralde. Yarış atları misali yılda kapasitelerinin çok üzerinde efor sarfeden, yarıştırılan bu adamların bir can'a sahip oldukları bir gün akıllara gelir mutlaka.
Platini gibi oyunun özünü korumaya çalışan, sporcuların insan olduklarını unutmayan bir yöneticinin çokça söylediği şeyler var lakin pastadan kepçeyle pay alanlardan ses-seda yok. Onlar için Foe gider, De Nigris gider, iki gün yas tutulur, forması emekliye çıkartılır, yerine yenisi gelir galiba mantık bu şekilde işliyor.
Aynı şey Nba oyuncuları için de geçerli. Yılda 100 küsür maça çıkıyolar 2 günde bir maç, saatlerce süren yorucu yolculuklar, şova dayalı tamamen estetik bir ortam. Modern çağ gladyatörleri gibi ortaya atılıp yem ediliyor sporcular ne yazıkki...

12 Kasım 2009 Perşembe

Yetişen Alıyor


Sanal alışveriş konusunda nadir derecede görülen ttutarlı ve güvenilir sitelerin başını çeken idefix.com (eski adıyla ideefixe) 7. Sanal Kitap Fuarı'nın startını verdi.
12 Kasım - 22 Aralık tarihleri arasında sürecek fuarda onlarca kitabevinin %50'lere varan indirimleri karşısında ağzımızın suyu akıyor her yıl olduğu gibi, kapanın oluyor...


www.idefix.com

11 Kasım 2009 Çarşamba

Billy Elliot


Belki defalarca televizyonda gösterilmiştir ama ona rağmen saklı hazinelerden biridir Billy Elliot.
Çocuk aklımızla izlerken çoğu şeye kafa basmadan izleyip geçerdik, yıllar sonra tekrar izlendiğinde ise bambaşka bir filmle karşı karşıya kalırız tıpkı Billy Elliot örneğindeki gibi.
Maden işçisi ailenin alt sınıfa ve genel çevre tipine aykırı çocuğu Billy'nin rüyasını yaşıyoruz filmde, çok komik sahneler olduğu gibi bir o kadar da hüzünleniyoruz. Başkalarına göre komik bile olsa bir ideali olan Billy'nin Newcastle semalarına otobüs yolculuğuna giderkenki babası ve abisiyle uğurlanması sahnesinde boğazı düğümleniyor insanın.
Daha önce keyifli şekilde bahsettiğimiz The Full Monty filminde olduğu gibi İngiltere'nin yakın tarihteki krizlerinden, grevlerinden ve maden işçilerinin ayaklanmasından da filmde epeyce bahsediliyor, hele Billy'nin abisinin ve işçilerin polisten kaçtıkları, The Clash'in London Calling adlı efsane parçasıyla koşturdukları sahne de ayrı bir güzel. Thatcher'in politikalarını ve bir sahnede de konuşmasını duyuyoruz ki gayet insani olan grev gibi haklara, işçi sınıfına, çalışanlara bakışın üst sınıflarca her ülkede aynı şekilde algılandığını tekrar anlıyoruz.



Ailenin yoksulluk içinde grevle süren hayatının yanında bir çocuğun varoluşunu kanıtlaması, anne figüründen uzak yalnız hayatını, kendini bir şeye adayarak nasıl atlatmaya çalıştığını izliyoruz yönetmen Stephen Daldry'nin kamerasından.
Başroldeki, Billy, babası ve dans hocası rolündeki şahsiyetler şahane oynayıp filmi gerçek kılarken, müzikleriyle, mütevazı insani hikayesi, sınırlı imkanlarla da büyük işler yapılabileceğini gösteren filmdir kendisi...
Ayrıca bir ilki de gerçekleştirdi yanılmıyosam, filmden romana transfer olan ilk eser galiba. Gneelde bunun tersi olur bilindiği gibi romandan sinemaya uyarlanırken bunda tam tersi yaşanmıştır.

London Calling

Bir Fotoğraf


Bu fotoğrafı yeni görme şansım oldu, tam asker olduğum günkü derbide çekilmiş o yüzden ıskalamışız.
Geçmiş yıllardaki Inter-Milan maçında Inter taraftarlarının manyaması ve onlarca meşalenin yanıp tutuştuğu, ortalığın dumana boğulduğu maçtaki Rui Costa ve Materazzi'nin pozlarına benzerlik dikkatimi çekmedi değil...

R.I.P. Enke


Trajik haber bomba gibi düştü yüreklere. Futbolcular mevzubahis olunca sanki insan değillermiş gibi bir izlenim oluşuyo, onların duyguları, sorunları, gel-gitleri, kafa karışıklıkları olmazmış gibi. Onlar gözlerde hep çok para kazanan, lüks içinde yaşayan dünyanın en şanslı kişileri!..
Ölüm şekli de bunda ayrı bir etken, söylenene göre kendisini trenin önüne atması falan gerçekten insanı düşündüren, o noktaya getiren nedir dedirten bir olay...

08 Kasım 2009 Pazar

Kana Kana İçmek


Mey içkiye ait halis mulis yerli likörlerin adını Hare olarak değiştirmesinin ardından muhteşem tadlar raflarda yerini almıştı, bunlardan kafaya oynayan en güzeli belki de fotoda görüleceği üzere; Kremalı-Türk Kahveli likördür elbette.
Bunlar çeşit çeşit olup beyaz çikolatalı mocha gibi pek güzel çeşitleri de mevcut.
Baileys gibi ülkemizde haddinden fazla fiyata satılan leziz ürünlere ulaşamayanlara yarı fiyatına gayet kaliteli ve enfes bir lezzet. Baileys ve kahlua türü içki sevenlerin dertlerine derman olacaktır. sütle karıştırınca daha bir güzel oluyor türevleri gibi bknz: white russian
yarasın...

06 Kasım 2009 Cuma

Nostalji #2


Eskilerin vazgeçilmezi. Hala yanına yaklaşan dizi geçen senelere rağmen bir iki tanedir, bu dizi var olduğu için diğerleri çekilmiştir. O da Ekmek Teknesi, İkinci Bahar gibi yine semt havası kokan, sıcak diziler tıpkı kendisi gibi.
Çengelköy'e gittiğimde ilk aklıma gelen dizideki meşhur kahveydi. Sümer Tilmaç'la heyecanlı heyecanlı konuşmasıyla kendimize gelirdik, Fiko ile bir gülüp bir içimiz burkulurdu, Sermet karakterine çok gülerdik, Alim enteresan çocuktu, Yeni Türkü çalardı fonda, hey yavrum hey...
Fiko rolüyle Şevket Altuğ efsaneler arasına hepten karışmıştır. Sinemamızda ve dizi dünyasında en hatrı sayılır işlerde bulunmasına rağmen kendisinin hakkı verilmemiştir diye düşünüyorum. Kemal Sunal'lı eküri filmleri, Hababam Sınıfı, başlı başına başka bir topic nedeni diğer bir efsane Perihan Abla bile bu adamın hakkının verilmediğinin kanıtıdır. Tıpkı dizideki rol arkadaşı, muhteşem rollerin kadını Perran Kutman gibi. Yerleri kalbimizde zuladır, o ayrı...

05 Kasım 2009 Perşembe

Kontrolü Kaybetmek


Wolfsburg maçı bitti, şampiyonlar ligi ceketi büyük geldi haliyle özümüze dönerek acı çekmeye devam ediyoruz.
Staddan yükselen siktir ol git başkan tezahuratını duyunca aklıma direk ertesi gün bunun başkan ve yalakaları tarafından kullanılacağı tahminimde yanılmadım. Toplam 20 saniyelik tezahurat yüzünden diğer tüm yapılanlar silinip gidiyor ne yazıkki. Tüm stadın protestoya eşlik etmesi, maç boyu kısır futboldan, ne idüğü belirsiz sistemsiz Beşiktaş'ı daha fazla bekleyemeyenler 2.golün ardından artık patlama yaşadı adeta.
B uakadar yüzsüz bir adam görmedim diyeceğim ama yaşadığım şehrin belediye başkanı olan şahıs da bir o kadar yüzsüz-pişkin bir adam, bu ikisi hayatımızı karartmaya iliklerimizi kurutmaya and içmiş sanki misyonlarını başarıyla sürdürüyorlar.
Wolfsburg maçını yorumlayan spiker çok net özetlemiş; Beşiktaş takımı doğaçlama oynuyor, ne yaptığı belirsiz diye. Maç başladı gol bağıra bağıra geldi. Sağlı sollu ataklar ve her gelişlerinde etkili oldu adamlar ki süper bir takım olmayan, alman disipliniyle belli bir sistem dahilinde oynayan bir takım Wolfsburg. Maçın ilk 11'i açıklandığında zaten herşey ortadaydı.

