05 Ocak 2010 Salı

Soul Kitchen Ulan!..

 

En nihayetinde geç de olsa Fatih Akın'ın filmi salonlara geldi, ortalık şenlendi... Ulan bir bar açsam diye hayal kuran binlercesini yine fişeklemiş, afrodizyaklı tatlılarla mideleri kıymıştır bu film an itibariyle...
 Filmden dönmüş, falasıyla memnun kalmış bulunuyorum. Beklentileri karşılayan, heramanki gibi bu adam ne yapsa izlenir dedirten film olmuştur.
Derinlemesine tek tek bişeyler karalamaktansa kısa kısa bahsetmek farz diye düşünüyorum, en aından gitmeyi düşünenlere ayıp olmaması babında.

Bir kere ilk başta daha çok konuşulacak olan müziklerden bahsetmek lazım. Filmin ruhunu işleyen, hemen her Fatih Akın filmi gibi eserin bir parçası haline gelmiş, filme değer katan bir unusr yine müzikler hatta daha falası. Hakkaten muhteşem seçimler olmuş ki hem müzik danışmanı hem de Fatih Akın bildiğim kadarıyla bu seçimleri yapmış, ellerine sağlık diyelim. Tez vakit soundtrack albümü alınacaklar listesine eklene...

Yine bir iki yerde St.Pauli göndermeleri gözden kaçmadı tabi. Yaşadığı ve Adam ile beraber büyüdükleri Hamburg'un kenar mahallelerine kamerayı çevirmiş, orda geçen hikaye, hayatlar komedi ekseninde harmanlanmış. Şahsen bir an bile sıkılmadım ama arkamdaki teyzeler ilk yarı biraz sıkılsalar da filmin ikinci yarısı onları bile coşturdu. Darısı sizlerin başına:)



Oyuncular yine bildik tanıdık isimler olsa da hepsi işini falasıyla iyi yapmış, sırıtan bir performans yok keza abartılı oyunculuklar da yok. Adam Bousdoukos kendi hikayesini anlattığından olsa gerek şahaneydi, Moritz Bleibtreu yan karakterlerden olsa da kumar tutkunu arıza Yunan karakter olarak başarılı, bıçak ustası-püf noktacı şahane aşçı Shayn rolünde Birol Ünel mükemmel denebilir ki filmin en başarılı oyunculuğu bence ona aitti. Yine ikinci karakterim filmde Sokrates oldu. Saç-sakal karışmış, mekanın arka tarafında kira vermeden yaşayan, yiyip-içen, kapitalist pzevenbklere gününü gösteren kişi olan karakterin Demir Gökgöl olduğunu filmin bitişindeki şahane jeneriklerde görebildik anca. Diğer karakterler, yan unsurlar da gayet güel işlenmiş.
Kara mizah da var, aşk da, eğlence de var cenaze de...
Ayriyetten kemik kıran Kemal rolünde Uğur Yücel'in ufacık sahnesi de yakışmış ki aynısını birebir Fatih Akın yaşamış yanılmıyosam. Bu şekilde ordan burdan derlediklerini, yaşadıklarını, duyduklarını aslında zor olanı kolaya çevirerek enfes harmanlıyor önümüze sürüyor yönetmen, hastasıyız.
afiyet olsun der, hararetle öneririm...

29 Aralık 2009 Salı

Bidıl Limuzin



Bildiğimiz Vosvosu tahmin etmekte güçlük çekilmeyecek şekilde Ordu ilinde limuzin yapmış abiler, yabancı forumlardan görüp, aşırdım.
Eskiden beri tospağaların hastasıyım, kendine has kokusu, sempatik dış görünüşü, Herby efsanesiyle, büyük versiyonunun hippilere, çiçek çocuklarına ev sahipliği yaptığı koca bir dönemle efsanedir, can'dır bizler için.
Daha da manyaklık derecesinde sevenleri, bırakamayanları var aşağıda görüldüğü gibi.
Bildiğim kadarıyla yıllardır ankara dahil birçok yerde vosvos club tarı oluşumlar var, bunlar her yıl toplanır pıtır pıtır gezerler konvoy halinde, pek de güzel görünür canına yandığım:)


Unutulmaz Sahneler #3


Reservoir Dogs

Tarantino'yu üne kavuşturan film olarak bilinen meşhur soygun filmi. Soygun ve boka sarma konusunda üstüne yoktur heralde. Kendileri Quentin abimizin Pulp Fiction şaheserinden sonra ikinci sırada gelir benim için.
Filmde birçok sahne var hele ki filmin açılış sahnesi zaten 10 numaradır, Buscemi'nin ön planda olduğu bahşiş verelim mi vermeyelim mi temalı diyaloglar yıkıp geçirir, yine soygun öncesi jazırlık safhasında Mr.Pink niye ben oluyorum diyerek Buscemi yarar adeta. Bu iki sahne şahanedir ama filmin fotoğraftaki sahnesi artık Beatles'ın Abbey Road fotoğrafı gibi kült mertebesine ulaşmış bir an'dır aslında. Afişleri, blogları, dört bir yanı süsler...

25 Aralık 2009 Cuma

Avatar ve 3D Bilinmezliği

 

3d çılgınlığına boş zaman bulup kulak kabarttık, kan-ter içinde kaldık efenim.
Sinema salonuna saat 21de girip gece 12.30 civarı çıktık. Filmin saati belirtilenden 20 dakika sonraya kaydı zorla reklam izletmenin dayanılmaz coşkusu sarmış bünyeleri.
Avatar filmi sinemalarımızda şu an 35mm orjinal hali, imax ve xpand 3d şekliyle gösterimde. Biz de böyle bi film dümdüz izlenmez diyerekten aldık kocaman gözlükleri başladık seyretmeye. Bir kere bana göre değil bu olay bu kesin. Gözümün tepesinde kocaman gözlük, gözüm bozuk olduğu halde gözlük takmayan ben, bunlarla cebelleşemem kesinlike. Görüntüler güzel, etkileyici tabi gerçeklik duygusu desen o da aynı şekil. Belki de alışkanlık meselesi bilmiyorum, kime sorsam rahat izleyememiş bu dalgalardan dolayı. İnsan acayip görüntülere, sağdan-soldan fırlayan dala-ağaca mı bakayım yazılarımı takip edeyim bilemiyor epeyce bir süre, sonra zaman geçtikçe alışıyor tabi. Film sonunda beyni sulanmış bir avuç insan ve burunlarının üzerinde kıpkırmızı izlerle birbirine gülen tuhaf adamlar çıkıyor.


Filme gelecek olursak sinemada Matrix etkisi yapacak film diye bahsediliyor ilk bakışta olası tabi lakin aman göstericek. Teknoloji ve görsellik bakımında Cameron fazlasıyla hakkını vermiş filmin, kea hikayesi de çok derin değil ama derdini söylüyor fazlasıyla.
Daha hikaye ilerlemeden ulan bu Amerika ve Kızılderililer olayının aynısı dedim kendi kendime.
İnsanoğlunun o bitmeyecek ele geçirme aşkı, zengin olma hırsı, güç üzerine kurduğu hayatı Avatar ile tekrar izliyoruz. Navi ırkı da belirttiğim gibi Kızılderili ya da Afrika yerlisinden farksız. Doğayla barışık, kendine has örf-adetleri, törenleri olan zararsız canlılar. Yaşadıkları toprağın altındaki enginlikler onları ilgilendirmiyor ama beyaz adam bu enginliklere bayılıyor, bunu ele geçirmek için herşeyi meşru kılıyor ve olaylar gelişiyor. Çok tanıdık hikaye işte modern versiyonu yine tokat gibi çarpıyor tabi anlayana.


Oyunculuklar da abartısız güzel, Sigourney abla herzamanki gibi şahane. Kötü adamımız albay rolünde Stephen Lang cuk oturmuş, başroldeki Jake Sully karakteri için çok tanınmamış bir oyuncu star bir isim olmaması da bir o kadar isabetli olmuş. Seksi ve fırlama hatun kontenjanından Michelle Rodriguez de listede tabi, severek iliyoruz...
Filmde klişeler yokmu tabiki var baya var aslında ama bu kadarı kadı kızında da olur diyoruz. Sonuçta tamamen sistem karşıtı bir film ya da bağımsız film çevirmiyo adamlar bir endüstrinin parçası, popüler sinema ürünü olarak olacaksa böyle olsun diyoruz. Hemen navi'ce kursuna yazılıyoruz, tez elden...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Düttürü Dünya





Daha evvelden bahsettim mi bilmiyorum ama Kemal Sunal ve Türk Sineması dendimi benim için öncelikli ilk 3 film denirse birinci sırada Düttürü Dünya, ikinci sırada Kiracı ardından da Kapıcılar Kralı gelir. Bunlardan ikisinin yönetmeni bugün toprağa verilen usta Zeki Ökten'di. Kemal Sunal'ın sulu komedi yerine gerçek oyuncu performansını yakalayabildiğimiz ender filmlerdi ve bu dramatik roller, filmler daha bir yakışıyordu sanki.
Hele Kiracı'daki karanlık ortam, eş ve kaynana dırdırı, evsahibi ve oğulları gibi acayip absürd karakterleri, geçim sıkıntısı-yaşam mücadelesi derken aşkın da işlendiği pek güzel filmdir.

Düttürü Dünya ise bambaşka bir atmosferde geçer. Gecekondu bölgesinde ikamet eden-geceleri pavyonlarda klarnet çalan Mehmet ve arkadaşlarının dramatik hikayesi bir o kadar da keyiflidir. Ankara'da geçiyor oluşu, Kemal Sunal'ın bu filmle ödül aldığı usta oyunculuğuna Cezmi Baskın gibi yeni yeni kıymeti anlaşılan diğer başarılı oyunculukların bulunması, 80lerin gri rengini barındırması ve yoksulluğu resmedişiyle şahsım adına vazgeçilmez filmlerimdendir.


Zeki Ökten'i saygıyla anarken, filmin senaryosu da umur Bugay'a ait, ayrıca yardımcı yönetmenlerden biri de Zeki Demirkubuz ki kendisi de cenazede hala Ökten'in asistanı gibi hissettiğini söyleyerek egoları bünyesini ele geçirmemiş bir yönetmen nasıl olur tekrar gösterdi kendisi.

