28 gün geçip gitti, yeminler edildi internete girerken bile sivil hayattan bu kadar çabuk kopmanın yarattığı şaşkınlık bünyeye hakim.
12 Nisan itibariyle Edremit'te teslim olduk. Edremit'e iner inmez sabahın köründe beni Beşiktaş tırı karşıladı:) Belli ki bu aşktan kaçış yoktu, nereye baksak Beşiktaş vardı. Ufaktan tebessümle berberin yolu tutuldu, muhabbetler edildi, son kez yiyip içildi ve olaylar gelişti.
Hep merak etmişimdir o ilk nizamiyeden giriş halini ve ilk geceyi, geçen ilk günleri. Gerçekten farklı duygular, evinden hiç ayrı kalmmaış ben, birkaç günde saat 5.30 gibi kalkıp hergün sinek kaydı olan, 1-2-3-4 diyerekten tempo tutan bir adam olmuşum. Vücutta beyin de her duruma tez zamanda alışıp uyum gösterirken bir tarafın her daim sivil hayatta oluyor. Sivil hayatı, günlük yaşamı unutmak diye birşey zaten mümkün değil, unuttum diyen yalancıdır, adidir:)
Askerliğin en büyük getirisi sivil hayatı, yemekleri, eşi-dostu, aileyi, yemekleri, en ufaüından bir meyveyi araması, kıymetini bilir hale gelmesi ve
lkenin 4 yanından gelen, günlük hayatta karşılaşması imkansız olduğu her yaştan-tipten insanla tanışma şansı. Gerçi kısa dönem askerlikte 1 aylık acemilik yüzünden tam içli dışlı olmuşken ekibin çoğunun sağa sola dağılması yüzünden bu durum sekteye uğruyor.
Ezine faslından bahsedelim, 108 kişilik 327 kısa dönem vasıfsız er:) olarak tek koğuşta yattık kalktık. Cem Yılmaz hesabıyla 216 ayak yapıyor. Horlayanlar, uykuda konuşanlar, üst ranzadan düşenler derken sürüyle enteresan olaylarla da karşılaşıyorsunuz.
Velhasıl askerde de sivilde olduğu gibi torpilin kralı yapılıyor. Aramızda paşa çocukları olması nedeniyle biz de paşalar gibi bitirdik acemiliği. Komutanların öğretmen edasıyla yaklaşması, acemiliğin yarısını eşofmanla geçirmemiz, bolca yapılan futbol basketbol maçları, yarım yamalak da olsa izlenen lig maçları ve Beşiktaşın sayesinde kanser oluşumuz da cabası...
Kim ne derse desin tüm saçmalıklarına karşın yemin töreni gelip çattığında en takmayan adam bile kaplan kesilip gürlüyor törende, kendinden geçiyor. Gerçekten yaşanması gereken an'lar bunlar. Lakin uzun dönemlerin hal ve vaziyetine de hak veriyor insan. 460 gün orada o şekilde bitmez diyor insan, harbi firar eder adam yapamaz ki Ezine'de bu tarz adamların sürgün yeriymiş. Hapçısıi otçusu, firarisi silme orada. 40'lı yaşlarda adamlar bile var ki sayısız firar, kaçışın ardından gelip orada leyla gibi geziyolar ya da bir sonraki kaçma girişimini hesaplıyorlar.
Dayak olayı uzun dönemlerde hala az da olsa mevcut ama artık direk cezaevine gönderiliyor birçoğu. Kendini asmaya çalışan bir adam, daha doğrusu askerlikten yırtmak-elverişsiz raporu almak için deneyen bir adam yolu cezaevinde alırken, yırtmak yok mesajı veriliyor inceden.
Askerde herkes bir şekilde yırtma peşinde. İstirahatler, revire bolca çıkmalar, eşi dostu devreye sokmalar ki dağıtımda bilgisayar başına düşen adamlar oldu.
Usta birliği yani askerlik Pazar itibariyle başlıyor, Muhabere bölüğüne düştük. Revirci, yazıcı gibi yatış vaziyeti olan yerlere düşmeye çalışacaz bizde bakalım. Yoksa sabah o saatte kalkıp bu uzun günlerde geceyi getirmek çok zor. Güneşin altında cosby gibi kavrulmak da cabası.