Hala sen şampiyonlar liginde sağ bek! İbrahim Kaş, sol kanat İbrahim Üzülmez, Uğur İnceman, top ezme ustası Serdar Özkan, hayattan ve Beşiktaş'tan bezmiş görüntüsüyle Bobo, yıllık 2.2 milyon euro kazancı ve özellikle bu seneki sıfır performansıyla Nobre, kafada Beşiktaş'ı bitirmiş Tello, alay konusu olan dümdüz adam Fink gibi futbolcularla ancak bu kadar olur. Beşiktaş'ı hala yükseklere oynamaya iten de formasıdır- taraftarıdır. Bu haliyle zaten oyuncu kalitesiyle yıllardır sıradan bir takım kimliği taşıyor. Bu adamlarla başarı da sağlanmaz mı olabilir tabi ama belli bir sistem, düzen dahilinde belli çapta başarı kazanabilirsiniz Lucescu gibi örneklerde olduğu gibi.
Berbat bir top oynuyoruz onu önce söyleyelim, kimin nerde oynadığı ne yaptığı belirsiz. Bu yönetim olduğu sürece sistemsiz, şekilsiz, sıradan, antipatik bir takım olmaya, bitip tükenmeye mahkumuz o kesin...

Maç sonu Wolfsburg'un aslında kendimizi protesto amaçlı alkışlamamızı bir derece anlıyorum, maç başlarken fuck you diye bağıranların maç sonunda salyalar akıtarak Wolfsburg şakşakçılığı yapması, futbolculardan forma isteyip alması gibi şeyleri ise aklım almıyor, deli oluyorum aynı zamanda. Abartılı şeyleri seviyoruz, kontrolden çıkan, sinir harbi yaşayan, takımını kaybeden, sevgisini yavaş yavaş yitiren bünyelere de insan kızamıyor tabi bu şartlarda...

Yazgı #2

Sinem :Benimle evlenmek ister misin?

Musa: Benim için fark etmez; ama sen istiyorsan
evleniriz.

Sinem: Peki, beni seviyor musun?

Musa: Bilmiyorum.

Sinem: Öyleyse neden evleneceksin?

Musa: Bunun bir önemi yok, istersen evleniriz.

Sinem: Evlilik ciddi bir iştir.

Musa: Değildir.

Sinem: Bu teklifi başka bir kadın yapsaydı kabul
eder miydin?

Musa: Ederdim herhalde.

Sinem: Peki sence ben, seni seviyor muyum?

Musa: Bunu hiç düşünmedim.

Sinem: Seninle evlenmek istiyorum.

Musa: Ne zaman istersen.

Sinem: Benim gitmem lazım.
Bu saatte nereye gittiğimi merak
etmiyor musun?

Musa: ....

**

savcı: senin icin sessiz ve icine kapanik biri diyorlar... ne dersin?
musa: konuscak fazla seyim yoktur,o yuzden susarim.
savcı: bundan iyi neden mi olur..
..
savcı: ne zamandır tanışıyorsunuz?
m: uzun zamandır..
savcı: ne kadar uzun?
m: bilmiyorum bikaç yıl olmuştur
savcı: iş arkadaşı olarak mı,sevgili olarak mı?
m: sevgilim değildi kendisini pek tanımam
savcı: tanımaz mısın,tanımaz mıydın?
m: ikisi de
savcı: insan tanımadığı biriyle evlenir mi?
m: evlenir
savcı: belki de haklısın.. o zaman nasıl evlendiniz diye sorayım.
m: o istedi
savcı: kimdir nedir hiç merak etmedin mi?
m: etmedim
**
savcı: annenin öldüğü sabah...hep yaptığı gibi seni uyandırmamış,kahvaltı da hazırlamamış..yaa nooldu
bu kadına diye merak etmedin mi?
m: uyuduğunu düşündüm
savcı: biri şimdi karın olan işarkadaşlarınla yemekte konuşmuşsunuz ama.
m: konuştuk
savcı: gidip bi bak demişler?
m: dediler
savcı: ee?
m: gidip bakmadım
savcı: neden?
m: bilmiyorum üşendim heralde
savcı: gece de eve geç gitmişsin
m: çalıştım
savcı: belki bişey olmuştur diye hiç aklına gelmedi mi?
m: gelmedi
savcı: peki öldüğünü anlayınca naptın?
m: bişey yapmadım
savcı: hiç bişi mi?
m: böyle bir durumda napılır bilmem,patrona söylemek için sabahı bekledim
savcı: patronun naim tuğlacı'ya
m: evet
savcı: peki sabaha kadar naptın,uyudun mu?
m: geceyarısına kadar oturdum.sonra koltukta sızmışım
savcı: yani uyudun
m: evet uyudum
savcı: ağladın mı?
m: ben ağlamam
savcı: neden?
m: bilmiyorum,ağlamam işte
savcı: ne düşündün,naptın,yani uyumadan önce?
m: bişi düşünmedim..televizyon seyrettim,sonra 2 defa da sütlü kahve yapıp içtim
savcı: sütlü kave içtin?
m: evet
savcı: anneni sever miydin?
m: evet,herkes gibi
savcı: ölümüne üzüldün mü?
m: üzüldüm
savcı: ama eşine sevindiğini söylemişsin
m: evet,buna benzer birşey söyledim ama bu başka bişey
savcı: nasıl?
m: anlatması zor,yani nasıl anlatacağımı bilmiyorum
savcı: anlıyorum,ama sen yine de anlatmayi bir dene
m: dediğim gibi,anlatması zor
savcı: bi dene bakalım.. biz de anlarız belki
m: insan sevmesine sever annesini ama sıkılır bazen,ya da yalnız olmayı ister,yani ölmesini
istemez ama,böyle,böyle de olsun ister,yani,bunun gibi bişi
savcı: ölünce de sevindin
m: bunun gibi bişi,ya da rahatlama
savcı: anladım..yani gerçekten anladım..
hukuk fakültesini son sınıftan terk etmişsin
m: evet
savcı: niye bitirmedin?
m: hatırlamıyorum sıkıldım heralde
savcı: doğru,sıkıcıdır gerçekten.. tanrı'ya inanır mısın?
m: hayır
savcı: başka şeylere?
m: ne gibi?
savcı: ne bileyim başka inançların olabilir,satanislik filan gibi..
m: ben hiçbişeye inanmam

02 Kasım 2009 Pazartesi

Tom Waits Day


Sesine, gırtlağına kurban olduğumuz Tom Waits abinin kulak paslarını silen iki güzel parçası, alayına gitsin;
İlki Jim Jarmusch'un Down by Law filminin de soundtracki olan, tadından yenmeyen albümü Rain Dogs albümünün incilerinden, enfes parça "Jockey Full Of Bourbon"
Diğeri de benim favorim olan, hala dinlememiş olanlar için son şans diyebileceğim:)
enstrümental, içerisinde hüzünü de coşkuyu da barındıran olağanüstü eseri "Russian Dance"
önce yükle-sonra dinle. hiç bitmesin...

Jockey Full Of Bourbon


russian dance

01 Kasım 2009 Pazar

Yazgı


Zeki Demirkubuz'un fragmanlardan anladığımız kadarıyla en çetrefilli, en çok emek harcayıp kendi tarzından da biraz ödün vererek yaptığı son filmi Kıskanmak önümüzdeki günlerde-6 Kasım itibariyle vizyona girecek. Nergis Öztürk'ün bütünleştiği karakter için bile izlenmeye değer gibi duran filmi sabırsızlıkla beklerken, ustanın 2001 yılında Albert Camus'un başucu kitabı "Yabancı"sından uyarladığı Yazgı filminden akıllara kazınan repliklerle noktayı koyalım.
Kitapta vurucu şekilde başlar ki "Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum" diyerektan...
Oyuncu bazında Serdar Orçin iyi bir tercih olduğunu kanıtlamıştır bu filmle ayrıca.


Sinem :Benimle evlenmek ister misin?

Musa: Benim için fark etmez; ama sen istiyorsan
evleniriz.

Sinem: Peki, beni seviyor musun?

Musa: Bilmiyorum.

Sinem: Öyleyse neden evleneceksin?

Musa: Bunun bir önemi yok, istersen evleniriz.

Sinem: Evlilik ciddi bir iştir.

Musa: Değildir.

Sinem: Bu teklifi başka bir kadın yapsaydı kabul
eder miydin?

Musa: Ederdim herhalde.

Sinem: Peki sence ben, seni seviyor muyum?

Musa: Bunu hiç düşünmedim.

Sinem: Seninle evlenmek istiyorum.

Musa: Ne zaman istersen.

Sinem: Benim gitmem lazım.
Bu saatte nereye gittiğimi merak
etmiyor musun?

Musa: ....

30 Ekim 2009 Cuma

Nostalji #1

Özellikle büyüdükçe ve işler boka sardıkça insanoğlunun nostalji damarı çok sık tutmaya başlıyor. Boyna dillerden düşmeyen eski günler temalı konuşmalar, iki-üç arkadaş toplanıp lise yıllarında ne kadar piç olunduğu ve yapılan sıyırmalık örnekleriyle atılan kahkahalar, bi ilhan irem vardı noldu ya tadında hoş sohbetler falan...
Ben de bu grubun içinde var olan sık sık dillendiren, her konudaki kötü gidişe paralel sık sık kullanan biri olarak hafiften geçmişe splanmak, geçmişle yaşamak iyi hoş da bazen abartılıp yaşadığın günü kaçırıyomuş gibi buruk bir tad da bırakmıyor değil, bilmiyorum...