20 Aralık 2009 Pazar

Ibraam

 merhaba,
ben ibrahim üzülmez.
senelerce beni futbol oynamaya çalışırken izlediniz.
bu süreçte çektiğiniz acıları, bu fotoğrafımda yaşatmaya çalıştım.

iyi günler.


 by ninjaindisguise

Şimdi Reklamlar



Reklamcılık zeka parıltısı istiyor, orası kesin. Özellikle yurtdışında acayip işler yapılıyor, özellikle amaç akılda kalmak ve ilk adım için zihinlere yerleşmek ise falasıyla başarıyorlar.
Bizde ise genelde bu akılda kalma işi kötü, sevilmeyen reklamlarla oluyor. Bunun müzikte de karşılığı var misal ajdar şarkıları, şarkı demeye şahit ister, berbattır ama hep dillerdedir ya o hesap.
Fotodaki reklam işi de folgers adlı kahvenin reklamından, bakıldığında ulan baltalıyo bu herifler güzelim kahveyi de dedirtebilir ama fikir olarak güzel, umarım güzel kokuyodur:)

Spor Foto



Tenis pek şahsıma hitap etmese de zaman zaman Nadal ve geçmişte Philiposis hatrına ucundan bakardım.
Burda toplardan sorumlu hanım kızlarımızdan bizim futboldan alıştığımız öellikle kış günlerinde burnundan horul horul sümük akan top toplayıcılarımızdan farklı, daha bir karizmatik durumları var heralde.
Fotoğrafta hanım kızımıın yüz ifadesi enteresan geldi, fotoyu paylaşayım dedim bilmem ne niye...

19 Aralık 2009 Cumartesi

Nuovo Cinema Paradiso



Ülkemizde Viontele ya da rahmetle andığımı Ahmet Uluçay'ın şahane filmi Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak gibi filmler çekildiyse, bu Cinema Paradiso sayesindedir. Pek çok sinemacıya ilham vermiştir Salvatore ve Alfredo'nun, değişimi, insanı, sevgi ve daha çok şeyi anlatan bu sıcak hikayesi.
Özellikle bizlere çok yakın gelen film, her haliyle. İtalyan alt-orta sınıfın yaşam mücadelesi, yaşam koşulları, durumlar karşısındaki hal ve hareketleri Türk filmi izliyormuş hissine sevk ediyor insanı.
Aynı hissi yine diğer bir İtalyan başyapıtı Bisiklet Hırsıları filminde de fazlasıyla yaşamak mümkün.
Köyün meydanını sahiplenen delisi, sinemaya bağıra bağıra selam vererek giren amca, aynı filmi onlarca kez izlediği her halinden belli, replikleri ezberlemiş adamlar, yönetmenin çevresinden duyduğu-gerçekten yaşanmış olan kilise görevlisi pederin filmleri halktan önce izleyerek öpüşme sahnelerini sansürletmesi gibi hakkaten bomba sahnelerinin haddi hesabı yok desek yeridir.



Yine müzikleri bu sımsıcak hikayeyi kucaklayan filme değer katan artılardan. Film müziklerinde Ennio Morricone ismini görünce şaşırmadık haliyle. Bilumum kültleşmiş western ve sayısız başyapıtı akıllara müzikleriyle de kazıyan sinemanın görünmeyen kahramanlarından, yüce bir varlık kendisi:)
Oyunculuklar da gösterişsiz filmin üzerine çıkmayan abartısız bir o kadar da mükemmel. Özellikle makinist Alfredo rolü ve çocuk oyuncunun büyük başarısını yamadan olma. Doğup büyüyen, bir adım dahi ileri gidemeyen taşradan makinist Alfredo'nun zoruyla kaçıp giden Toto'nun uun yıllar sonra başladığı yere geri dönüşü ve filmin yine sinemdaki son sahnesi ise sinema tarihine geçecek cinsten...



Toto'nun Alfredo'dan kendisine miras kalan-kesilen sahnelerden oluşan filmi izlerken gözyaşları pıtır pıtır akar abimizden. Ordaki ufak sahnede filmi koyan makinist rolünde filmin yönetmeni Tornatore'yi görürü ki filmin kamera arkasında bu rol için filmi onurlandırması adına Fellini ustaya bir mektup yazar. Fellini'nin cevabı da muhteşemdir. "Bu naif filmin önüne geçmeme adına teklifinizi reddediyorum. Benim yerime daha a ünlü olan Tornatore'nin oynaması daha uygun olur" demişki ufaktan güldüren ve zeka pırıltılı mesajıyla helal olsun dedirten bir hareket...
Daha fazla detaya girmemek lazım zaten film biliniyor, seviliyor, izlemeyenler için de birşeyler bırakmak lazım.


89 yılında oscar ve birçok festivalde taçlandırılmış, benim gibi uzun süre dvdsini beklemiş ve hala izleyemeyenler için vakit kaybetmemelerini öneririm. Saga tarafından çıkarılmış dvdsi piyasada mevcut.

Bir Garip Denizli, Pek Güzel Bursa...



Tıpkı yıllar önceki yine sağanak yağmur altında kaybedilen Beşiktaş - Gençlerbirliği maçı gibi birkaç yıl insanların akıllarını meşgul edecek türden bir maçtı dünkü.
Yine rakip takım gülerken çok da kızamadık topçulara, Gençler maçı çok daha başkaydı gerçi, İlhan Mansız resitali, fonda yağmur ve gökgürültüsü gibi tribünler.
Dün de ayrı bir coşku vardı, sürekli takımı itmeye çalışan bir taraftar. Dün görüldü ki takım halinde performans düşüklüğü yaşıyoruz, Diyarbakır maçıyla başlayan ve motivasyonu zorlaştıran ardarda gelen puan kayıpları.
Dünkü maçta büyük ihtimal yine yenilirdik, Bursa gerçekten tüm takım disiplini, istekli ve hırslı oyunuyla ağır şartlarda oynaması gerektiği gibi oynuyordu. Biz ise herzamanki savruk, doğaçlama futbolumuza bakıyorduk. Acaba bu takım ne zaman kanatlarını kullanacak diye düşünüp duruyoruz hala, Tello ne zaman istekli oynayacak diye de içten içe küfrederiz icabında...


Dün maçın kırılma anı Ferrari'nin çıkartılıp Yusuf'un oyuna sokulması işlemine imasını atan Deni'linin bu hamlesiydi. Nobre'yi almak ne kadar akıllıca bir hareketse bu da bir o kadar aptalcaydı. Talihsi kaza yüünden takımın tüm düzeni değişti. Toraman uzun süredir stoper oynamıyo ki en iyi oynadığı ve gerçek mevkisi olan yerden soğutuldu, üstüne hatalar yapmasına da kimse kızamaz açıkçası.
Kötü sonuçlara üülürken Anadolu takımlarını tepede görmek umut veriyo lakin Sivas örneğinde olduğu gibi bazılarının adamları olan bu kulüp yöneticileri yüzünden çok da hayal kurmamak lazım.

Ne olur git arkana bile bakmadan, Şener Şen gibi kıçına ayağını vura vura kaç git Demirören diyerek sölerimi sonlandırıyorum...

12 Aralık 2009 Cumartesi

The is Always Hope


by Banksy...

11 Aralık 2009 Cuma

Tarantino & Altın Kızlar



 The Golden Girls ülkemizde de yıllarca gösterilmiş, zihinlerde yer eden yabancı dizilerden olmuştu ki o zamanlar zaten sayılı olan dizileri heralde izlemeyen yoktu, o saatlerde hayatın durduğu zamanlardı.
İşte Altın Kızlarımızın 4.sezonunda Elvis ile alakalı bölümde tanıdık sima gözlerden kaçmıyor ki bunu da Quentin abinin Jay Leno şovda konuk olduğu sırada izleyerek gördük.
Film dükkanı işlettiği zamanlarda gerçekleşmiş, cüzzi miktara figüranlık yaparken bir dönem ufak yaşta bir kitap çaldığını başına bela olduğunu ardından yıllar sonra bu kitaptaki hikayeyi filme çektiğini ki mevzu bahis film Jackie Brown, anlattı ki enteresan bir hayatı ve dönüm noktaları ilginç.

08 Aralık 2009 Salı

Soul Kitchen - Bir Fatih Akın Filmi



Fatih Akın'ın Venedik'te Jüri Özel Ödülü kopardığı son filmi 'Soul Kitchen' fragmanı sağda solda dolaşırken koymamak olmaz.
İlk filmlerine yakın bir filme benziyor müzikleri, karakterleri ve komedi anlayışıyla olsun.
Oyuncu kadrosu artık kemikleşmiş üstdüzey Alman ve yarı Alman-yarı Türk oyuncuların yanında arada Türkiye'den de mutlaka serpiştirdiği oyunculardan kurulu filmler ve müzik seçiminde de Shantel ile birlikte yürüdükleri hoppala zıppala seçimlerle yine izletecekdir kendini. Duvara Karşı, Temmuz'da falan can'dır ama ben en çok daha düşük bütçeli daha samimi filmi olan "Kısa ve Acısız" filmini daha çok severim. keza senaryosunu yazdığı Kebab Connection da aynen...


Soul Kitchen filmi, 1 Ocak 2010 itibariyle Aşka Ruhunu Kat adıyla gösterimde olcak bir aksilik olmazsa.
Oyuncu kadrosundaki Moritz Bleibtreu, Adam Bousdoukos, Birol Ünel ve misafir oyuncu olaraktan Uğur Yücel isimleri adeta gel-gel yapıyor, gitmezsek döverler...