Muhabere, iletişimin envai çeşidiyle alakalı bölükte çarşıya 2 haftada bir çıkacaz gibi, ama askerlik tarihinin belki de en ballı döneminde gelmişiz bunu herkes dillendiriyor. Zaten kısa dönemlere ayar olan uzun dönemler daha da uyuz oluyor bize. Tatbikat yok, denetleme yok, sayımız önceki dönemin üçte birinden bile az, hemen hemen herkes belli görevlere ya da mesleği doğrultusunda görevlendirildi. Baba yatar, şafak atar diyerek sözlere noktayı koyuyorum.
Tüm detayları yazmak saatler alır, televizyon ve internetten kopmak bir bakıma iyi geldi ne yalan söyleyeyim. Keza erken kalkmak ve egzersizler de fena değil, günde 50 kere sıraya girip sayılmak, oturup kalkmaktan, çömelmekten artık kusacak hale gelmek dışında şimdilik sıkıntı yok.
Soran, arayan, mesaj bırakan, yazan-çizen herkese bolca selam. Sagygılar-sevgiler...
09 Mayıs 2009 Cumartesi
10 Nisan 2009 Cuma
Rabbim "Balıkesir-Edremit" dedi

Bitli Piyade olarak kısa dönem Balıkesir Edremit yöresine yol göründü.
Gönül isterdi ki havacı, denizci olalım ama nafile. Yeşil don giymek farz oldu...
Unakıtan çifti gibi Cleveland demedi rabbim, sağlık olsun:)
Burdan Şairler parkı ekürisi Ege&Marmara, BAggio, Ortega, graSS, kartalbafiler, designerk, stalker, taksim, cem, voodoo girl, bob, aguila negra, wjker1982, 37927, marlon brando hocam olmak üzere bloga ilgi alaka gösteren, yazan çizen, okuyan kim varsa sağolsun/varolsun.
Muhabbetle...
09 Nisan 2009 Perşembe
Hayat Var

Giderayak izlenmesi farz olan ama birtürlü izleyemediğim filmlere akıyorum adeta.
Son halka da Reha Erdem'in son filmi Hayat Var, halen vizyonda olup film gitmeden meraklılarına tavsiyemdir.
Son dönem Türk sinemasına ivme kazandıran Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerle birlikte mutlaka anılması gereken bir adam lakin adını anan bile yok belirli çevreler dışında. Heleki bu filmin ses, müzik ve görüntü alanında ülkenin fersah fersah ilerisinde olduğunu not düşmek lazım gelir.
Özellikle görüntü yönetmeni Florent Herry ile birlikte eküri halinde mükemmel filmlere imza attılar. Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne, Beş vAkit ve A Ay filmleriyle bambaşka bir üslup, nizam ve bakış açısıyla soluk aldırdı bizlere. Diğer filmlerinde genelde İstanbul denizine karşı geçen filmleri bu kez denizde geçiyor. Bir balıkçı kızı olan Hayat'ın ergenliği, çevresinde ve dünyada sevgisizlik, büyüme belasıyla cebelleşmesi, kendine has dünyası diğer filmlerinin aksine sert ve gerçekçi bir film.

Filmin geçtiği işskele kenarındaki tahta ev inanılmaz isabetli olmuş, keza oyuncu seçiminde Beş Vakit'ten hatırladığımız filmin Hayat'ı Elit İşçan kusursuz iş çıkararak oyuncuyum diyenlere taş çıkartmış, yine oksijen tüpüne bağlı yaşayan dede rolünde Levend YIlmaz ve her yola gelen baba rolünde Erdel Beşikçioğlu da aynı şekilde. Hayat Var yönetmenin A Ay ve Beş Vakit filmlerinin de izinden gidiyor, farklılıklar yaratsa da...
Açıkçası yine ortalama sinema izleyicisinin oflayıp poflayacağı, kuvvetle ihtimal yarısında çıkacağı ağır ilerleyen Reha Erdem filmi. Fazla caz yapmadan yönetmenin tanımını sunayım; "Bu bir büyüme filmi, bu bir isyan filmi. İsyanda hayat var ve ben hep isyandan yanayım" diyor.