Nostalji ögelerinden 1 numero, evimizde olmayan ama komşu çocuğunun birinde mutlak bulunup, çoluk-çocuğun akın ettiği, ev sahibi annenin börek-çörek ve limonatadan oluşan menüyü yetiştirmekte zorlandığı, özellikle sıcaktan top oynananamayacak derecede etkilenip, gölgenin inmesini beklediğiniz zamanlarda vakit öldürülen asrın buluşu:)
Hele fotoğraftaki başlığı görüp bugünü de kıyaslayınca komik geliyo adama, bir o kadar da garip.
Sık sık aklıma o zamanın gözdesi akülü araba kazanmak için günde 5-10 tane çokomel yiyip onun o parlak jelatinini derslerde tırnak yardımıyla düzleyip, yarışmaya katılmak için zarfa koyup postaladığım günler geliyor, bir hoş oluyorum efem...

26 Ekim 2009 Pazartesi

Nefes Açılımı


Açılım falan yok, korkmayın ey insanoğlu:)
Bu aralar nerdeyse trend oldu bu açılım kelimesi, içini o kadar boşalttılar ki göstermelik politikalarla hakkaten gündelik hayatta açılım kelimesini kullananın kafasında kiremit kırası geliyor insanın.
Son terörist grubun teslimi sonrasında ise infial diyebileceğimiz bir ortam yaratıldı ki artık kavramlar alaşağı edildi hakkaten. Kim terörist, kim şehit, filmde yüzbaşının dediği gibi kim katil kim kurban belli değil.
Uzun zamandır dönen fragmanların yarattığı merak duygusuyla geçtiğimiz günlerde izledik Nefes'i.


Daha o günlerden teknik açılardan sinemamıza yeni şeyler katacağı, başarı kazanacağı belliydi.
Açıkçası görüntüleriyle, efektleriyle, kamera kullanımı, vuruluş anında kameraya sıçrayan kanlarıyla bile izlenmeye değer bu filmi.
Bir neden daha var ki beni bitiren kısım sonlardaki bence haddinden fazlaca uzatılan, adamı kıvrandıran sahneler değil filmin ilk kısmında askerleri birer birer perdede gördüğümüz analarıyla konuşma sahneleri oldu ki hakkaten yumruk gibi oturdu boğazıma. Filmi başarılı kılan husuların başında zaten bu konuda çıkanHakan Evrensel'in "Güneydoğudan Öyküler" kitabından esinlenişi ve temel alması, uzman kadrolarla 2 yıl gibi sürede sıkı tempoda ve gerçek atmosferde çalışılıp oya gibi işlenmesinin yanında fazlasıyla gerçekçi oluşu. Oyuncularının tanınmamış oyuncular olması pazarlama ve gişe açısından handikap gibi görünse de çok başarılı bir seçim olmuş o kesin.

Sadece karakol baskınında iki askerin davranışları irdelenebilir, Kubrick'in Full Metal Jacket'i ve benzeri savaş karşıtı filmlerdeki sahneleri andırmadı değil ki bu davranışlarda sonuçta insan faktörü-olağanüstü koşullar ve savaş gibi nedenlerle savunulabilir çok doğal olarak. Ama filmdeki birliğin komanda birliği olması benim gibi şüpheci adamları kıllandırmıyor değil, bu kadar kilolu ya da çok çabuk düşecek zayıf karakterler komanda olabilir mi bilmiyorum lakin komando da insandır en nihayetinde bilmiyorum. Hem söyleyip hem çürütmeye çalışıyorum kendimi, efsane şarkıcılarımızdan gençkan'ın dediği gibi'kendimi kontrol edemiyorum:)


Nihayetinde sinemamız için güzel bir çalışma olmuş, filmin özünde mesaj kaygısını fazla gütmeden seyircinin gözüne sokmadan ilerleyen film sonunda Atatürk büstünü taşıma ve arkada yazan sloganla son bulsa da başta Yüzbaşısı, bomba karakter İbo'suyla, götür beni gittiğin yere diyen güzel finaliyle, dans eden, pencere dışında şov yapan adamları, a..koduğumun bakkalı repliğiyle fazlasıyla güldürmeyi de başarmış, 20 küsür yıldır iliklerimize kadar yaşadığımız olayları ilk işleyen, çok hassas bir mevzuya güzel noktalardan değinerek duygu sömürüsü yapmadan, "savaşın galibi yoktur" diyen standartlarımızı ilerleten fazlasıyla etkileyici, sinemadan çıkıp karanlık sokaklarda ilerlerken başınız önde düşündüren ve bu etkiyi epeyce sürdüren güzel bir film olmuş.

Derbi Sonrası


Şunu söylemek lazım ilk olarak günlerden önce başlayan hengamesiyle, tartışmalarıyla, hazırlıklarıyla, maç günü birden tavana vuran tansiyonuyla, maç içindeki stresi, gol sevinçleri, maç sonraları, koreografileri-tribün şovları, kazananı ve kaybedeniyle kabul etmek lazım ki Fenerbahçe - Galatasaray maçı ülkedeki en can lıcı spor olayı.
Tabi bunu haddinden fazla budaklandırıp yok dünyanın ikinci sayılı derbisi, bizi dünya izliyor diyip işi boşuna şişirenler de fazlasıyla mevcut ki açıklananlara göre sadece İspanya'da bir kanal canlı yayınlanmış. Tabi bunda pazarlama konusunda yetersiz oluşumuz da büyük handikap, sırf ismiyle bile en azından balkan ülkelerine, komşu ülkelerine rahatlıkla pazarlanabilecek bir derbi en nihayetinde ki birçok şeyde olduğu gibi satmayı beceremiyoruz.
Futbol kalitesi açısından özellikle son yıllarda maçlardaki kalite epeyce düşmüş durumda, eski derbiler daha bir keyifliydi, daha bir futbol vardı sanki. Şimdi ise daha maç başlamadan futbolcular arasındaki kavgalar, atılan envai çeşit malzemeler, yarılan kafalar, küfürlü pankartlar-sloganlar daha bir ön planda. Bu derbiden sonra da hala bir Fnerli var mıdır ki bizim stadda küfür yok, hede yok hödö yok diyecek. Bir fotoğraf gördük ki hele maç öncesi sokaklarda biriken sarı-laci'ler ve bir demire asılmış ananın a.. yazılı sarı-kırmızı pankart. Artık rekabetin, derbinin de bir tarafına koyuyo bazıları.


Misal bizde de anti-fenercilik yıllardır çok revaşta, takımına bağırmayan adamlar bir manitam olsa diye tezahurat başladı mı birden salyalarını akıta akıta bağırmaya başlar, stad inler, gerçek bu ne yazıkki. Yine semtte üst geçite asılan bazıları anılarıyla, bunlardan fenerli olanlar analarıyla anılır gibi iğrenç pankartlar da asıldı geçmişte, umarım son bulur demekten başka bir şey gelmiyor elden.
Yine geçmişte çok yaşanan bi hadise; şimdi yok Seba mükemmeldi, ulan Seba'yı bile küfür edip gönderdiniz diyen çok saygıdeğer rakip tribün taraftarları o dönemde Süleyman'ın miki kalkmıyo diye bağırırken yine piç süleymanı, bilmemne çarşısı diyerek zevkten dört köşe oluyorlardı.

Değinmek istediğim husus artık işin iyice zıvanadan çıkmış olduğu gerçeği. Artık küfür de edilirken rakip takımın en değer verdiği efsanelere kadar gitti iş, ali sami yen'de olduğu gibi, artık zaten tribünler tad vermezken, bilet fiyatları uçuk denecek duruma gelmişken bu hususlar üstüne sos tadında olup insanı soğutmaya devam ediyor.

Maça dönecek olursak, maçın en büyük hatası Elano gibi ne yaptığı anlaşılmayan, sahada gezen bir adama 81 dakika tahammül edilmesidir. Bence bunun bir açıklaması yok, yani tek bir olumlu hareketi olmayan, savunmaya yardım etmeyen, rakip nefes aldırmazken tek bir ikili mücadeleye girmeyen, ofansif anlamda da vasatı aşmayan bir performans varken gidip kötü gidişatına rağmen Arda'yı erken çıkarması büyük hata diye düşünüyorum. İlk 11'de Elano tercihi yerine Kewell ile başlaması, ikinci yarıda Kewell'in bilinen maç sonu düşüşü gerçekleşirse de değişiklikle halledilebilirdi diye düşünüyorum.

Galatasaray savunması da özellikle Kazım gibi hızlı bir rakiple karşılaşınca hele ki ani atılan ve Fenerin başarıyla gerçekleştirdiği uzun toplarda ne kadar bocaladığını gördük. Bizden cimboma gittiğinde yalandan yaygara koparanların, Gökhan Zan sevgisini de gözden geçirmelerini salık veririm. Çünkü bu adamın düzelme ihtimali sıfır. Hala topla çıkmayı beceremeyen, kafasını kullanamayan bir savunmacı, hava toplarında ortalama bir başarısı ve bolca sakatlık ihtimaliyle tam bir bomba görevi yapmakta. Keza rambo lakaplı Servet yine çok silikti dün akşam. Biraz Ayhan'ın çabaları biraz Mustafa Sarp bunlar dışında dişe dokunur performans yok. Rakip tarafından en korkulan adam Keita ise sahada yok, üzerine göstere göstere kırmızıyı yedikten sonra zaten umutların çoğunu tüketti takımı adına.