Soul Kitchen - Fragman

07 Aralık 2009 Pazartesi

Lider Gelemedi


Yıllardır bildim bileli lider geliyor lider bağırışları kursağımızda kalmıştır. Nedense bu maçları da hep erken oynayıp özellikle de Cuma günleri, puan kayıplarıyla maç öncesi büyük coşku yerini hayal kırıklığına bırakmıştır. En çok aklımda kalan İnönü'de Ankaragücü ile yaptığımız, kalede Mhyre(müre)'nin yer aldığı ve orta sahanın ilerisinden Augustine'den yediği golle mağlup olduğumuz maçtı. Ankaragüçlüler de o yıl sağlam gelmişti keza deplasman taraftarına o yıllar daha çok yer veriliyordu heralde kapalının çaprazında eskiaçığın numaralı tarafındaydılar yanılmıyosam. Kaleci krizinin sıkça yaşandığı, bir türlü anlaşılamayan Asper'in gönderilmesiyle iyice deli eden bir süreçti. Ardından yine birçok kez yaşadık bu durumu. Lakin maçları izlerken artık Ernst ve Ferrari gibi adamların verdiği güvenle izliyorum maçları, sanki hiç gol yemeyecekmişiz gibi fazlasıyla gevşek vaziyette izlerken hücumda da acaba gol atabilecekmiyiz gibi düşünmeden edemiyoruz. Hele Nobre'nin performansını, onda ısrar edilmesini gördükten sonra.
Bu arada foto hangi maçtan bilmiyorum ama hoşuma gitmişti ilk gördüğümde...

02 Aralık 2009 Çarşamba

Turkcell Totaliter Lig




Birikim'den Serkan Boyacıoğlu'nun ligimizin tek düzeliğine, tam anlamıyla klişeler yumağı olmasına, basının rolü ve bir çok nedene dayanarak kaleme aldığı yazısını paylaşmak istedim.
Yılların getirdiği kısırdöngü ligin başına süper koyunca değişmiyo ne yazıkki.
Hepimiz tarafız lakin olaylara bazen farklı yerlerden bakmak farz...


Lig üzerine bir yazı yazmaya karar verip İnternet’i biraz karıştırdığımda karşıma çıkan sitelerden birindeki ibare dikkatimi çekti: “Süper Lig’i Fenerbahçe kırk kere kazanmışken, Galatasaray otuz dokuz kere kazanmıştır.” Bunu İnternet üzerinden bilgi edinirken dikkatli olmayı gerektiren bir durum olarak alıp, “gerçekleri” bulmaya çalıştım. Sonunda ‘makul’ bir sonuca vardım: Seksen bir adet plaka kodu olan Türkiye’de bugüne kadar şampiyonluk arabasını süren vilayetlerin sayısı sadece ve sadece iki (rakamla 2) idi. (1)

Bugün yarım asrı geride bırakan ülkenin en üst düzey futbol liginde, şampiyonluğa üç İstanbul takımının (Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray) dışında sadece Trabzon’dan (Trabzonspor) bir ortak gelmiş; onların da toplamda altıyı bulan şampiyonluklarının sonuncusu 1983-84 sezonunda gerçekleşmiş.(2) Demek oluyor ki elli yıllık lig tarihinin ikinci bölümünde, yani son yirmi beş sezonda şampiyonluk kupası hep aynı şehre gitmiş. Bu nedenledir ki ligimizi “Süper Totaliter Lig” şeklinde tanımlamakta bir sakınca yoktur. Sponsoru bir GSM firması olan ligimiz hakkında konuşurken pek çok ilin kapsama alanı dışında kaldığını görüyoruz. Kurulduğundan beri lige hiçbir sezon temsilci gönderemeyen iller bölgelere göre şöyle sıralanıyor: Akdeniz Bölgesi; Burdur, Hatay, Isparta, Osmaniye; Doğu Anadolu Bölgesi; Ağrı, Ardahan, Bingöl, Bitlis, Erzincan, Hakkâri, Iğdır, Kars, Muş, Tunceli; Ege Bölgesi; Afyon, Kütahya, Muğla, Uşak; Güneydoğu Anadolu Bölgesi; Adıyaman, Batman, Kilis, Mardin, Şanlıurfa, Şırnak; İç Anadolu Bölgesi; Aksaray, Çankırı, Karaman, Kırşehir, Nevşehir, Niğde; Karadeniz Bölgesi; Amasya, Artvin, Bartın, Bayburt, Çorum, Düzce, Gümüşhane, Kastamonu, Sinop, Tokat; Marmara Bölgesi; Bilecik, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Yalova. (3)


Elli yıldır oynanan ligde her sezon bir alt ligden ortalama üç takımın bir üst klasmana çıktığını düşünürsek, terfi edilebilecek yaklaşık yüz elli koltuğun hiçbiri bu kırk üç ilde kayıtlı kulüplerce bir defalığına olsun doldurulamamış. Nüfusu yetmiş beş milyona dayanan, seksen bir ile sahip Türkiye’de en üst düzeydeki ligin hala on sekiz takımla oynanması -örneğin kırk altı milyonluk İspanya’da La Liga’daki ekip sayısı yirmidir- anlatmaya çalıştığımız eşitsizliğe katkı yapan bir etken olarak gözüküyor. Bu sonucu oluşturan nedenlerden ilki ise 1966-67 sezonunda Eskişehirspor, 1968-69 sezonunda Mersin İdman Yurdu ve Bursaspor’un katılımlarına kadar ligde sadece İstanbul, İzmir ve Ankara takımlarının bulunuyor oluşudur. Pek renkli olmayan lig tarihine baktığımızda ilk iki basamakta iki Anadolu takımının bulunduğu tek sezonun 1980-1981 sezonu olduğunu fark ediyoruz. (1.Trabzonspor ve 2.Adanaspor)(4)

1978-79 sezonunda o zamanki adıyla 1. Lig’de bulunan Kırıkkalespor (Kırıkkale 1989’da il olmuştu), şimdi Kardemir Karabükspor adıyla boy gösteren Demir-Çelik Karabükspor (1993-94 sezonunda en üst lige terfi ettiklerinde Karabük henüz il olmamıştı) ve 2003-2005 yılları arasında Süper Lig’de yer alan Akçaabat Sebatspor en üst lige çıkmayı başaran ilçe kulüpleridir. Elli yılda lige keyif katan bu olayları notlarımız arasına alıp mikrofonlarımızı tekrar İspanya’ya uzatalım. On yedi yönetimsel bölgeye ayrılmış ülkede on üç bölge önümüzdeki sezon için yirmi takımlı La Liga’ya temsilci göndermeyi başarmış:

Barcelona, Espanyol(Katalanya); Villareal, Valencia (Valencia); Malaga, Sevilla, Almeria, Xerez (Endülüs); Real Madrid, Atletico Madrid, Getafe (Madrid); Deportivo La Coruna (Galiçya), Mayorka (Balearic Adaları), Racing Santander (Cantabria), Atletic Bilboa (Bask Ülkesi), Sporting Gijon (Austrias), Osasuna(Navarre), Real Valladolid (Castile and León), Tenerife (Kanarya Adaları) ve
Real Zaragoza (Aragon).(5)

2009-2010 futbol sezonunda sadece yedi coğrafi bölgeye ayrılmış ülkemizin Süper Lig’inde Doğu Anadolu Bölgesi’nden hiçbir futbol takım yer almıyor. Akdeniz Bölgesi’nden bir tek Antalyaspor, Karadeniz Bölgesi’nden sadece Trabzonspor, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden Diyarbakırspor ve Gaziantepspor, Ege Bölgesinden Denizlispor ve Manisaspor, Marmara Bölgesi’nden Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Kasımpaşa, Bursaspor; İç Anadolu Bölgesi’nden Ankaragücü, Gençlerbirliği, Ankaraspor, Hacettepe, Eskişehirspor, Sivasspor, Kayserispor ligin bu seneki yarışmacı kulüpleri.

Şimdi de şampiyonluk kazanan takımlar bazında bazı major liglerdeki duruma bir bakalım:

La Liga (İspanya) şampiyonluğunu kazanan kulüpler:

Real Madrid( 3), Barcelona(19), Atletico Madrid( 9), Atletic Bilboa(8), Valencia(6), Real Sociedad(2), Deportivo La Coruna(1), Sevilla(1), Reel Betis(1)

Bu verileri şampiyonluğun gittiği şehirler bazında alırsak, tablo Madrid (40), Barcelona (19), Bilboa (8), Valencia (6), Sevilla (2), San Sebastian (1) La Coruna(1) şeklini alıyor.(6)
İngiltere’ye geldiğimizde 1992’den bu yana Premier League adıyla oynanan üst düzey ligde on yedi yılda şampiyonlukların Blackburn, Manchester ve Londra gibi üç kente dağılmış olduğunu görüyoruz. Bu verilere Premier League öncesini dahil ettiğimizde ise yirmi dört değişik kulübün şampiyon olduğunu bilgisine ulaşıyoruz:

Liverpool(18), Manchester United(18), Arsenal(13), Everton(9), Aston Villa(7), Sunderland(6), Newcastle United(4), Sheffield Wednesday(4), Chelsea(3), Wolwerhampton Wanderers(3), Leeds United(3 ), Huddersfield Town(3), Blackburn Rovers(3), Preston North End(2), Tothenham Hotspur(2), Manchester City(2), Burnley(2), Derby County(2), Portsmouth(1), West Bromwich Albion(1), Ipswich Town(1), Sheffield United(1), Nottingham Forest(1)(7)

Yerleşim birimleri bazında ise dağılım şöyle olmuş: Liverpool(27), Manchester(20), Londra(18), Birmingham(7), Sunderland(6), Sheffield(5), Newcastle(4), Wolwerhampton(3), Leeds(3), Huddersfield(3), Blackburn(3), Preston(2), Burnley(2), Derby(2), Porstmouth(1), West Bromwich(1), Ipswich(1), Nothingham(1).(8)

“Bunlar üst düzey ligler, Türkiye’nin kendine has koşulları var” denilmesi ihtimaline karşı daha “bizden” yerlere uğramayı ihmal etmedik. Steau Bükreş ve Dinomo Bükreş egemenliğinde olduğunu hatırladığımız Romanya ligine bir bakalım dedik. Karşımıza çıkan tablonun en üstündeki bilgiler bize bu ülkede bambaşka iki takımın (CFR Cluj [2007-2008] ve Unirea Urziceni [2008-2009]) şampiyonluk kupasını müzelerine götürdüklerini söylüyordu.(9)

“İki büyükler”e sahip liglerden bir başkası Çekoslovakya ya da yeni adıyla Çek Cumhuriyeti ligiydi. Orada da tekel kırılmış, Sparta Prag ve Slavya Prag egemenliğindeki ligde adeta “kadife devrim” yaşanmıştı. Slovan Liberec (2001-2002 ve 2005-2006 sezonları) ve Banic Ostrava(2003-2004) kupayı Prag dışına taşımışlardı.(10)