Filmin sürprizi ise bizi özümüze çağıran müzikleri ki Orhan Gencebay, Mine Koşan, Neşe Karaböcek ve film bitimi çalan Belkız Özener'in Artık Sevmeyeceğim'i acayip bir tad katmış filme. Hele ki Orhan BAba'nın Aklım Takıldı parçası melodisi ve sözleriyle dillere pelesenk oluyor. BEn arabesk dinlemem, şöyleyim böyleyim diyen kasıntı tiplere de ulan kültürümüze, müziğimize, reflekslerimize, iliğimize kadar arabeskiz diyerek tokatı basıyor...
07 Nisan 2009 Salı
The Wrestler; Tutunamayanlar
Bağımsız sinemacı Darren Aronofsky'nin artık dibe vurmaya yakın olan, yaşı kemale ermiş profesyonel güreşçi Randy 'The Ram' Robinson'un yürek sızlatan öyküsünü anlattığı The Wrestler, bizde halen sinemalardaki adıyla Şampiyon filmini geç de olsa izledik.Bu filmi film yapan en önemli husus Mickey Rourke'un yeniden doğuşunu simgelemesi ve canlandırdığı, daha doğrusu hayvan gibi oynadığı Randy karakteriyle kendi hayatının paralellikler taşımasıyla yükselen performansıdır.
Henüz genç yaşında James Deanvari bir giriş yaptı Rourke. Diğer filmlerini çok izlemesem de Coppola'nın Rumble Fish filmi ki ordada Motorcycle Boy karakteriyle hafızalara kazınmış, karizmanın kralını yapmıştı.
rumble fish

Rourke ayrıca boksördü ki parlak çıkışının ardından cahilliğine verdiği hareketlerinden sonra boksa dönüş yapıp bol bol suratına darbeler alarak günümüzdeki surat şekline kavuşmuş. Bu bocalama döneminde hangi akla hizmet yaptığı bilinmeyen şekilde Pulp Fiction, Platoon, Rain Man, The Silence of the Lambs, Top Gun gibi kalburüstü filmlerde oynamayı reddeden bir adam var karşımızda, nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakçaaa...
Akabinde oynadığı ikinci sınıf filmlerin ardından Mickey Rourke The Wrestler ile geç de olsa titreyip kendine geldi diyebiliriz. Hali hazırda boks yapmış olan, bolca kan ve darbelerle yoğrulmuş, kariyeri bir kaybeden hikayesi kıvamında olan bir adam olarak The Wrestler'daki tutunamayan bir adamı oynaması mükemmel seçim olmuş. Lakin yönetmenin anlattıklarına göre yapımcılar Rourke ismini duyduklarında hiçbiri para vermeye yanaşmamış, duyan kaçmış tam manasıyla. Sonunda 6 milyon dolar gibi bir rakam kopartarak yönetmen yola çıkmış, Rourke'a inanarak. Filmin bitimiyle Altın Küre, Bafta ve Bağımsız sürüyle ödülün yanında OScar adaylığını da beraberinde geldi.
Filmin başrolündeki Randy rolünün ilk başta Nicolas Cage'e teklif edilmesi ise şaka gibi geliyor insana, hele ki bu kadar filme ruh katan bir performansın ardından.
Yönetmenin diretmesi ve bu ışığı görmesinin ardından neyseki hatadan dönülmüş. Eğer Cage ya da popüler herhangi bir Hollywood oyuncusu bu filmde oynasa stüdyolardan, yapımcılardan paralar yağar, eşşek yüküyle reklam harcamaları yapılır ama film bu kadar başarılı ve gerçek olmazdı, olamazdı...

Yönetmen Aronofsky adını 98 yılında 60.000 dolarlık ufacık bütçesine karşılık üç milyon dolarlık gişe yapan bağımsız filmi "Pi" ile adını duyurmuş, ardından "Requiem for a Dream" ile insanları 'bağımlı' yapmıştı adeta. Enteresan kurgusu, gerim gerim geren müzikleri, tekinsiz atmosferiyle fazlasıyla deneysel takılmış bu filmin ardından Brad Pitt ve Cate Blanchett'i oynatmayı düşünüp başaramadığı ve başarısız bulşunduğu "The Fountain" filmi geldi. Tarz olarak belli bir kalıba konulamayan bir adam olduğunu ise bu kez o kadar farklı filmin ardından çokça görmeye alıştığımız hikayeleri andıran eski bir sporcu hikayesini çekerek gösterdi. Kenar mahallede, karavanda yaşayan, hayata karşı tutunamayıp geçkin yaşı nedeniyle dövüşmeye devam etmesi için doping ilaçları alan, süreksiz işlerde ek işler kovalayan, çocuğu olduğunu kalp krizinin ardından hatırlayan, striptiz kulüplerde soluk almaya çalışan bir kaybeden öyküsü. Filmin açıkçası farklı bir tadı var anlatamayacağım şekilde. Karakterin de temsil ettiği ve sıkça dile getirdiği 80'lerin ruhunu ve 90'ların iğrençliğini de temsil ediyor. Kitleleri çekecek her sinema severi içine alacak bir film değil ki bunu filmin ilk yarısı bitince boşalan salondan gördüm bugün.