Fenerbahçe ise klasik derbideki iç saha mücadelesiyle, rakibi bunaltan, baskı yapan, boş alan bırakmayan, her adamıyla mücadeleci bir takımdı dün ki buna Kazım, Vederson, Alex, Emre, Gökhan Gönül, Christian ve özellikle Lugano'yu not düşmek gerek. Özellikle hırçınlığıyla bizleri sinir eden bir adam olsa da rakip olarak, Fenerbahçe için büyük bir kazanç bu sene tekrar kazandırılması. Her yere koşturan, her topa basan, sık sık rakip kalede gol arayıp bir şekilde topla buluşan, her yönüyle rakip takım için tehlike arz eden bir adam.
Velhasıl Glatasaray'da Kadıköy stresi bariz yaşanırken, Fnerbahçe'de kendine güveni daha da güçlendirdi, derbilerdeki psikolojik rolün önemi daha da tartışılacaktır ilerleyen günlerde.

22 Ekim 2009 Perşembe

Gidin!..

2007 tarihli Suluşaka adlı albümleriyle müzikseverleri sevindiren, alternatif arayan kulaklara can simidi olmuş gruplardan Peyk, tıpkı Sakin gibi...
Daha önce değinmiştim ama albümlerinde boş şarkı yok, az çok meraklı insanoğullarına halen dinlemedilerse tavsiyemdir.
Albüm için çekilen üçüncü ve son klip olan Gidin adlı şarkıyı takdim ederim;

kapıyı cekin gidin
beni bırakın gidin
kilidi vurun ardıma
yalnızlık kalsın kapıda
kazansan ne kaybetsen ne
gurururun savaşı mı
yalnızlıktır ganimetin
sakla onu boş odanda
ne kendine acı ne ona
şehirler o olur sen kacarsın
kalbim ölü bulundu dün sabah
ben bu aşkın ızdırabını

bana bu şarkıyı yazdıran
bana uc maymun yaptıran
beni bu iciren sunger gibi
ben bu aşkın ızdırabını

ne kendine acı ne ona
şehirler o olur sen kacarsın
kalbim ölü bulundu dün sabah
ben bu aşkın ızdırabını..

..kilidi vurun kapıma
iyiyim böyle gidin




Şu adresten de diğer enfes şarkı olan Ah İstanbul adlı esere ulaşınız derim...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Wolfsburg Ardından


Maç tazesiyle biterken 1 puana üzülsek mi sevinsek mi hallerindeyiz ki kırmızı karttan önce de topa hakim olduğumuz dakikalarda bu maçı alabileceğimizi görmüştük.
Aslında hoca 70 gibi İSmail ve Tabata değişikliklerine gidebilirdi hem yaratıcı oyuncu hem de kanatlar babında faydalı olurdu kanaatindeyim.
İlk yarı çoğu bölümde keyfi top oynadık özellikle Ekrem Dağ, İbrahim Kaş başta olmak üzere...
Bunlara fazlasıyla sıradan oyunuyla Fink'i de eklemek şart bana kalırsa ve tabi defansif anlamda idare etse de hücuma sıfır destekli İbrahim Üzülmez. Bu gibi nedenlerden ofansif anlamda birşeyler üretmeden uzak, pozisyon vererek ilk yarıyı tamamladıktan sonra topu ayakta tutmanın, pas yaparak hızlı çıkan, ara paslarıyla da rakibe korkulu anlar yaşatan bir takım görüntüsü verdik.
Maçın en önemli artısı Ferrari gibi bir adamın soluk almaksızın bir Graffiti bir de Dzeko'yu durdurması, hemen her topa doğru hamleler yapması, Nihat'ın giderek form tutması, Bobo'nun eski günlerine yakın oyunu gibi ayrıntılardı.
Ve umut veren de uzun zaman sonra bir Avrupa maçında Beşiktaş'ın eski silik, sürekli kapanıp dan-dun vuran takımdan karakterli bir oyun ortaya koyan, hızlı çıkan, bol bol kaleyi yoklayan bir takım görüntüsü vermesiydi.
Herşeye rağmen alırdık lan bu maçı diyenler pek çoktur eminim, hele 93'te kaleciyle karşı karşıya kalınacak pozisyonda hakemin ofsayt düdüğü içimizdeki kıpırtıları öldüren bir karar olarak hayal kırıklığı yarattı.
İçerde oynayacağımız Wolfsburg maçında Graffite gibi bir adamın olmayışı avantajken, Dzeko ve Misimovic gibi isimlere de dikkat edilmeli. Tabi haftalardır süren kargaşa ortamı, tribünlerin ruh hali ki bu maçta yer-gök inleyecek gibi bir his var, şart olan galibiyet için önemli hususlar, hadi hayırlısı...

Sahne Arkası: Godfather

Coppola hocamızın Mario Puzo'nun kelimeleriyle hayat verip bu eseri beyazperde de görümemizi sağlayarak vazgeçilmezimiz haline gelmesinin ardından, tüm kapılar yönetmene açılmış oluyor, 72'de ilk filmin ardından araya şahane The Conversation filmini sıkıştırarak ilerlerken, kendisinin de biraz gereksiz bulduğu, açıkça itiraf ettiği üzere büyük baskılar ve film şirketlerinin öncülüğünde tam 16 yılın ardından 3. film çekilir. İlk ve ikinci filmde bitmeyen entrikalar, şarıl şarıl akan kanların ardından üçlemenin son ayağının ağır ağır ilerleyişi ve belki de hazin sonun etkisiyle part 3 hiç sevilmez, şahsen bu filmi tamamlayıcı olarak görür, çok da şikayet etmem. Hatta son film Vatikana getirdiği eleştiriler, derin ilişkileri su yüzüne çıkarışıyla boş beleş bir film olmadığını gösterir. Al Pacino zaten hiçbir şey olmasa, boş boş baksa bile film boyunca izlenecek adamdır ki yine filmi alıp götürür. Yönetmenin biricik kızı, yeni nesil yönetmen olan ve Lost in Translation ile arz-ı endam ederek bizi bizden alan Sofia Coppola da bu filmde Baba'nın gözbebeği kzıını oynar oynamasına ama oyunculuğu pek ışık vermemiştir. Marlon Brando ise kendine has usüllerle ve uydurduğu çene yapısıyla karaktere can vererek gözümüzde bir kat daha büyümüş, daha da sevdirmiştir kendini...
Mevzubahis bu şahane eser olunca yazdıkça yazası geliyor insanın ki bir türlü topiğin konusuna gelemedik.
Daha önce bir iki yerde görüp arşive kattığım, reddedemeyeceğiniz bir teklif olaraktan Godfather serisinin görülmeyen an'ları;

Mafya ailesi lideri Vito Corleone- Marlon Brando ‘nun vuruluşu ve Fredo’nun çaresiz bakışları.

Yönetmen Francis Ford Coppola ve Marlon Brando

Coppola ve çocukları-hemen arkalarında De Niro

Marlon Brando film arasında piyano çalarken

Vito Corleone’nin oğlu Sonny (James Caan) infaz sahnesi hazırlığı yapılırken.

“Sonny’nin şakası “, Brando, Salvatore Corsitto ve Coppola



ve “Baba” nın yaratılışı

03 Ekim 2009 Cumartesi

Sulukule Song

“İstanbul’la ilgili, sizin şehrinizle ilgili üzücü bir sey söylemek istiyorum... Sulukule ile ilgili... Sulukule’de olanlar başka birçok yerde, dünyanın her yerinde oluyor. İnsanları yerlerinden sürüp daha fazla McDonalds, daha fazla otel zinciri mi istersiniz, yoksa tarihinizi, kültürünüzü korumak, sürdürmek mi? Seçim sizin... ” Eugene Hutz

Pek sevdiğimiz Eugene abimizin önderliğindeki Gogol Bordello sözde kentsel dönüşüm adı altındaki kültürleri,renkleri kıyım ve tek tip insan yaratma peşindeki yeni dünya düzeni adamlarının projeleri kapsamında geçirilen dozerlere tepkilerini göstermişlerdi. Tıpkı yönetmen Tony Gatlif gibi ki yabancılar bizden daha ilgi gösterip tepkilerini koymuşlardı kültürümüzü koruma konusunda. Burada ve şurda fazlasıyla bahsetmiştik mevzudan.