Bizim lige dönecek olursak, şampiyonluğun elli sezonda sadece iki ile dağılmasını(!) bir kenara bırakalım ve ilk sezondan itibaren liderlik koltuğunda oturan takımların sıralandığı listeye bir bakalım:

1- Fenerbahçe 478 hafta
2- Galatasaray 441 hafta
3- Beşiktaş 347 hafta
4- Trabzonspor 184 hafta
5- Samsunspor 23 hafta
6- Sivasspor 22 hafta
7- Eskişehirspor 20 hafta
8- Bursaspor 19 hafta
9- Kocaelispor 19 hafta
10- Ankaragücü 14 hafta
11- Altay 13 hafta
12- Göztepe 13 hafta
13- Gençlerbirliği 9 hafta
14- Adanaspor 7 hafta
15- V.Manisaspor 5 hafta
16- Adana Demirspor 5 hafta
17- Hacettepespor 5 hafta
18- Sakaryaspor 5 hafta
19- İstanbulspor 4 hafta
20- Ankara Demirspor 4 hafta
21- Boluspor 3 hafta
22- Diyarbakırspor 3 hafta
23- Zonguldakspor 3 hafta
24- Karşıyaka 2 hafta
25- Mersin İdman Yurdu 2 hafta
26- Gaziantepspor 2 hafta
27- Altınordu 2 hafta
28- Bakırköyspor 1 hafta
29- Sarıyer 1 hafta (11)

Görüldüğü üzere şampiyon olan dört takım ve öteki takımların liderlik koltuğunda oturma sayıları arasında büyük bir uçurum var. Bunca sezonda “hah işte bu sefer oluyor” dedirten, kafaya oynamayı başarabilen takımların sayısı dahi yetersiz. Kocaelispor, Eskişehirspor, Gençlerbirliği, Göztepe, Adanaspor, Boluspor, Samsunspor, Gaziantepspor ve son olarak Sivasspor sistemi zorlamışlar ama neticede şampiyonluk meclisinde İstanbul takımlarının karşısında bir tek Trabzonspor -ötekileri temsilen- “Anadolu delegesi” rozetini takmayı sürdürmüş.

"ULUSAL" SPOR BASINI VE KISIR DÖNGÜ

Otoriter futbol ortamımızdan bahsederken Cumhurbaşkanlığı Kupası adıyla her yıl Ankara’da düzenlenen bir organizasyonun 1998 sonrasında aniden ortadan kaybolduğunu hatırlatmakta fayda var. Boşluğu doldurmak için 2006 yılından itibaren Süper Kupa adıyla bir düzenleme yapılıyor. Fakat bu kupa, UEFA’nın düzenlediği ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanan takımla ile UEFA kupası’nı (Bundan böyle yeni kurulan UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanan takım olacak) kazanan takım arasında oynanan aynı isimli kupayı hatırlatıyor. Geleneğin olmadığı, önemsenmediği futbol ortamımıza yaratıcılık da uğramamış anlaşılan. İlki 1944 yılında oynanan ve Cumhurbaşkanlığı kupası ile eş zamanlı olarak sahneden kalkan Başbakanlık Kupası’nı ayrıca hatırlamalıyız. Futbol dünyamızda gelenek yok dedik. Başka bir örnekle devam edelim. Yıllardır oynanan bir turnuva Anadolu’da kısmen devam ediyor ama artık İstanbul’da yok. Türkiye Spor Yazarları Derneği Turnuvası’ndan bahsediyoruz: Basın dünyasının kendi adına oynanan bir turnuvanın yokluğuna pek tepki göstermemesine şaşırmamak lazım. “Büyüklerimiz ne derse o olur” anlayışının varacağı nokta bu idi zaten. Bu yazıyı okumanıza olanak sağlayan İnternet sağ olsun, bu tekelci anlayışın kırılmasına muazzam bir katkı sağladı. İnternet’in yaygınlaştığı İkibinler öncesinde herhangi bir sebepten yaşadığınız kentin dışına çıktığınızda ‘Ulusal’ basında şehrinizin futbol kulüpleriyle ilgili bir habere rastlama şansınız sıfıra yakındı. Tuttuğumuz kulüpler hakkında habere ulaşma sorunu taraftar siteleri, kulüplerin resmi siteleri, futbol blogları, çeşitli forumlar gibi yapılanmalarla çözüldü ama basının anlayışında bir değişiklik söz konusu olmadı. Gazetelerin spor sayfalarına bir göz atın, yüzde sekseni üç takımın egemenliğindedir. Maç haberleri verilirken vazgeçilmeyen bir durum, bu üç takımın maç kaybetmesi halinde bile kazanan takımının iyi oyununa değil, ligi domine eden İstanbulluların kötü performansına vurgu yapılmasıdır. Özel kanallardaki spor programcılığı ayrı bir yazı konusu, onu şimdilik bir yana bırakalım ama bir kamu kurumu olan TRT’de Süper Lig özetlerinin iki ayrı programla verildiğini hatırlatalım. Devlet televizyonu ‘Büyükler’in maç özetlerini ayrı bir programda yayınlarken, diğer takımların müsabakalarından kesitleri -gecenin epey geç saatlerinde- başka bir programda ekrana yansıtıyor.

Yukarıda örnekler verdiğimiz en üst düzey ligleri masaya yatırırsak özellikle doksanlardan sonra kendini gösteren endüstrileşen futbol olgusuyla paralel olarak şehirler, kulüpler arası dengesizliğin oralarda da artma eğilimi gösterdiğini görürüz. Ne var bazı futbol yorumcularının zaman zaman verdikleri şu ve benzeri beyanatlara katılmak hala mümkün değil: “Her ülkede büyük takımlar var. Örneğin İspanya’da Real Madrid ve Barcelona, İngiltere’de Arsenal, Liverpool ve Manchester United, Almanya’da Bayern Münih, Werder Bremen… Bunlar tıpkı bizdeki Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş gibi hemen her sene şampiyonluğa oynayan kulüpler.” Burada gözden kaçan ya da kaçması istenen mühim bir nokta var oysa. Her ülke ligini domine eden takımlar elbette var ama ülke liglerine baskın gelen bu takımlar farklı farklı şehirlerden katılıyorlar yarışa. Spor basınının takım kayırmasının yanı sıra şablonlara sıkışıp kalma, araştırma yapmadan yazı yazma, haber hazırlama gibi hastalıkları da mevcut. Örneğin 1925 senesinde İzmir’de kurulan Göztepe’nin adı bazı haberlerde hala Göztepespor olarak geçebiliyor. Bu tarz haberciliğe bir başka örnek Beşiktaş’ın formasındaki ay-yıldızın eşsiz olduğunun ilan edilivermesi olmuştu zamanında. Karşıyaka ve Kasımpaşa gibi kulüplerimizin formalarında ay-yıldız taşıdıkları adeta unutulmuştu. Spor basınının tarafsızlıktan anladığı ise üç büyükler deniler takımlar karşısında tarafsız durabilmekten ibaret.

Basının kulüplere eşitsiz yaklaşımı ülkede yerel taraftarlık olgusunun güdük kalmasının nedenlerinden birisi. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden Ahmet Talimciler, İzmir’de yaptıkları bir çalışmada çıkan sonuçları şöyle veriyor: “Dört yüz kırk altı kişiye önce başka bir takıma sempati duyup duymadığını sorduk; ‘evet’ diyenlerin oranı %56.7 (253 kişi) ‘hayır’ diyenlerin oranı ise %43.3 (193 kişi).”(12)

Çevremizde dönen futbol muhabbetine baktığımızda bu araştırmadan çıkan sonuçların pek şaşırtıcı olmadığını söyleyebiliriz. Her gün medyadan muazzam bir beyin yıkama operasyonu yiyen futbol tutkunları çifte pasaportlu olmayı kabullenmiş gözüküyor. Ve bu kısır döngü ligimizin dünyadaki en renksiz liglerden biri olmasına yol açıyor.

Bir Umut; Bizi Güldüren


Penguen'den Uykusuz'a geçişle beraber daha da belirginleşti ki vaziyet çoğu insan sırf bu adam biraz da Yiğit Özgür yüzünden dergiyi alır oldu.
Cem Yılmaz'ın bile Arog ile yaşattığı tam bir hayalkırıklığına rağmen bu iki adamın şimdiden yeri doldurulamayacaklar olduklarını düşünüyorum. Cem Yılmaz da diğer komedyenlerimiz gibi politikaya girmeyen, suya sabuna dokunmayıp bir takım kişileri karşısına almayan birisi olmasaydı keşke dedirtse de...

Umut başkan ayrıntılar ve harbiden lan dedirten mükemmel tespitleriyle uzun süredir konuşuluyor, internet aleminde karikatürleri gönderilip kikir kikir gülünüyor.
Montla sıç karikatüründen sonra daha bi seviyorum sanki bu adamı, aynı şekilde yazılarını da.
Hemen hemen her ortalama ailenin evinde bulunan çek yatları, arkasında bugün doğanlar için isimler bulunan takvimleri, bol baklava desenli kazakları, sözüm ona modern! toplum insanına dair ince yalnızlık tanımları, mahalle köşelerini mesken tutmuş-çok bilmiş dayı'ları, çocuk olma ritüellerini bize tekrar yaşatıyor, çok sevilmesi bazılarının hoşuna gitmiyor olsa gerek bir o kadar da eleştiriliyor. Bir de Feridun Düzağaç ile az uğraşırsa tam olacak:)


Yalan kültürlerle özgür olduğunu zannediyor insanlar. Evine IKEA aldığında mutlu oluyor. Devlet verse ona karşı gelir. Komünist sistem gibi herkesin evinde IKEA var. Sistem satışı engellemediği sürece senin her şeyi yapmana izin veriyor. Liberallik o. Satış hayatı en çok engelleyen şey. O şey satılacaksa sen ahlaksızlık da yapacaksın, her şeyi yapacaksın. Mühendisliği de öyle bıraktım. Her gün takım elbise giymek Kürt açılımından daha büyük bir sorun bence. Eskiden 16 saatmiş çalışma saati. Solcuların ayaklanmalarıyla sekiz saate iniyor. Bertrand Russell, 'dört saat' diyor. Artı değer diye bir sorun var. Marx'ın tek derdi o. Halay malay, kekik kokulu dağlar değil. Hayatından çalınan dört saati nasıl geri alabileceksin?