Bir de yine 45 yaşında olup adamı kendinden geçiren Marisa Tomei var ki bundan önce oynadığı film olan Şeytan Duymadan Önce'de de acayipti. Randy ile benzer karakterler filmde, ikisi de şovlarında takma isimler kullanan, etraflarında onlarca kişi olmasına rağmen acayip şekilde yalnız insanlar.
Bu benzerlikler, 80lerin müziğini çalan bomboş barda dans sahnesi, Randy'nin kızıyla olan sahneleri, herşeyi tekrar bok ederek telafi edilemez hasar aldıktan sonra ölüme gidişini temsil eden karşılaşmaya çıkmadan yaptığı konuşma ki bu konuşmayı da Rourke kendisi hazırlamış, ayrıca Amerikan Güreşçilerine dair söyledikleri, karşılaşma öncesi yaptıkları kurguları, birbirini zımbalayan-tel örgülerle saldıran manyakça ama gerçek iç acıtan hikayeleriyle bu insanlara da saygı duruşu niteliğinde. Keza filmdeki sahneler gerçek güreşçilerle ve onların hayranlarıyla çekilirken bolca doğaçlama yapılmış ki filmde gerçeklik duygusunu geçirmiş fazlasıyla. Filmin en güzel tarafı da çok rahatlıkla Rocky misali bir geri dönüş ya da kahramanlık hikayesi yaratabilecek, milyon kişiyi toplayabilecek hikayesine rağmen filmin en önemli sahnesinde en çok üzen anıyla zaten tavrını ortaya koyarak kolaycılığa kaçmadan tüm hikayeye sadık kalarak gözümüzde itibar kazanıyor, güzelleşiyor efenim.Karşımızda favori filmleri Angel Heart ve Barfly olan sıradışı bir yönetmenin bu kez ondan beklenmeyen derecede normal hikayesi, dibe vurmuşken ikinci baharını yaşayan Mickey rourke ve kendini oynarcasına vücut bulduğu The Ram karakteri, Marisa Tomei ile yalnızlık sularında yüzdüğümüz Cassidy karakteri, zamanının efsane rock/metal gruplarından oluşan aynı baş kahramanımız gibi zamanla unutulup giden müzikleri ve o ruhu taşıyan güzel bir film var...
Coupling, H.I.M.Y.M & The Office

Geç de olsa uzun zamandır izlenmeyi bekleyen İngiliz komedisi Coupling'e kavuşup izledik, güldük eğlendik. İngiliz tarzı esprilere, mizahına alışkın olup seven insanlar için 10 numara bir komedi dizisi Coupling. 4 Sezon sürüp, her sezonda ortalama 8-9 bölüm gibi çok kısa ömürüyle belki de hep tadı damaklarda kalmış, efsaneleşmiş dizi olmuş kendisi.
Coupling kendinden sonra gelen türevi diziler için de temel dayanaklardan biri olmuş. Buna en güzel örnek de How I Met Your Mother. Hemen hemen dizinin yarısının barda geçmesi, müdavim olunan barlar, mekanlar, diyaloglara dayalı işlenen, ince mizahla örülü hikayeleriyle ve karakterleriyle Coupling'ten etkilendiği ve birebir bazı mevzuların alındığını izler izlemez anlıyorsunuz.

Coupling dizi camiasına Jeff Murdock gibi bir fenomen hediye etti ki diziyi efsaneleştiren, sevilmesini sağlayan, en önemli ögelerden kuşkusuz. Kendine has jargonu olan, hayal gücü sınırsız olup hertürlü absürd olaya gebe Jeff karakteri dizinin son sezonunda çıkartılarak dizi intihar etse de son sezonunda idare ederek finişi tamamlamışlar.