Kültür Başkenti demek! bu çok iyi bir şey. Ama bana hep yaptıkları yüksek kuleleri gösteriyorlar. Kültürden söz ettiklerinde kastettikleri "money". Mahalleleri, yeşil alanları korumak gibi dertleri yok. Büyük binalardan, alışveriş merkezlerinden, lalelerden bahsediyorlar hep. Bunlar "kültürün başkenti" anlamına gelmiyor ki, "kapitalizmin başkenti" anlamına geliyor.
Tony Gatlif


Eugene abimiz duydukki geçtiğimiz aylarda Sulukule şarkısı bestelemiş, şarkıyı patlatmış, biz de geri kalmayalım koyalım dedik, şu adresten daha uzun ama ses kalitesi düşük versiyonu dinlemek mümkün; http://www.youtube.com/watch?v=pO7cwm98vB8
şarkının sözleri de ahanda aşağıda:

STRETS OF SULUKULE
ARE DOWN DOWN DOWN
URBAN PROGRESS BULLIES
TRY TO STEAL ITS CROWN
TILL FIRST NOTE A-RIPPLES
AND STREET BEATS ERRUPTS
NOW YOU SEE WHO'S HEART AND SOUL
IS BANKRUPT
NOT THESE SMILES NOT THESE EYES
TIRED OF TRUTH THEY'RE TIRED OF LIES
DO YOU BELIEVE BY THE SWORD ALL DIE
WHEN MAHALADOS ARE JUST TRYING TO GET BY
EDUCATE THY NEIGHBOOR (AH AH HA)
EDUCATE MY FRIEND THY NEIGHBOOR EY
EDUCATE THY NEIGHBOOR (AH AH AH)
EDUCATE MY FRIEND THEY NEIGHBOOR EI EI EI
EDUCATE THY NEIGHBOR
BOUT THE URBAN PLOT
TO PAVE OVER CULTURE
FOR NEW PARKING LOT
EDUCATE THY NEIGHBOOR
BOUT ATTROCITY
THEY BULDOZE AS IF YOU CAN BUY
THOUSAND YEARS OF HISTORY
NOT THESE SMILES NOT THESE EYES
TIRED OF TRUTH THEY'RE TIRED OF LIES
DO YOU BELIEVE BY THE SWORD ALL DIE
WHEN FAVELADOS ARE JUST TRYING TO GET BY
EDUCATE THY NEIGHBOOR (AH AH HA)
EDUCATE MY FRIEND THY NEIGHBOOR EY
EDUCATE THY NEIGHBOOR (AH AH AH)
EDUCATE MY FRIEND THEY NEIGHBOOR EI EI EI

Sulukule sokakları
Yerle bir, yerle bir, yerle bir
Kentsel dönüşüm kabadayıları
Çalıyor Sulukule’nin tacını
Çıkarken daha ilk nota
Başlıyor sokağın ritmi
İşte o zaman çıkıyor ortaya
İflas eden kimin ruhu, kimin kalbi
Ne bu tebessüm, ne de bu gözler
Gerçek yorgunu, yalan yorgunu
İnanıyor musun, emir kesebilir mi demiri
Mahalleli taştan çıkarırken ekmeğini
Uyandır komşunu
Uyandır dostum komşunu
Uyandır komşunu
Uyandır dostum komşunu
Uyandır komşunu
Kentsel dönüşüm tuzağına
Yeni bir otopark adına
Kültürün üstüne dökülen asfalta
Uyandır komşunu
Uyandır katliama
Üstümüzden geçiriyorlar buldozerleri
Satın alabilirlermiş gibi binlerce yıllık tarihi
Ne bu tebessüm, ne de bu gözler
Gerçek yorgunu, yalan yorgunu
İnanıyor musun, emir kesebilir mi demiri
Favelalar taştan çıkarırken ekmeğini
İster bir kadeh Porto şarabı eşliğinde
İster fokurdatırken bir nargile
Uyandır dostum komşunu
İzah et ona, nedir hadise
İster poker çevirirken
İster sevişme ertesinde sigara içerken
Ağızdan çıkan sözün uyandırıcılığı
Sollar TV’yi ve dahi internet olayını
Benim nabzım Barrios atar
Benim nabzım Soweto atar
Benim nabzım Sulukule atar
Benim nabzım getto atar
Aklın kesiyor mu, emir keser mi demiri
Favelalar taştan çıkarırken ekmeğini
Uyandır komşunu
Uyandır dostum komşunu
Uyandır komşunu
Uyandır dostum komşunu





02 Ekim 2009 Cuma

Stay

"bana öldukten sonra hatırlanacağımı söyle"

Yönetmen koltuğunda Marc Foster'ın bulunduğu hayli depresif havada ilerleyen, sağ gösterip sol vuran ve akabinde şahane finaliyle tekrar izlenmek üzere akıllara kazınan pek şahane film Stay.
Pek sevilesi Ewan McGregor, güzel varlık Naomi Watts ve her filminde farklı bir tad sunan gizli hazine Ryan Gosling'in başrollerde bulunuşu da cabası oluyor...


the world is an illusion
Filmdeki karakterlerden biri yukarıdaki sözleri sarfedip süzülür karanlığa ki bir filmi ve birçok şeyi en güzel anlatan repliklerden biri olarak kayıtlara geçmiştir...

paralel evren, ölüm-kalım, intihar gibi mevzuların yanında bilinçaltının çatısını kurduğu, görselliğiyle, muazzam geçişleriyle bir o kadar müzikleriyle izlenmeye değer, farklı bir yapım.
Yönetmenin Stay'in ardından çektiği Stranger Than Fiction ise ayrıca tavsiye edilir, aç karnına...

29 Eylül 2009 Salı

Fakir Ama Gururlu


Radikalde geçtiğimiz gün de ufakça yer almış olan, Türkiye gerçeğini gözler önüne seren yazı ve fotoğraflardan oluşuyor haber.
Hakettiklerinin haddinden fazlasını cebe indiren sözde star futbolcuların, pohpohlanıp imparator diye sunulan çapsızların ve bu sektörden para yiyen yüzlerce abidik gubidik adamı doyuran futbolun gerçek yüzü hala değişmeden varlığını sürdürüyor.

Maddi imkansızlık yüzünden lastik ayakkabılarla ve atletlerin üzerine numaralar yazarak çıkan Sivricespor idi mevzubahis. Piyasa diye tabir edilen yere altyapıyı sağlayacak amatör futbolun hali geçmişte olduğu gibi duman.. Bazı semt sahaları toprak olmaktan kurtulup çim yapılsa da trilyonlar dönen yerde çok çok gerilerdeyiz. Amatör sporlarda olduğu gibi hala bir umursamama ve hazıra alışkanlık nedeniyle bir denyoluk haddinden fazla mevcut.
Haberin ayrıntıları aşağıda;

Mavi- beyazlı Sivricespor, ilk lig maçına maddi imkansızlıklar içinde çıktı. Maçtan bir gün öncesine kadar, forma, krampon, şort, tozluk ve gerekli hiçbir malzemesi olmayan Sivricespor'un başkanı hem de teknik direktörü Ahmet Yetik, yardım için çaldığı bütün kapıların yüzüne kapanmasının ardından, ilginç ve hesaplı bir formülle soruna çözüm buldu. Ahmet Yetik, genelde çiftçilerin tarlada çalışırken giydiği ‘Ankara Lastiği’ denilen lastik ayakkabılardan 20 çiftini 80 TL'ye aldı. 80 TL'ye 20'şer şort ve beyaz atlet alan Yetik, beyaz atletlerin üzerine kalemle numara yazarak formaya çevirdi. Futbolcuların giydiği tozluk yerine de 20 çift çorap alan Yetik, takımını Elazığ Telekomspor maçına çıkabilecek hale getirdi. Pazar günü oynadıkları ilk maçta Elazığ Telekomspor'un formalı, kramponlu ve her donanıma sahip olmasına rağmen rakiplerini 4-1 gibi net bir skorla mağlup eden Sivricesporlu futbolcular, imkansızlıklara rağmen iyi bir takım olduklarını belirterek ilgisizlikten yakındı. Takımın kaptanı 29 yaşındaki Bahri Yılmaz, beyaz atletlerin üzerine keçeli kalemle numara yazdıklarını belirterek, “İlçenin tek futbol takımıyız ancak ilçedeki yetkililerimizin desteğini göremedik. Her şeyi kendi imkanımızla yapıyoruz. Maç sonrası kendi evlerimize gidip duş alıyoruz” dedi. Sivricespor'un hem başkanı hem teknik direktörü 35 yaşındaki Ahmet Yetik de ilgisizlikten şikayet etti. İlçenin tek takımına kimsenin sahip çıkmadığından yakınan Yetik, “Bu şekilde sahaya çıkmak zorunda kaldık. Amatörün hikayesi, amatörün düştüğü hal maalesef böyle. Türk futbolunun altyapısını oluşturan amatörün şuan ki hali gelecek için umut vermiyor. Eminim ki Türkiye’de bizim gibi nice takımlar var ve nice takımlar da bu yüzden kapandı. Bütün olumsuzluklara rağmen büyük fedakarlıklarla bugün bu şekilde sahaya çıkıyor. İnşallah birileri bunları duyar. Yetkililer bunları duyar ve en kısa zamanda da çözüm bulur. Sporcularımız şu an normal giydiğimiz kısa kollu atletler ve ülkemizin bir ayakkabısıdır gurur duyuyoruz, kara lastik dediğimiz Ankara lastiğiyle çıkıyor. İç çamaşırlarıyla bugüne kadar Türkiye’de değil herhalde dünyada sahaya çıkan futbol takımı olmamıştır. Sanırım biz ilk olduk, ama inşallah sonuncusu da biz oluruz” diye konuştu.
kaynak:dha

28 Eylül 2009 Pazartesi

"It's Always Sunny in Philadelphia"



Henüz geçtiğimiz hafta 5.sezonuyla sevenlerine kavuşan, ülkemizde altyazı gibi poroblemler ve biraz da ihmalkarlık yüzünden pek tanınmayan şahane bir dizidir kendileri.
How I Met Your Mother ile aynı tarihlerde yola koyulmalarına karşın tertibinin gölgesinde kalmış bir dizi de diyebiliriz, haketmediği şekilde.