Karamazov Kardeşler'deki babayı sevmiştim. Çok gülüyordum okurken. İlk Yeraltı'ndan Notlar'ı okumuştum aslında. Dilini sevmiştim, rahat yazıyor. Arada karışıyor da romana; "Ben böyle bir adam görmedim sevgili okurlar," falan diye. Yeraltından Notlar'daki adamın ruh hali, o kaçma duygusu, her şeyden utanması falan, "tam benim gibi adam," demiştim. "Gezerim," demiştim Dostoyevski'yle gelse.

01 Aralık 2009 Salı

15. Gezici Festival Yolda

4-10 Aralık 2009, Ankara
11-17 Aralık 2009, Artvin
18-20 Aralık 2009, Üsküp (Makedonya)

Gezici Festival yine Yollara düşüyor...
Geçtiğimiz yıl koskoca başkentten tek bir sponsorun çıkmaması sahiplenmemesi yüzünden Ankara'da gerçekleşmeyen festival bu sefer kısıtlı imkanlarla tekrar başkente dönüş yaptı.
Lakin bu sefer de Kars Belediye Başkanı değiştiği için festivale desteği kesmiş, sanata tüküren o çok saygıdeğer! başkanlardan biri olsa gerek. Yıllardır Kars'ta inanılmaz bir ortam gerçekleşiyordu, atölyeler, yönetmenler-oyuncular ve seyircilerle birlikte Kars'ı renklendiren adını duyuran böyle bir etkinliğe çomak sokmak açıkçası akıl almıyor...

Bilet fiyatları 6 tl, kısa filmler ücretsiz...

Festival programına şu linkten pdf formatı olaraktan ulaşabilir ilgilenenler;
http://www.gezicifestival.org/docs/program_web.pdf

Kısacık tanıtım filmi de aşağıda;


30 Kasım 2009 Pazartesi

Fantastik Ev Sineması Örnekleri





28 Kasım 2009 Cumartesi

Unutulmaz Sahneler #2


Hitchcock amcanın en güzel filmlerinden, sinema tarihine aksiyonu, anlatım şekli ve bu efsane sahneleriyle geçmişti North by Northwest.
Başrolde Cary Grant'in planörden defalarca kaçıp kendini yerden yere atışı, bu efsane sahne Emir Kusturica'nın çok sevdiğim filmi Arizona Dream'de Vincent Gallo'nun canlandırdığı Paul Leger bu sahneyi çok güzel yaşatmıştı ki Paul karakteri filmin birçok sahnesinde Raging Bull dahil birçok filmden repliklerle kült karakterlerden biri haline gelmiştir şahsım adına.
Arizona Dream'deki Talent Show kısmının videosunu geçerek tekrar hatırlayalım;

El Foto

26 Kasım 2009 Perşembe

Her Yerinden Öpülen Adam


Akıllarda daha çok Ertem Şener'in sözlü tacizi kalsa da, güzel bir galibiyet oldu.
Aynı hatayı belki biz de yaptık geçmişte Fenerbahçe aynı şekilde benzer olayı yaşarken küçümsedik belki, yedek takım zart zurt diyerek. Lakin Ferguson'un Owen, Evra, Carrick hamleleri, kalecinin dahi gol arayacak hale gelmesi olayı zaten gösterir cinsten. Kadroda Neville, Vidic gibi tecrübeli ismlerin yanında kendisini kanıtlamış, oynamaya aç sırtlan gibi gençlerle çıktı adamlar, sağlı-sollu saldırdılar, çekilen onlarca şut başarıyla püskürtüldü, tam gol yedik derken Rüştü çıktı sahneye, bu tarz kritik maçları sevdiğini biliyorduk zaten.
En başta takımın kendine olan güveninin geldiği zaten sahaya çıktığında anlaşılıyor keza Mustafa Denizli'nin de forma girdiğini, takımdaki yardımlaşmanın olağanüstü savunmanın oturtulduğunu görmek sevindirici. Geçtiğimiz haftalardaki tutukluk, hücumdaki pasif oyun, pozisyon üretememe, organize olamama halleri bir nebze aşılmış, en çok sövülen İbrahim Üzülmez, Rüştü hatta Fink gibi isimlerin performansları da ayrı bir hadise. Sezon başından beri zorla oynar görüntüsündeki Bobo ve Tello'nun gayretleri de önemli ama bu iki adamdan da minimum verim alıyoruz, geç kalsak da en kısa zamanda yol verilmeli benim görüşüm.
Ardarda gelen 2 büyük galibiyet moral motivasyon açısından son derece önemli. Onun kadar önemli olan bu tarz maçlardan sonra rehavete kapılmadan yola devam etmek, umarım onu da başarır bu takım...

22 Kasım 2009 Pazar

Sinema 15.Yıl

Sinema Dergisi uzun süredir beklediğimiz, bir türlü çıkmaya fırsat bulamayan 15.Yıl Özel Sayısını piyasaya sürdü. Beklediğimden az sayıda gördüm bayilerde ki ilgilenenlere duyrulur, acele etmeleri tavsiye olunur.

1500 civarında sinema okuru ve sinemaseverin oylarıyla En İyi 100 film seçkisi hazırlandıktan sonra, Sinema yazarlarının da Sinemanın Son 15 Ylı değerlendirmeleriyle oluşturulmuş gerçekten özel bir sayı var elimizde, arşiv değeri yüksek.
Özel cildi, içeriği ve sunumunun yanında bir de hediye olarak Sinema Dergisinin son 22 sayısını barındıran bir Cd verilmiş, 10 puan almayı haketmişler şahsımdan.
Fiyat olarak da bu kadar emeğe, çalışmaya, güzel sunum ve içeriğe nazaran 10 tl'lik fiyatla da amacın ortaya karışık yapalım paraları cukkalıyalım gibi bir düşünce olmadığı da sergilenmiştir, teşekkür etmeyi borç biliriz.


Hele ki sinema yayınlarının gayet kısıtlı olduğu ülkemizde 15 yıl gerçekten muazzam bir süre. Ne dergiler geldi gitti ki bunlara dev dergilerin türkiye ayağını oluşturan Empire ve Total Film dahil.
İçerik olarak magazinsel ögeler ön planda ve hediye dvd vermelerine rağmen tutunamadılar.
Bu tarz dergiler içinde kısa zamanda büyük iş yapan Dvdartı dergisi ekibiyle özellikle şahaneydi, ne yazıkki dergiciliğin zorlukları, arkalarında sağlam bir grubun durmaması gibi nedenlerle silinip gittiler.
Sinema daha bir popüler sinema ve ortalama kitleye hitap eden bir dergi, yine Altyazı dergisi varki ülkemizde çıkan en nitelikli, ayrıntılı, festivallere yönelik, incelemeler ve röportajlarla dolu bir dergi o da ayrı kulvarda sessiz sedasız yoluna devam etmekte...

Kazın Ayağı

Bahis sitelerince ve futbol ulemalarınca her ne hikmetse Beşiktaş kendi sahasında favoriyi geçtim galibiyetine en son şans olarak bakılıyordu, haliyle kazın ayağı öyle değil.
Güzel varlık, alman mucizesi Fabian Ernst'in de belirttiği gibi tribün ve takım tek vücut haline geldiğinde bu stadda yenemeyeceğimiz takım yok. Tribünlerdeki kaos, dibe batmış yönetim, boğaza kadar gelmiş borç ve akabinde kötü gidişe ardarda alınan 3 puan ve derbi galibiyetiyle son veren bir takım. Maç sonu bağrılan hep böyle oynayın canımızı verelim sloganları da çoğu zamanki gibi olayı özetliyor.
Ferrari'nin her zamanki soğukkanlılığı, yerinde müdehaleleri ve Sivok ile uyumu, hep eleştirdiğimiz Fink'in Alex'i kitleyerek oyunun boyutunu değiştirmesinin yanında mükemmel golü ve çalışkanlığıyla oyununu süsleyişi, Ernst'in herzamanki gibi kusursuz futbolu, İbrahim Üzülmez'in maç sonu salladım ortayı gol oldu demeçlerine rağmen etkili bindirmeleri ve etkili oyunu, Ekrem Dağ'ın dağ gibi yürekten performansı, Serdar Özkan'ın herzamanki gibi savrukluğu, gol kaçırması, Bobo'nun biraz toparlanmış oluşu ve mükemmel gol vuruşu akılalrda kaldı.

Derbi maçları ve içerdeki Fenerbahçe maçlarında psikolojik olarak ilk golü atanın büyük üstünlüğü oluşuyordu ki genelde hep aleyhimizde sonuçlanıyordu bu iş. Dün yine ilk golü yesek bambaşka şeyler olabilirdi, yükselecek protesto ardından gelecek bir golle daha misal, kıyamet kopabilirdi. Baskılı şekilde başlayan güzel futbol bir iki pozisyonun ardından takım duruldu, bu sefer sarı-lacivertliler aynı şekilde kontrolü eline aldı, ilk yarının sonunda direkten dönen top kader anı olabilirdi. İkinci yarıda sergilenen hırslı, baskılı futbol maçın nereye gideceğini tayin ediyordu zaten. İki gol üst üste gelince rakibin gardı düştü, daha kontrollü futbolla ardından rakibin ayağına top değmeden 3.gol geldi hepten maç bitti-gitti zaten.
Tribünde yönlendirecek bir büyük olmamasına rağmen gayet başarılıydı. Bu maçlarda dediğim gibi önde olma, gol atma-yeme olayları tribünlerin performansını da direk etkiliyor. Geçtiğimiz yıllarda şampiyonluk potasında içerde yediğimiz erken goller ve stres nedeniyle tribün kötüydü Fenerliler de bunu kötü kullanmalarına rağmen İnönü sustu bizi dinliyor tadında kendilerini tatmin edici laflar ediyorlardı, keza Kadıköyde de çok daha fazlasını biz yapıyorduk oradaki etkili futbol sayesinde ama bu maçta gördük kim nereyi inletiyor, pulp fiction'un orjinalini dinlemek daha bir hoş oluyor haliyle...
Hele ki ilk golden sonra kapalının yıkılışı yıllar sonra en güzel, en bomba gol sevinciydi. Herkes yara aldı gol sevincinde, hayatta görmediği insanlarla kucaklaştı, "çak" yaptı, ardından peşisıra gollerle rahatlama ve coşku yerini aldı.