How I Met Your Mother da Coupling'deki birçok karakterin yansımasını bulmak mümkün. Uzun zamandır bir dizide bayan karakterin bu kadar komik olduğunu görmemiştim Coupling'deki JAn karakteri. Onun ses tonu hal ve hareketlerini Lily'de görmek mümkün. How I Met Your MOther'da zirveye çıkan, dilden dile dolaşan Barney Stinson karakteri de kadın-erkek ilişkileri yönünden Patrick, komiklik yönünden de Jeff'den kopyalanmış adeta. PAtrick'in hergün farklı hatunla takılması, ilişkilere bakış açısı, birlikte olduğu kişileri kasetlere kaydedip bunları biriktirmesi, Jeff'in sürekli kadın uzuvlarıyla takıntılı halleri, uçsuz bucaksız fantezi dünyası izlendikten sonra Barney'nin birçok bölümdeki yaptıkları birebir alınmış hissi veriliyor.
Başroldeki Steve kardeşimizden de Ted Mosby'ye dair bir çok referans bulmak mümkün.
Dizi tüm orjinalliği, göndermeleri ve başarısıyla vakit kaybetmeden Amerikalıların dikkatini çekmiş, çoğu kez olduğu gibi hemen Amerikan versiyonu çekilse de patates gibi olmuştur efenim. Bu aynı dizinin kopya mevzusunda belki de tek istisna aşağıdaki The Office örneğidir.
Yine İngiliz kültürü ve mizahıyla yoğrulup tek bir mekanda adından anlaşılacağı üzere ofiste süregelen bir dizi The Office. Çok başarılı olmasa da epey bir sevilip hayran kitlesi oluşturdu. Amerikalılar da boş durmayıp aynı formatı alarak Amerikan versiyonunu çekmeye başladılar. Türevleri gibi gerçeğinin gölgesinde kalıp silinip gidecek diye beklerken The Office US inanılmaz bir iş yaparak orjinalini de sollayıp şaşırttı. Sıradan ve haddinden fazla sıkıcı kağıt şirketi Dunder Mifflin'de vuku bulan olaylar, sıradan insanların yanında görüşmemiş hıyarlıkta seyreden, kendisinden filmleri nedeniyle çok haz etmesem de hastası eden Steve Carell'in oynadığı patron Michael rolüyle yarıp geçirmektedir.
Absürdlükte sınır tanımayan, gaf yapmakta üzerine olmayan bir adam olarak yalnız değil tabiki. Dizi tarihine en fantastik en gerzek karakter olarak kazınacak Dwight Schrute karakterini hala görmeyenler bana kalırsa çok şey kaybetmiştir. 20 dakikadan oluşan her bölümde en az 10 defa bu adama gülmeyeni zincirle döverler diye düşünüyorum. Klişe tabirle anlatılmaz, yaşanır bir karakter Dwight. Jim, Pam ikilisi, pörtlek gözleriyle Stanley ve diğer ofis ahalisi de birbirinden renkli insanlar.Beşinci sezonu hızla devam ederken halen izlemeyenler için hararetle tavsiye edilir...
05 Nisan 2009 Pazar
02 Nisan 2009 Perşembe
Placebo @ İstanbul
Daha evvel 3 kez Türkiye'ye gelen Placebo, 5 Haziran itibariyle yeni albüm çıkışının ardından start verecekleri konserlere 23 Haziran'da İstanbul ile devam edecek. Şu anki indirimli fiyatlar ki en ucuzu ayakta 70, Sahne önü 160 olmakla birlikte el yakıyor. Abidik gubidik konserlere bile dünya para isterlerken bu fiyatlar tabi dünya çapındaki bir grup için normal karşılanıyor.Molko ve arkadaşları 98'de büyük patlamayı Without You I'm Nothing ile yaptılar, kitlelere ulaştılar.
Grubun hikayesini bilmeyenler için; İsmini bir tıp teriminden alan ve ilaç niyetine verilen ama hiçbir fonksiyonu olmayan madde anlamına gelen Placebo, iki eski okul arkadaşının Londra Metrosu’nda karşılaşmalarıyla kuruldu.