Paddy's Pub adlı İrlanda barının ortakları 3 birbirinden rahatsız eleman(Charlie, Dennis, Mac) ile bunlardan karizmatik olduğunu iddia eden, eski popülaritesini arayan Dennis'in kızkardeşi olan- alışılageldik sarışın tiplemelerinin epey dışında, kaybeden Dee ve ilerleyen bölümlerle birlikte diziye teşrif edip gönülleri yıllar sonra tekrar fetheden, Frank tiplemesiyle Denny DeVito kadrosuyla daha fazla karaktere ihtiyaç dahi duymadan 4 sezon devirmiş dizidir.


Paddy's de vuku bulan birbirinden absürd olaylarla ve Coupling'deki efsane karakter Jeff'i andıran tarzıyla dikkat çeken manyak adam Charlie'nin gudik hareketleriyle karın ağrıtacak düzeyde güzel bir iş mevzubahis olan. Komedi yaparken de suya sabuna dokunmayayım, boncuk dağıtayım demeyen dizidir benzerlerinin aksine. Daha ilk bölümden bunu hissettirir, hikayeler gelişip biralar gırla giderken, pis pis güldürürken gıdım gıdım mesajı verir, yola devam eder philadelphia ahalisi. Birbirinden bencil, para için ninesini satacak 4 eleman ve bir deVito'nun gırla giden komikliği...


Hemen hemen her bölümde göndermeler, taşlamalar mevcut. Hele bir bölümde İsrailli işadamının bara el koymasıyla gelişen olayları İsrail'in genel politikasıyla işleyişini konu alan, barın etrafının telelrle çevrildiği bölüm bizi bizden almıştır. "the gang goes jihad" adlı bölümdür bahsedilen. Meşhur 'tape', sınır-toprak muhabbetleri, kendi evinde hapis kalma durumlarıyla 10 puanı hanesine yazdırmış dizidir. Hararetle indiriniz...

Frequency



Frequency nam-ı diğer Frekans 2000 yapımı, bilimkurguya, gerilime, maceraya göz kırpan heyecan ve korku salan güzel yapımlardan biri.
Konusu ve değindikleri ki kuantum teorisi, kelebek etkisi gibi mevzularla birçok filmden referans alan, klişe Hollywood yapımlardan her haliyle sıyrılıp kendini fazlasıyla izlettirebilen güzel bir film denebilir.


Başrolde Dennis Quaid, James Caviezel ve Lost dizisiyle daha bir tanınan, geçmişte House, ER gibi birçok dizide altyapıyı yapıp ekranlara gelen Elizabeth Mitchell tüm güzelliğiyle arz-ı endam ederken, pek çok filmde olduğu gibi beysbol aşkı da fazlasıyla kendini hissettirir.
Bba oğul filmleri diye bir tür varsa ki olmalı, bu türün içine de koymak farzdır. Bşarolde Dennis abimiz itfaiyeci ve çok sıkı Mets taraftarı olarak baba-oğul ilişkisinin kralını "chief" diye hitap ettiği oğluyla sergilerler.
Film başlarda merak ettirip biraz ilerleyince sıkıcı gibi hissettirse de yakalanan bir frekans ve değişen olaylar neticesinde vuku bulan olaylar ve son dakikaya kadar dinmeyen hareketiyle yüksek puanı haketmiştir.

elizabeth apla

Hemen ekleyeyim kült mült değildir, abartılacak bir film de değildir. Alternatif film arayanlara sadece bir tavsiye niteliğinde bir başlıktır bu, sonradan filmi izleyip blog kapılarına dayanmasın arkadaşlar:)

13 Eylül 2009 Pazar

Bir Fotoğraf...


15 Nisan 1989'da vuku bulan, Liverpool ve Nottingham Forest arasında oynanan federasyon kupası yarı final maçı öncesi Liverpool taraftarlarının aşırı izdihamının ardından, geride 90 küsür ölü ve yüzlerce yaralıyla yıllarca acısı dinmeyecek ve bitmeyecek derin yaralar açan İngiltere tarihinde milat olan olaylardan birisi. Malum olay, Hillsborough Faciası.

Ve yukardaki nafile çabalardan çok şey anlatan bir fotoğraf...

Mandela ve Arkadaşları


Güzel insan, karanlıkları aydınlığa kavuşturan, halkının özgürlüğü için hayatını ortaya koyup G.Afrika tarihini şekillendiren, birçoklarına da ilham veren güzel varlık Mndela'nın geçtiğimiz aylarda gerçekleşen 91. yaş günü için verdiği poz.

Eküriler gibi görünen Adebayor, Mandela ve Robinho...

Nerden Baksan Tutarsızlık...

Nerden baksan ahmakça...
Derbi geldi geçti, sonuç itibariyle de yaşananlarla da deldi geçti desek yeridir.

Denizli'nin 1 yıllık kontratisteğinde ısrarlı olmasını şimdi anlayabiliyoruz, bir de yüzündeki ürkek ifadelerden. Gol atabilecek ne kadar adam varsa ki onlar da tartışılır, alayının kenarda tutulması, üretkenlik açısından takımın tamamen bir "sıfır" gibi oynayarak her maç dellendirmesi de cabası.

Geçtiğimiz yılki çifte kupa mevzusu bu kadar kötü geliştirilir, daha doğrusu köreltilir. Rakipler çökmüş, sen iki kupa kazanıpivme kazanmışken, elindeki takımı takviye adına berbat seçimlerle, herzamanki gibi beceriksizce eline-yüzüne bulaştırarak şaşırtmadı Demirören yönetimi.

Bu adamın durduğu her saniye daha da ızdırap olurken kazandığımız başarılarda buruk sevinçler yaratmaktan öteye gidemiyor bünyede.
Alternatifler yeni yeni çıkarken bu alternatiflerin ismi de buadam kadar mide bulandırıcı tabi.

18 milyon dolar borçla alınan takım 200 lere dayanmış, ayrıca bir de başkana borç gibi komik mevzular yaşanıyor, tam bir çıkmaz...

Dünkü maçta 3 yemişiz 5 yemişiz herşeyi geçtim, Ali Sami Yen'e edilen küfür takımda yaşanan ve taraftara da sirayet edip sürekli içimizi kemiren bu tükenişin resmi oldu.
Bir zamanlar okulda tek başımıza savunduğumuz, bir duruşumuzvar diye göğüs kabarttığımız takımımızı silip sıradanlaştıranlar, artık utandıracak hale getirenler, gururla holigancılık ve sözde muhalif tavırlarına, sözde insan yanlısı, hayırsever hal ve hareketlerine devam edebilirler.

Genelleme yapmamalıyız tadında klasik savunma sözcükleri ortaya atılabilir ama bugüne dek benzeri görülmemiş şeyler bunlar, teşebbüs edilmesi bile artıkacizliğin bir göstergesi. Galatasaray taraftarının haftalardır küfür etmesi, bilmemne umrumda değil açıkçası, tabi bir de bu olayı fırsat bilip Beşiktaş'a sövmeye meraklı arkadaşların salya akıtarak sarfettikleri cümleleri de görmezlikten gelmek en iyisi, en azından sabır açısından...

Şampiyonluk da kupa da sizin olsun ama bize Beşiktaş'ı geri verin tadında haykırmak geliyor adamın içinden, lakin bir o kadar da geç olduğunun farkında olarak kafayı yemeye devam etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Herşeyi görmezden gelerek yaşamaya devam...

06 Eylül 2009 Pazar

ne atlet ne don

Uzun süren sessizliğin ardından, küllerimden doğup, Ege'nin bağrından kopup geldim.
Başlığımız şafaktan ileri geliyor, asker jargonunda birçok söylemden biri olan, ne atlet ne don sadece 10 diyoruz... Don diyince yeşil don ve çamaşırın bünyede yarattığı iğrenme duygusunun da altını çizeyim herşeyden önce. Buna yemek konusunda bulgur pilavı ve nohutu da eklemeden olmaz. Birkaç yıl bunları yemezsem vücut kendini bulabilir diye düşünüyorum...

Açıkçası yazmak içimden birtürlü gelmedi, burada ne kadar kolay ya da zor askerlik yapın insanın isteğini, hafızasını, özgürlüğünü, birçok şeyini bırakıyorsunuz zamanla. Cem Yılmaz'ın dediği gibi Nizamiyede beynini bırakanların sayısı da haddinden de fazla...