19 Kasım 2009 Perşembe

Tom Waits; Kem-Küm

Roll Ekim sayısında geçen Tom Waits röportajından bir kesit.



Size göre cennet nasıl bir yer?
Tom Waits: Karımla Road 66'da (Chicago'dan Los Angeles'a uzanan otoyol), Motel 6'dayız. Bir termos kahve, ucuz bir gitar, tefeciden alınmış bir teyple. Sağlam bir araba da kapımızın önünde.

Size zor gelen şeyler neler?
Tom Waits: Genellikle gerçeği ve hayali iç içe yaşıyorum. Benim gerçeğimin, bir ampulün duya olan ihtiyacı gibi, hayale ihtiyacı var. Hayal gücümün de, bir körün değneğine duyduğu ihtiyaç gibi gerçeğe ihtiyacı var. Matematik bana zor gelir. Harita okumak bana zor gelir. Emirlere uymak da. Ayrıca marangozluk, elektronik, sıhhi tesisat, hadiseleri doğru hatırlamak, çengelli iğne bulmak, sabır, Çince sipariş vermek, Almanca müzik seti kılavuzu...

Dünyada yanlış giden ne?
Tom Waits: Enformasyona boğulmuş durumdayız ve enformasyonu bilgi, niceliği bolluk, zenginliği mutluluk zannediyoruz. Leone Helmsley'nin (emlak kraliçesi) köpeği 2007 yılında miras yoluyla 12 milyon dolar kazandı. Öte yandan, Dean McLaine adlı Ohio'lu çiftçinin geçen yılki gelirinin toplamı 30 bin dolardı. Hepimizin beyninde devasa bir çılgınlık şekilleniyor. Paralı ve silahlı bir maymun sürüsüyüz.

En çon sevdiğiniz film sahneleri neler?
Tom Waits: "Kızgın Boğa" da De Niro'nun ringde olduğu sahneler. "Cennet Bekleyebilir" de Julie Christie'nin "bir fincan kahve ister misin?" dediği andaki yüz ifadesi. "Cennetin Doğusu"nda James Dean'in kalp krizi geçiren babasının başucunda otururken hemşireyi odadan kovması. "Touch of Evil" da, Marlene Dietrich'in o, "erkeğin hasıydı" deyişi. Nick Cage'in "Vampirin Öpücüğü"nde bir hamamböceğini yiyişi. "Chinatown"un final sahnesi. Rod Steiger'ın "Rehin"de altın hakkında söyledikleri. Brando'nun "Baba"daki ölüm ânı. Lee Marvin'in "Kuzeyin İmparatoru"nda yük vagonunun altında gidişi. Dennis Weaver'ın "Touch of Evil"da, küçük bir ağaca tutunarak "ben gecelerin insanıyım" deyişi. "Eastwick'in Cadıları"nda Jack Nicholson'ın kiliseye girişi. "Blade Runner"da Rutger Hauer'in ölürken çektiği söylev. "Define Adası"nda, tavernadaki kör adam. "Zorba"da Anthony Quinn'in kumsaldaki dansı.

Tuhaf yerlerde geçen tuhaf olaylar listenizde neler var?
Tom Waits: İkinci Dünya Savaşı'nda torpidoyla batırılan bir Japon şilebi, Tokyo limanının dibinde yatıyordu, gövdesinde koca bir delikle. Mühendislerden oluşan bir ekip şilebin su yüzüne nasıl çıkarılabileceğini tartışırken aralarından bir, çocukluğunda seyrettiği bir Donald Duck filminde okyanusun dibinde yatan bir geminin gövdesindeki kocaman bir deliğe pingpong toplarının enjekte edildiğini ve geminin o suretle yüzdürüldüğünü anlatıyor. Ekip bu hikayeyi kahkahalarla dinliyor. Fakat uzmanlardan birinin aklı bu çözüme yatıyor. Peki, dünyanın neresinde 20 milyon adet pingpong topu bulunabilir? Elbette sadece Tokyo'da. Ve 20 milyon pingpong topu o şilepteki deliğe yerleştiriliyor, şilep yüzeye çıkıyor. Mükemmel çözüm. Etik sorunların çözümü ancak tamamen farklı bir düzeye geçildiğinde bulunabiliyor. Ayrıca en terso durumlarda insanın kendine güvenmesi gerekiyor.


Centilmenliği nasıl tarif edersiniz?
Tom Waits: Akordeon çalmasını bilen, fakat çalmayan adam.

Neleri merak ediyorsunuz?
Tom Waits: Jokeyler atlarına ne söyler? Otoyol kenarında bir ağaç olmak nasıl bir duygu? Dünya insanoğlunu ne zaman sırtından silkeleyip atacak? Bir gazete kesekağıdı olduğundan ne hisseder? Bazen keman siyam kedisi gibi ses çıkarır; ilk keman telleri kedi bağırsağından yapılmış, arada bir bağlantı var mı? Günün birinde insanoğlu robotlarla evlenecek mi? Elmas, sadece sabırlı bir kömür parçası mı? Ella Fitzgerald hakikaten bir şarap kadehini sesiyle kırdı mı?

Sevdiğiniz sesler?
Tom Waits: Atların ve trenlerin gelişi. Okulun paydos zilinde çocuklar. Aç kargalar. Orkestranın akort yapması. Eski western'lerdeki bar piyanosu. Lunapark treni. Buzun eriyişi. Matbaa. Transistörlü radyoda maç nakli. Bir apartmanın penceresinden gelen piyano dersi. Traktör. Eski yazarkasalar. Tap dansçıları. Arjantin'deki futbol tribünleri. Kalabalık bir lokantanın mutfağı. Sis düdüğü. Eski filmlerdeki gazete büroları. Fillerin yürüyüşü. Sucuğun kızarması. Boks ringindeki gong. Çince tartışma. Langırt. Kestane fişeği. Zippo çakmak. Theremin. Güvercinler. Martılar. Baykuşlar. Kumrular.

Kimliğimiz; Beşiktaşlılığımız

Yıldırım Demirören virüsü iliklerimize kadar işlemişken, kendisi Aziz Yıldırımcılık oynamaya devam edip hamlelerine yenilerini ekliyor.
Belki de stad içinde küfür etmeyen ender kişiler olan tribün liderlerine verilen cezaların ardından, şimdi de Fener maçı öncesi herkese kimlik kontrolü yapılacakmış.
Eğer seçimlerde seçilirse buna kapalının yıkılması, localar ve bir çok yeni adım da eklenecektir.
Burda tribünün artık şapkayı önüne koyup düşünmesi şart, değerler elden gideli çok oldu ses etmediler ama tribün de bitmek üzere.
Yıldırım Demirören seçimlerde dirsek temasındaydı, İnönünün kalbini sahiplerine vericem diyerek desteğini aldı, seçildi, otobüsler-biletlerle gönülleri hoş tuttu. Tribünler haddinden fazla dayandı ve sonunda infilak etti neredeyse. Bu canavarı biz bu hale getirdik ne yazıkki...
İşte kimlik tartışmaları için arkadaşların açıklaması ve maç öncesi dağıtılacak gerçek! kimlikler


* * *
Biz, Büyük Beşiktaş Taraftarıyız.
Kimliğimiz budur.

Her birimize kimlik sorulacağı ilanı yapılarak potansiyel suçlu muamelesine maruz kıldığınız bizler bu ülkenin insanlarıyız, halkız, Beşiktaşlıyız.

Bizleri tanımıyor değilsiniz;

İsçiyiz, issiziz, öğrenciyiz, öğretmeniz, şairiz, memuruz, tezgahtariz, yazariz, çizeriz. Bildiğin işportacıyız, çiftçiyiz... Köydeki çoban, denizdeki balıkçı, yoldaki şoförüz. Kadın-erkek, kimimiz yaşlı kimimiz genciz… Yeni doğmuş bir bebek, sokakta kovaladığın çocuğuz. Ezcümle, halkız, Beşiktaşlıyız.

Biz, Büyük Beşiktaş Taraftarıyız.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Soundtrack; Yaşamın Kıyısında


'Auf Der Anderen Seite' orjinal adıyla, bir Fatih Akın filmi olarak karşımıza çıkmış güzel bir filmdi Yaşamın Kıyısında.
Sırf güzel insan Tuncel Kurtiz'in varlığı bile şahsen benim için izleme sebebidir tabi Fatih Akın'ın da yeri ayrı...
Nurgül Yeşilçay beklenenden iyiyken yine de adam gibi kadın oyuncu yokmu bu memlekette demiştim içimden.
Oyunculuk babında sırıtan pek yoktu aksine Lotte rolüyle genç abla ve annesi şahaneydi özellikle.
Velhasıl Cannes senaryo ödüllü, pek hoş görüntülü bu filmin müzikleri de bir o kadar renkli ve çeşitliydi. Film müzikleri koleksiyonunda yerini hemen almıştı.


Kazım Koyuncu, Shantel, Selim Sesler, Neşe Karaböcek, Rootsman, Birol Topaloğlu, Ahmet Kaya ve Şafak Türküsü, Yusuf Kaba, John Bullard ve Maçkalı Hasan Tunç'un Ben Seni Sevduğumi eseriyle noktalanan, şahane kapak tasarımıyla ve çoğu eserdeki Shantel ağırlığıyla dikkat çeken, içinde boş eser bulunmayan bol çeşitli bir soundtrack albümü.
*Filmde Ayten karakterinin almanyaya adım atışından sonra bindiği arabadaki St.Pauli amblemi de hoş bir ayrıntıydı, bu da Hamburg hastası Fatih Akın'ın seçimlerinden biri olsa gerek...

17 Kasım 2009 Salı

Bu Adam Nereye Koşuyor?