Batı taraflarında askerlik yapmak daha çok mide bulandırıyor açıkçası. Yaptığınız tamamen komutana hizmetten öte değil.Komutandan kastım yüksek rütbeliler değil, birçoğu şeker gibi komplekssiz adamlar. Mevzubahis şahıslar daha çok astsubay ve başçavuş olan şahsiyetler ki adamı zıvanadan çıkarmaya bire bir insanlar.

Yaptığınız hiçbir şey ağrınıza gitmiyor lakin bu adamların egolarına hizmet etmek ağır oluyor. Bir de bizden sonraki jenerasyon diyebileceğim uzun dönem askerlerin birçoğunun cingözlüğü de zaman zaman insanı çileden çıkartabiliyor. Adam ülkenin bir ucundan gelmiş bir yardım edeyim, elinden tutayım derkenb adamlar sizi suya götürüp susuz döndürüyor, birçoğu psikopat ayağına yatıp cin olmadan adam çarpmaya kalkıyor. İlkokul öğrencilerini andıran ylakalıklar, menfaat için yapılan salak sulak hareketler, komutana ajanlık yapanlar da cabası...

Güzel şeyler olmuyor mu illaki oluyor. Benim gibi kendi, şehrinde okumuş, yaşamış, evinden ayrılmamışlar için tadılmayacak güzellikler yok değil. Birlikte yaşamak, deplasman otobüsünü andıran paylaşımlar, uykusuz kalma uğruna yapılan muhabbetler, makaralar. sivil hayatta görmenin mümkün olmadığı envai çeşit insanla tanışma imkanı, güzel dostluklar, sivil hayatın farkına varamadığımız güzelliklerinin kıymetini anlama babaında, semtinin sokakları dahil heryeri hayal ederek geçirdiğin zamanlarla geçen saatler. Alışkanlıktan vazgeçemeyen futbol sevdalısı adamlar. Kupa finalinde Bobo'nun golü ardından ön taraflara doğru yıkılışımız ve tugay askerlerinin manasız şekilde bize bakışı gibi...

Geçmiyor, bitmiyor diye hayıflanılan her saate rağmen, su gibi geçen günler-haftalar...
üst devre alt devre, tertipçilik, sıracılık, ben mi yapayım, var mı?, şafak, mehtap muhabbetleri gibi onlarca kendine has kültürüyle ucundan da olsa askerliğin tadına vararaktan sona geldik. Anlatacak çok şey olmasına rağmen bir o kadar da yok gibi sanki. Tuhaf haller içinde, sivil hayata uyum, alışabilme süresini merak içinde bekliyoruz muhabereciler olarak:)

Biletimizi alıp bayram öncesi evde olacak bir insanın içinde kıpır kıpır duygularla, kendi yatağımda yatacak olmanın verdiği şevkle geliyorum!..

Selamlar

09 Mayıs 2009 Cumartesi

Piyadenin Not Defteri

28 gün geçip gitti, yeminler edildi internete girerken bile sivil hayattan bu kadar çabuk kopmanın yarattığı şaşkınlık bünyeye hakim.
12 Nisan itibariyle Edremit'te teslim olduk. Edremit'e iner inmez sabahın köründe beni Beşiktaş tırı karşıladı:) Belli ki bu aşktan kaçış yoktu, nereye baksak Beşiktaş vardı. Ufaktan tebessümle berberin yolu tutuldu, muhabbetler edildi, son kez yiyip içildi ve olaylar gelişti.
Hep merak etmişimdir o ilk nizamiyeden giriş halini ve ilk geceyi, geçen ilk günleri. Gerçekten farklı duygular, evinden hiç ayrı kalmmaış ben, birkaç günde saat 5.30 gibi kalkıp hergün sinek kaydı olan, 1-2-3-4 diyerekten tempo tutan bir adam olmuşum. Vücutta beyin de her duruma tez zamanda alışıp uyum gösterirken bir tarafın her daim sivil hayatta oluyor. Sivil hayatı, günlük yaşamı unutmak diye birşey zaten mümkün değil, unuttum diyen yalancıdır, adidir:)
Askerliğin en büyük getirisi sivil hayatı, yemekleri, eşi-dostu, aileyi, yemekleri, en ufaüından bir meyveyi araması, kıymetini bilir hale gelmesi ve
lkenin 4 yanından gelen, günlük hayatta karşılaşması imkansız olduğu her yaştan-tipten insanla tanışma şansı. Gerçi kısa dönem askerlikte 1 aylık acemilik yüzünden tam içli dışlı olmuşken ekibin çoğunun sağa sola dağılması yüzünden bu durum sekteye uğruyor.

Ezine faslından bahsedelim, 108 kişilik 327 kısa dönem vasıfsız er:) olarak tek koğuşta yattık kalktık. Cem Yılmaz hesabıyla 216 ayak yapıyor. Horlayanlar, uykuda konuşanlar, üst ranzadan düşenler derken sürüyle enteresan olaylarla da karşılaşıyorsunuz.
Velhasıl askerde de sivilde olduğu gibi torpilin kralı yapılıyor. Aramızda paşa çocukları olması nedeniyle biz de paşalar gibi bitirdik acemiliği. Komutanların öğretmen edasıyla yaklaşması, acemiliğin yarısını eşofmanla geçirmemiz, bolca yapılan futbol basketbol maçları, yarım yamalak da olsa izlenen lig maçları ve Beşiktaşın sayesinde kanser oluşumuz da cabası...

Kim ne derse desin tüm saçmalıklarına karşın yemin töreni gelip çattığında en takmayan adam bile kaplan kesilip gürlüyor törende, kendinden geçiyor. Gerçekten yaşanması gereken an'lar bunlar. Lakin uzun dönemlerin hal ve vaziyetine de hak veriyor insan. 460 gün orada o şekilde bitmez diyor insan, harbi firar eder adam yapamaz ki Ezine'de bu tarz adamların sürgün yeriymiş. Hapçısıi otçusu, firarisi silme orada. 40'lı yaşlarda adamlar bile var ki sayısız firar, kaçışın ardından gelip orada leyla gibi geziyolar ya da bir sonraki kaçma girişimini hesaplıyorlar.
Dayak olayı uzun dönemlerde hala az da olsa mevcut ama artık direk cezaevine gönderiliyor birçoğu. Kendini asmaya çalışan bir adam, daha doğrusu askerlikten yırtmak-elverişsiz raporu almak için deneyen bir adam yolu cezaevinde alırken, yırtmak yok mesajı veriliyor inceden.
Askerde herkes bir şekilde yırtma peşinde. İstirahatler, revire bolca çıkmalar, eşi dostu devreye sokmalar ki dağıtımda bilgisayar başına düşen adamlar oldu.

Usta birliği yani askerlik Pazar itibariyle başlıyor, Muhabere bölüğüne düştük. Revirci, yazıcı gibi yatış vaziyeti olan yerlere düşmeye çalışacaz bizde bakalım. Yoksa sabah o saatte kalkıp bu uzun günlerde geceyi getirmek çok zor. Güneşin altında cosby gibi kavrulmak da cabası.
Muhabere, iletişimin envai çeşidiyle alakalı bölükte çarşıya 2 haftada bir çıkacaz gibi, ama askerlik tarihinin belki de en ballı döneminde gelmişiz bunu herkes dillendiriyor. Zaten kısa dönemlere ayar olan uzun dönemler daha da uyuz oluyor bize. Tatbikat yok, denetleme yok, sayımız önceki dönemin üçte birinden bile az, hemen hemen herkes belli görevlere ya da mesleği doğrultusunda görevlendirildi. Baba yatar, şafak atar diyerek sözlere noktayı koyuyorum.
Tüm detayları yazmak saatler alır, televizyon ve internetten kopmak bir bakıma iyi geldi ne yalan söyleyeyim. Keza erken kalkmak ve egzersizler de fena değil, günde 50 kere sıraya girip sayılmak, oturup kalkmaktan, çömelmekten artık kusacak hale gelmek dışında şimdilik sıkıntı yok.
Soran, arayan, mesaj bırakan, yazan-çizen herkese bolca selam. Sagygılar-sevgiler...

10 Nisan 2009 Cuma

Rabbim "Balıkesir-Edremit" dedi


Bitli Piyade olarak kısa dönem Balıkesir Edremit yöresine yol göründü.
Gönül isterdi ki havacı, denizci olalım ama nafile. Yeşil don giymek farz oldu...
Unakıtan çifti gibi Cleveland demedi rabbim, sağlık olsun:)
Burdan Şairler parkı ekürisi Ege&Marmara, BAggio, Ortega, graSS, kartalbafiler, designerk, stalker, taksim, cem, voodoo girl, bob, aguila negra, wjker1982, 37927, marlon brando hocam olmak üzere bloga ilgi alaka gösteren, yazan çizen, okuyan kim varsa sağolsun/varolsun.

Muhabbetle...