Avustralya'da düzenlenen 2009 Sydney World Masters Games oyunlarında 80-84 yaş erkekler 100 metre koşusundan bir kare.
Azim, kararlılık, son metrelere gelindiğinde oluşan tükenmişliğe inat çizgiyi geçmenin dayanılmaz hafifliğine ulaşmak istiyor sanki.
Bu kelimeleri yazarken O An programı ve Oğuz Haksever gibi hissettim kendimi, fonda da 'mumbai theme tune'

16 Kasım 2009 Pazartesi

Unutulmaz Sahneler


Ülkemizde vakti zamanında Yaz Bekarı ismiyle oynamış Seven Year Itch... Sinema tarihine geçen sahne, bu filmde Marilyn Monroe'nun beyaz eteğinin ahenkle dans ettiği an.
Filmin ismi genelde bilinmese de bu sahne, daha doğrusu Monroe fenomeninin verdiği efsane poz illaki bilinir, hatırlanır bir yerlerden...

Bir Kayıp Daha

Antonio De Nigris'in kalp krizi sonucu vefat ettiği açıklandı ne yazıkki...
Gaziantep'te fazlasıyla göze girmiş, ardından Ankaraspor'da ona yakın performansın ardından Ankaragücü ve Larissa maceraları oldu bildiğim kadarıyla. Antep formasıyla çok beğenirdim kendisini, gerçekten, kendine has tarzı olan bir golcüydü...
Son yıllardaki özellikle kalp odaklı problemler, ölümler üzerinde artık daha fazla durulmalı heralde. Yarış atları misali yılda kapasitelerinin çok üzerinde efor sarfeden, yarıştırılan bu adamların bir can'a sahip oldukları bir gün akıllara gelir mutlaka.
Platini gibi oyunun özünü korumaya çalışan, sporcuların insan olduklarını unutmayan bir yöneticinin çokça söylediği şeyler var lakin pastadan kepçeyle pay alanlardan ses-seda yok. Onlar için Foe gider, De Nigris gider, iki gün yas tutulur, forması emekliye çıkartılır, yerine yenisi gelir galiba mantık bu şekilde işliyor.
Aynı şey Nba oyuncuları için de geçerli. Yılda 100 küsür maça çıkıyolar 2 günde bir maç, saatlerce süren yorucu yolculuklar, şova dayalı tamamen estetik bir ortam. Modern çağ gladyatörleri gibi ortaya atılıp yem ediliyor sporcular ne yazıkki...

12 Kasım 2009 Perşembe

Yetişen Alıyor


Sanal alışveriş konusunda nadir derecede görülen ttutarlı ve güvenilir sitelerin başını çeken idefix.com (eski adıyla ideefixe) 7. Sanal Kitap Fuarı'nın startını verdi.
12 Kasım - 22 Aralık tarihleri arasında sürecek fuarda onlarca kitabevinin %50'lere varan indirimleri karşısında ağzımızın suyu akıyor her yıl olduğu gibi, kapanın oluyor...


www.idefix.com

11 Kasım 2009 Çarşamba

Billy Elliot


Belki defalarca televizyonda gösterilmiştir ama ona rağmen saklı hazinelerden biridir Billy Elliot.
Çocuk aklımızla izlerken çoğu şeye kafa basmadan izleyip geçerdik, yıllar sonra tekrar izlendiğinde ise bambaşka bir filmle karşı karşıya kalırız tıpkı Billy Elliot örneğindeki gibi.
Maden işçisi ailenin alt sınıfa ve genel çevre tipine aykırı çocuğu Billy'nin rüyasını yaşıyoruz filmde, çok komik sahneler olduğu gibi bir o kadar da hüzünleniyoruz. Başkalarına göre komik bile olsa bir ideali olan Billy'nin Newcastle semalarına otobüs yolculuğuna giderkenki babası ve abisiyle uğurlanması sahnesinde boğazı düğümleniyor insanın.
Daha önce keyifli şekilde bahsettiğimiz The Full Monty filminde olduğu gibi İngiltere'nin yakın tarihteki krizlerinden, grevlerinden ve maden işçilerinin ayaklanmasından da filmde epeyce bahsediliyor, hele Billy'nin abisinin ve işçilerin polisten kaçtıkları, The Clash'in London Calling adlı efsane parçasıyla koşturdukları sahne de ayrı bir güzel. Thatcher'in politikalarını ve bir sahnede de konuşmasını duyuyoruz ki gayet insani olan grev gibi haklara, işçi sınıfına, çalışanlara bakışın üst sınıflarca her ülkede aynı şekilde algılandığını tekrar anlıyoruz.



Ailenin yoksulluk içinde grevle süren hayatının yanında bir çocuğun varoluşunu kanıtlaması, anne figüründen uzak yalnız hayatını, kendini bir şeye adayarak nasıl atlatmaya çalıştığını izliyoruz yönetmen Stephen Daldry'nin kamerasından.
Başroldeki, Billy, babası ve dans hocası rolündeki şahsiyetler şahane oynayıp filmi gerçek kılarken, müzikleriyle, mütevazı insani hikayesi, sınırlı imkanlarla da büyük işler yapılabileceğini gösteren filmdir kendisi...
Ayrıca bir ilki de gerçekleştirdi yanılmıyosam, filmden romana transfer olan ilk eser galiba. Gneelde bunun tersi olur bilindiği gibi romandan sinemaya uyarlanırken bunda tam tersi yaşanmıştır.

London Calling

Bir Fotoğraf


Bu fotoğrafı yeni görme şansım oldu, tam asker olduğum günkü derbide çekilmiş o yüzden ıskalamışız.
Geçmiş yıllardaki Inter-Milan maçında Inter taraftarlarının manyaması ve onlarca meşalenin yanıp tutuştuğu, ortalığın dumana boğulduğu maçtaki Rui Costa ve Materazzi'nin pozlarına benzerlik dikkatimi çekmedi değil...

R.I.P. Enke


Trajik haber bomba gibi düştü yüreklere. Futbolcular mevzubahis olunca sanki insan değillermiş gibi bir izlenim oluşuyo, onların duyguları, sorunları, gel-gitleri, kafa karışıklıkları olmazmış gibi. Onlar gözlerde hep çok para kazanan, lüks içinde yaşayan dünyanın en şanslı kişileri!..
Ölüm şekli de bunda ayrı bir etken, söylenene göre kendisini trenin önüne atması falan gerçekten insanı düşündüren, o noktaya getiren nedir dedirten bir olay...

08 Kasım 2009 Pazar

Kana Kana İçmek


Mey içkiye ait halis mulis yerli likörlerin adını Hare olarak değiştirmesinin ardından muhteşem tadlar raflarda yerini almıştı, bunlardan kafaya oynayan en güzeli belki de fotoda görüleceği üzere; Kremalı-Türk Kahveli likördür elbette.
Bunlar çeşit çeşit olup beyaz çikolatalı mocha gibi pek güzel çeşitleri de mevcut.
Baileys gibi ülkemizde haddinden fazla fiyata satılan leziz ürünlere ulaşamayanlara yarı fiyatına gayet kaliteli ve enfes bir lezzet. Baileys ve kahlua türü içki sevenlerin dertlerine derman olacaktır. sütle karıştırınca daha bir güzel oluyor türevleri gibi bknz: white russian
yarasın...

06 Kasım 2009 Cuma

Nostalji #2


Eskilerin vazgeçilmezi. Hala yanına yaklaşan dizi geçen senelere rağmen bir iki tanedir, bu dizi var olduğu için diğerleri çekilmiştir. O da Ekmek Teknesi, İkinci Bahar gibi yine semt havası kokan, sıcak diziler tıpkı kendisi gibi.
Çengelköy'e gittiğimde ilk aklıma gelen dizideki meşhur kahveydi. Sümer Tilmaç'la heyecanlı heyecanlı konuşmasıyla kendimize gelirdik, Fiko ile bir gülüp bir içimiz burkulurdu, Sermet karakterine çok gülerdik, Alim enteresan çocuktu, Yeni Türkü çalardı fonda, hey yavrum hey...
Fiko rolüyle Şevket Altuğ efsaneler arasına hepten karışmıştır. Sinemamızda ve dizi dünyasında en hatrı sayılır işlerde bulunmasına rağmen kendisinin hakkı verilmemiştir diye düşünüyorum. Kemal Sunal'lı eküri filmleri, Hababam Sınıfı, başlı başına başka bir topic nedeni diğer bir efsane Perihan Abla bile bu adamın hakkının verilmediğinin kanıtıdır. Tıpkı dizideki rol arkadaşı, muhteşem rollerin kadını Perran Kutman gibi. Yerleri kalbimizde zuladır, o ayrı...

05 Kasım 2009 Perşembe

Kontrolü Kaybetmek


Wolfsburg maçı bitti, şampiyonlar ligi ceketi büyük geldi haliyle özümüze dönerek acı çekmeye devam ediyoruz.
Staddan yükselen siktir ol git başkan tezahuratını duyunca aklıma direk ertesi gün bunun başkan ve yalakaları tarafından kullanılacağı tahminimde yanılmadım. Toplam 20 saniyelik tezahurat yüzünden diğer tüm yapılanlar silinip gidiyor ne yazıkki. Tüm stadın protestoya eşlik etmesi, maç boyu kısır futboldan, ne idüğü belirsiz sistemsiz Beşiktaş'ı daha fazla bekleyemeyenler 2.golün ardından artık patlama yaşadı adeta.
B uakadar yüzsüz bir adam görmedim diyeceğim ama yaşadığım şehrin belediye başkanı olan şahıs da bir o kadar yüzsüz-pişkin bir adam, bu ikisi hayatımızı karartmaya iliklerimizi kurutmaya and içmiş sanki misyonlarını başarıyla sürdürüyorlar.
Wolfsburg maçını yorumlayan spiker çok net özetlemiş; Beşiktaş takımı doğaçlama oynuyor, ne yaptığı belirsiz diye. Maç başladı gol bağıra bağıra geldi. Sağlı sollu ataklar ve her gelişlerinde etkili oldu adamlar ki süper bir takım olmayan, alman disipliniyle belli bir sistem dahilinde oynayan bir takım Wolfsburg. Maçın ilk 11'i açıklandığında zaten herşey ortadaydı.