09 Nisan 2009 Perşembe

Hayat Var


Giderayak izlenmesi farz olan ama birtürlü izleyemediğim filmlere akıyorum adeta.
Son halka da Reha Erdem'in son filmi Hayat Var, halen vizyonda olup film gitmeden meraklılarına tavsiyemdir.
Son dönem Türk sinemasına ivme kazandıran Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerle birlikte mutlaka anılması gereken bir adam lakin adını anan bile yok belirli çevreler dışında. Heleki bu filmin ses, müzik ve görüntü alanında ülkenin fersah fersah ilerisinde olduğunu not düşmek lazım gelir.
Özellikle görüntü yönetmeni Florent Herry ile birlikte eküri halinde mükemmel filmlere imza attılar. Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne, Beş vAkit ve A Ay filmleriyle bambaşka bir üslup, nizam ve bakış açısıyla soluk aldırdı bizlere. Diğer filmlerinde genelde İstanbul denizine karşı geçen filmleri bu kez denizde geçiyor. Bir balıkçı kızı olan Hayat'ın ergenliği, çevresinde ve dünyada sevgisizlik, büyüme belasıyla cebelleşmesi, kendine has dünyası diğer filmlerinin aksine sert ve gerçekçi bir film.


Filmin geçtiği işskele kenarındaki tahta ev inanılmaz isabetli olmuş, keza oyuncu seçiminde Beş Vakit'ten hatırladığımız filmin Hayat'ı Elit İşçan kusursuz iş çıkararak oyuncuyum diyenlere taş çıkartmış, yine oksijen tüpüne bağlı yaşayan dede rolünde Levend YIlmaz ve her yola gelen baba rolünde Erdel Beşikçioğlu da aynı şekilde. Hayat Var yönetmenin A Ay ve Beş Vakit filmlerinin de izinden gidiyor, farklılıklar yaratsa da...


Açıkçası yine ortalama sinema izleyicisinin oflayıp poflayacağı, kuvvetle ihtimal yarısında çıkacağı ağır ilerleyen Reha Erdem filmi. Fazla caz yapmadan yönetmenin tanımını sunayım; "Bu bir büyüme filmi, bu bir isyan filmi. İsyanda hayat var ve ben hep isyandan yanayım" diyor.
Filmin sürprizi ise bizi özümüze çağıran müzikleri ki Orhan Gencebay, Mine Koşan, Neşe Karaböcek ve film bitimi çalan Belkız Özener'in Artık Sevmeyeceğim'i acayip bir tad katmış filme. Hele ki Orhan BAba'nın Aklım Takıldı parçası melodisi ve sözleriyle dillere pelesenk oluyor. BEn arabesk dinlemem, şöyleyim böyleyim diyen kasıntı tiplere de ulan kültürümüze, müziğimize, reflekslerimize, iliğimize kadar arabeskiz diyerek tokatı basıyor...

07 Nisan 2009 Salı

The Wrestler; Tutunamayanlar

Bağımsız sinemacı Darren Aronofsky'nin artık dibe vurmaya yakın olan, yaşı kemale ermiş profesyonel güreşçi Randy 'The Ram' Robinson'un yürek sızlatan öyküsünü anlattığı The Wrestler, bizde halen sinemalardaki adıyla Şampiyon filmini geç de olsa izledik.
Bu filmi film yapan en önemli husus Mickey Rourke'un yeniden doğuşunu simgelemesi ve canlandırdığı, daha doğrusu hayvan gibi oynadığı Randy karakteriyle kendi hayatının paralellikler taşımasıyla yükselen performansıdır.

Henüz genç yaşında James Deanvari bir giriş yaptı Rourke. Diğer filmlerini çok izlemesem de Coppola'nın Rumble Fish filmi ki ordada Motorcycle Boy karakteriyle hafızalara kazınmış, karizmanın kralını yapmıştı.

rumble fish

Rourke ayrıca boksördü ki parlak çıkışının ardından cahilliğine verdiği hareketlerinden sonra boksa dönüş yapıp bol bol suratına darbeler alarak günümüzdeki surat şekline kavuşmuş. Bu bocalama döneminde hangi akla hizmet yaptığı bilinmeyen şekilde Pulp Fiction, Platoon, Rain Man, The Silence of the Lambs, Top Gun gibi kalburüstü filmlerde oynamayı reddeden bir adam var karşımızda, nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakçaaa...
Akabinde oynadığı ikinci sınıf filmlerin ardından Mickey Rourke The Wrestler ile geç de olsa titreyip kendine geldi diyebiliriz. Hali hazırda boks yapmış olan, bolca kan ve darbelerle yoğrulmuş, kariyeri bir kaybeden hikayesi kıvamında olan bir adam olarak The Wrestler'daki tutunamayan bir adamı oynaması mükemmel seçim olmuş. Lakin yönetmenin anlattıklarına göre yapımcılar Rourke ismini duyduklarında hiçbiri para vermeye yanaşmamış, duyan kaçmış tam manasıyla. Sonunda 6 milyon dolar gibi bir rakam kopartarak yönetmen yola çıkmış, Rourke'a inanarak. Filmin bitimiyle Altın Küre, Bafta ve Bağımsız sürüyle ödülün yanında OScar adaylığını da beraberinde geldi.
Filmin başrolündeki Randy rolünün ilk başta Nicolas Cage'e teklif edilmesi ise şaka gibi geliyor insana, hele ki bu kadar filme ruh katan bir performansın ardından.
Yönetmenin diretmesi ve bu ışığı görmesinin ardından neyseki hatadan dönülmüş. Eğer Cage ya da popüler herhangi bir Hollywood oyuncusu bu filmde oynasa stüdyolardan, yapımcılardan paralar yağar, eşşek yüküyle reklam harcamaları yapılır ama film bu kadar başarılı ve gerçek olmazdı, olamazdı...


Yönetmen Aronofsky adını 98 yılında 60.000 dolarlık ufacık bütçesine karşılık üç milyon dolarlık gişe yapan bağımsız filmi "Pi" ile adını duyurmuş, ardından "Requiem for a Dream" ile insanları 'bağımlı' yapmıştı adeta. Enteresan kurgusu, gerim gerim geren müzikleri, tekinsiz atmosferiyle fazlasıyla deneysel takılmış bu filmin ardından Brad Pitt ve Cate Blanchett'i oynatmayı düşünüp başaramadığı ve başarısız bulşunduğu "The Fountain" filmi geldi. Tarz olarak belli bir kalıba konulamayan bir adam olduğunu ise bu kez o kadar farklı filmin ardından çokça görmeye alıştığımız hikayeleri andıran eski bir sporcu hikayesini çekerek gösterdi. Kenar mahallede, karavanda yaşayan, hayata karşı tutunamayıp geçkin yaşı nedeniyle dövüşmeye devam etmesi için doping ilaçları alan, süreksiz işlerde ek işler kovalayan, çocuğu olduğunu kalp krizinin ardından hatırlayan, striptiz kulüplerde soluk almaya çalışan bir kaybeden öyküsü. Filmin açıkçası farklı bir tadı var anlatamayacağım şekilde. Karakterin de temsil ettiği ve sıkça dile getirdiği 80'lerin ruhunu ve 90'ların iğrençliğini de temsil ediyor. Kitleleri çekecek her sinema severi içine alacak bir film değil ki bunu filmin ilk yarısı bitince boşalan salondan gördüm bugün.
Bir de yine 45 yaşında olup adamı kendinden geçiren Marisa Tomei var ki bundan önce oynadığı film olan Şeytan Duymadan Önce'de de acayipti. Randy ile benzer karakterler filmde, ikisi de şovlarında takma isimler kullanan, etraflarında onlarca kişi olmasına rağmen acayip şekilde yalnız insanlar.
Bu benzerlikler, 80lerin müziğini çalan bomboş barda dans sahnesi, Randy'nin kızıyla olan sahneleri, herşeyi tekrar bok ederek telafi edilemez hasar aldıktan sonra ölüme gidişini temsil eden karşılaşmaya çıkmadan yaptığı konuşma ki bu konuşmayı da Rourke kendisi hazırlamış, ayrıca Amerikan Güreşçilerine dair söyledikleri, karşılaşma öncesi yaptıkları kurguları, birbirini zımbalayan-tel örgülerle saldıran manyakça ama gerçek iç acıtan hikayeleriyle bu insanlara da saygı duruşu niteliğinde. Keza filmdeki sahneler gerçek güreşçilerle ve onların hayranlarıyla çekilirken bolca doğaçlama yapılmış ki filmde gerçeklik duygusunu geçirmiş fazlasıyla. Filmin en güzel tarafı da çok rahatlıkla Rocky misali bir geri dönüş ya da kahramanlık hikayesi yaratabilecek, milyon kişiyi toplayabilecek hikayesine rağmen filmin en önemli sahnesinde en çok üzen anıyla zaten tavrını ortaya koyarak kolaycılığa kaçmadan tüm hikayeye sadık kalarak gözümüzde itibar kazanıyor, güzelleşiyor efenim.
Karşımızda favori filmleri Angel Heart ve Barfly olan sıradışı bir yönetmenin bu kez ondan beklenmeyen derecede normal hikayesi, dibe vurmuşken ikinci baharını yaşayan Mickey rourke ve kendini oynarcasına vücut bulduğu The Ram karakteri, Marisa Tomei ile yalnızlık sularında yüzdüğümüz Cassidy karakteri, zamanının efsane rock/metal gruplarından oluşan aynı baş kahramanımız gibi zamanla unutulup giden müzikleri ve o ruhu taşıyan güzel bir film var...