Hala sen şampiyonlar liginde sağ bek! İbrahim Kaş, sol kanat İbrahim Üzülmez, Uğur İnceman, top ezme ustası Serdar Özkan, hayattan ve Beşiktaş'tan bezmiş görüntüsüyle Bobo, yıllık 2.2 milyon euro kazancı ve özellikle bu seneki sıfır performansıyla Nobre, kafada Beşiktaş'ı bitirmiş Tello, alay konusu olan dümdüz adam Fink gibi futbolcularla ancak bu kadar olur. Beşiktaş'ı hala yükseklere oynamaya iten de formasıdır- taraftarıdır. Bu haliyle zaten oyuncu kalitesiyle yıllardır sıradan bir takım kimliği taşıyor. Bu adamlarla başarı da sağlanmaz mı olabilir tabi ama belli bir sistem, düzen dahilinde belli çapta başarı kazanabilirsiniz Lucescu gibi örneklerde olduğu gibi.
Berbat bir top oynuyoruz onu önce söyleyelim, kimin nerde oynadığı ne yaptığı belirsiz. Bu yönetim olduğu sürece sistemsiz, şekilsiz, sıradan, antipatik bir takım olmaya, bitip tükenmeye mahkumuz o kesin...

Maç sonu Wolfsburg'un aslında kendimizi protesto amaçlı alkışlamamızı bir derece anlıyorum, maç başlarken fuck you diye bağıranların maç sonunda salyalar akıtarak Wolfsburg şakşakçılığı yapması, futbolculardan forma isteyip alması gibi şeyleri ise aklım almıyor, deli oluyorum aynı zamanda. Abartılı şeyleri seviyoruz, kontrolden çıkan, sinir harbi yaşayan, takımını kaybeden, sevgisini yavaş yavaş yitiren bünyelere de insan kızamıyor tabi bu şartlarda...

Yazgı #2

Sinem :Benimle evlenmek ister misin?

Musa: Benim için fark etmez; ama sen istiyorsan
evleniriz.

Sinem: Peki, beni seviyor musun?

Musa: Bilmiyorum.

Sinem: Öyleyse neden evleneceksin?

Musa: Bunun bir önemi yok, istersen evleniriz.

Sinem: Evlilik ciddi bir iştir.

Musa: Değildir.

Sinem: Bu teklifi başka bir kadın yapsaydı kabul
eder miydin?

Musa: Ederdim herhalde.

Sinem: Peki sence ben, seni seviyor muyum?

Musa: Bunu hiç düşünmedim.

Sinem: Seninle evlenmek istiyorum.

Musa: Ne zaman istersen.

Sinem: Benim gitmem lazım.
Bu saatte nereye gittiğimi merak
etmiyor musun?

Musa: ....

**

savcı: senin icin sessiz ve icine kapanik biri diyorlar... ne dersin?
musa: konuscak fazla seyim yoktur,o yuzden susarim.
savcı: bundan iyi neden mi olur..
..
savcı: ne zamandır tanışıyorsunuz?
m: uzun zamandır..
savcı: ne kadar uzun?
m: bilmiyorum bikaç yıl olmuştur
savcı: iş arkadaşı olarak mı,sevgili olarak mı?
m: sevgilim değildi kendisini pek tanımam
savcı: tanımaz mısın,tanımaz mıydın?
m: ikisi de
savcı: insan tanımadığı biriyle evlenir mi?
m: evlenir
savcı: belki de haklısın.. o zaman nasıl evlendiniz diye sorayım.
m: o istedi
savcı: kimdir nedir hiç merak etmedin mi?
m: etmedim
**
savcı: annenin öldüğü sabah...hep yaptığı gibi seni uyandırmamış,kahvaltı da hazırlamamış..yaa nooldu
bu kadına diye merak etmedin mi?
m: uyuduğunu düşündüm
savcı: biri şimdi karın olan işarkadaşlarınla yemekte konuşmuşsunuz ama.
m: konuştuk
savcı: gidip bi bak demişler?
m: dediler
savcı: ee?
m: gidip bakmadım
savcı: neden?
m: bilmiyorum üşendim heralde
savcı: gece de eve geç gitmişsin
m: çalıştım
savcı: belki bişey olmuştur diye hiç aklına gelmedi mi?
m: gelmedi
savcı: peki öldüğünü anlayınca naptın?
m: bişey yapmadım
savcı: hiç bişi mi?
m: böyle bir durumda napılır bilmem,patrona söylemek için sabahı bekledim
savcı: patronun naim tuğlacı'ya
m: evet
savcı: peki sabaha kadar naptın,uyudun mu?
m: geceyarısına kadar oturdum.sonra koltukta sızmışım
savcı: yani uyudun
m: evet uyudum
savcı: ağladın mı?
m: ben ağlamam
savcı: neden?
m: bilmiyorum,ağlamam işte
savcı: ne düşündün,naptın,yani uyumadan önce?
m: bişi düşünmedim..televizyon seyrettim,sonra 2 defa da sütlü kahve yapıp içtim
savcı: sütlü kave içtin?
m: evet
savcı: anneni sever miydin?
m: evet,herkes gibi
savcı: ölümüne üzüldün mü?
m: üzüldüm
savcı: ama eşine sevindiğini söylemişsin
m: evet,buna benzer birşey söyledim ama bu başka bişey
savcı: nasıl?
m: anlatması zor,yani nasıl anlatacağımı bilmiyorum
savcı: anlıyorum,ama sen yine de anlatmayi bir dene
m: dediğim gibi,anlatması zor
savcı: bi dene bakalım.. biz de anlarız belki
m: insan sevmesine sever annesini ama sıkılır bazen,ya da yalnız olmayı ister,yani ölmesini
istemez ama,böyle,böyle de olsun ister,yani,bunun gibi bişi
savcı: ölünce de sevindin
m: bunun gibi bişi,ya da rahatlama
savcı: anladım..yani gerçekten anladım..
hukuk fakültesini son sınıftan terk etmişsin
m: evet
savcı: niye bitirmedin?
m: hatırlamıyorum sıkıldım heralde
savcı: doğru,sıkıcıdır gerçekten.. tanrı'ya inanır mısın?
m: hayır
savcı: başka şeylere?
m: ne gibi?
savcı: ne bileyim başka inançların olabilir,satanislik filan gibi..
m: ben hiçbişeye inanmam

02 Kasım 2009 Pazartesi

Tom Waits Day


Sesine, gırtlağına kurban olduğumuz Tom Waits abinin kulak paslarını silen iki güzel parçası, alayına gitsin;
İlki Jim Jarmusch'un Down by Law filminin de soundtracki olan, tadından yenmeyen albümü Rain Dogs albümünün incilerinden, enfes parça "Jockey Full Of Bourbon"
Diğeri de benim favorim olan, hala dinlememiş olanlar için son şans diyebileceğim:)
enstrümental, içerisinde hüzünü de coşkuyu da barındıran olağanüstü eseri "Russian Dance"
önce yükle-sonra dinle. hiç bitmesin...

Jockey Full Of Bourbon


russian dance

01 Kasım 2009 Pazar

Yazgı


Zeki Demirkubuz'un fragmanlardan anladığımız kadarıyla en çetrefilli, en çok emek harcayıp kendi tarzından da biraz ödün vererek yaptığı son filmi Kıskanmak önümüzdeki günlerde-6 Kasım itibariyle vizyona girecek. Nergis Öztürk'ün bütünleştiği karakter için bile izlenmeye değer gibi duran filmi sabırsızlıkla beklerken, ustanın 2001 yılında Albert Camus'un başucu kitabı "Yabancı"sından uyarladığı Yazgı filminden akıllara kazınan repliklerle noktayı koyalım.
Kitapta vurucu şekilde başlar ki "Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum" diyerektan...
Oyuncu bazında Serdar Orçin iyi bir tercih olduğunu kanıtlamıştır bu filmle ayrıca.


Sinem :Benimle evlenmek ister misin?

Musa: Benim için fark etmez; ama sen istiyorsan
evleniriz.

Sinem: Peki, beni seviyor musun?

Musa: Bilmiyorum.

Sinem: Öyleyse neden evleneceksin?

Musa: Bunun bir önemi yok, istersen evleniriz.

Sinem: Evlilik ciddi bir iştir.

Musa: Değildir.

Sinem: Bu teklifi başka bir kadın yapsaydı kabul
eder miydin?

Musa: Ederdim herhalde.

Sinem: Peki sence ben, seni seviyor muyum?

Musa: Bunu hiç düşünmedim.

Sinem: Seninle evlenmek istiyorum.

Musa: Ne zaman istersen.

Sinem: Benim gitmem lazım.
Bu saatte nereye gittiğimi merak
etmiyor musun?

Musa: ....

30 Ekim 2009 Cuma

Nostalji #1

Özellikle büyüdükçe ve işler boka sardıkça insanoğlunun nostalji damarı çok sık tutmaya başlıyor. Boyna dillerden düşmeyen eski günler temalı konuşmalar, iki-üç arkadaş toplanıp lise yıllarında ne kadar piç olunduğu ve yapılan sıyırmalık örnekleriyle atılan kahkahalar, bi ilhan irem vardı noldu ya tadında hoş sohbetler falan...
Ben de bu grubun içinde var olan sık sık dillendiren, her konudaki kötü gidişe paralel sık sık kullanan biri olarak hafiften geçmişe splanmak, geçmişle yaşamak iyi hoş da bazen abartılıp yaşadığın günü kaçırıyomuş gibi buruk bir tad da bırakmıyor değil, bilmiyorum...

Nostalji ögelerinden 1 numero, evimizde olmayan ama komşu çocuğunun birinde mutlak bulunup, çoluk-çocuğun akın ettiği, ev sahibi annenin börek-çörek ve limonatadan oluşan menüyü yetiştirmekte zorlandığı, özellikle sıcaktan top oynananamayacak derecede etkilenip, gölgenin inmesini beklediğiniz zamanlarda vakit öldürülen asrın buluşu:)
Hele fotoğraftaki başlığı görüp bugünü de kıyaslayınca komik geliyo adama, bir o kadar da garip.
Sık sık aklıma o zamanın gözdesi akülü araba kazanmak için günde 5-10 tane çokomel yiyip onun o parlak jelatinini derslerde tırnak yardımıyla düzleyip, yarışmaya katılmak için zarfa koyup postaladığım günler geliyor, bir hoş oluyorum efem...