Placebo ile tanışmak isteyenlere One More With Feeling adlı 96-2004 arası Single şarkılardan oluşan albümleri ilaç gibi gelecektir.
Çok sayıda güzel parçaları mevcut, English Summer Rain, Sleeping With Ghosts, The Bitter End, Plasticine, Special Needs, Protège Moi, Every You Every Me, Without You I'm Nothing bir çırpıda akla gelen güzel şarkıları...
Monica Bellucci'nin şahaneliyle arz-ı endam ettiği, akıllara kazınan sahneleriyle ve kamera hareketleriyle olay yaratan Irreversible / Dönüş Yok filminin yönetmeni Gaspar Noe'nin de yine kendine has üslubuyla çektiği Placebo şarkısı Protège Moi klibini de izlemeyenlere tavsiye edelim diyeceğim ama nerdeyse porno film kıvamında Noe yapımı olmuş, o yüzden grubun Paris konserinden oluşan, ülkemizde de Dvd'si bulunan Live in Paris/Soulmates Never Die versiyonunu tavsiye edelim. Bu konser kaydında ayrıca bonus olarak Pixies grubunun solistinin de sahneye çıkıp birlikte seslendirdikleri enfes şarkı Where is my mind da cabası...Placebo - Special Needs
Meds
Protesto




g-20'ler Nato'lar sözkonusu olur da protesto olmaz mı muhterem;
Boyna toplanıp toplanıp ehemmiyeti yüksek kritik konularda bir türlü uzlaşamayan politikacı kisvesi altındaki şahıslar bu tarz toplantıları sanki sosyalleşelim, muhabbetin dibine vuralım havasındalar. Geçtiğimiz günlerde de haftalarca göstere göstere öldürülen Filistinlilere gıkını çıkarmayan bu medeni! topluluk üyeleri toplanıp ne kadar bağış yaptıklarını ilan ettiler dünyaya.
Yaşasın Dünya Barışı! HEm güvenlik açısından lider ülke olup hem de en çok silah satan ülkeler, hem gittikleri her yere barış ve huzur götürüyorlar ya allah razı olsun diyesi geliyor insanın...
Bu arada bu g-8 ki en paralı güçlü devletlerin oluşturduğu, kapitalizmin sözcülerinin bulunduğu toplantılardaki protestolar meşhurdur.
Bu vesileyle bir film de önerelim. The Girl in the Cafe...
Haddinden fazla asosyal bir bürokrat cafede bir hatunla tanışır, dünyası değişir. g-8 için giderken hatun kişiyi de yanında götürür, protestoların gölgesinde bildik konuşmaların yanında, politikacılara dokunduran fonda başroldeki Bill Nighy'nin mükemmel performansının etkisiyle garip bir adamın cafedeki kızla aşkı da işlenir. Alternatif film arayanlara, soluk almak isteyenlere duyurulur...
Mourinho ve Ecel Terleri
Çalıştırdığı takım dışındaki kesimler tarafından pek sevilmeyen hatta nefret edilen bir adam Mourinho. Basın mensupları ve diğer takım coachları hakkında da sık sık ağır beyanatlar vermeyhi ihmal etmez. Her daim sinirli, asabi bir profil çizer beyefendi.
Ecel terleri hususunda Mourinho Milano'da yayın yapan bir televizyon kanalındaki şov programına katıldı. Hatun kişilere bakmayacam diye kasılmaktan kaskatı kesilmiş, zaman zaman sinir krizine girmiş bazen de düşünceli düşünceli hiçbir şey yokmuş gibi bakışlar atmış, gerçekten komik bir program olmuş gibi.
Portekizli teknik adam, dansçı kızların şovları karşısında soğuk terler döktü. Daha önce İngiltere Milli Takımı Teknik Direktörü Fabio Capello'nun katılıp zor anlar yaşadığı 'Chiambretti Night'a konuk olan Jose Mourinho, sunucu Piero Chiambretti'nin el öpme şakasıyla başladığı programda özellikle Danah Matthews'in dans şovu sırasında zor anlar yaşadı. Dansçının çevresinde döndüğü anlarda kızaran ve yüzünü eliyle hafifçe kapatan Mourinho, gözünü hiç yerden kaldırmadı.



Ecel terleri hususunda Mourinho Milano'da yayın yapan bir televizyon kanalındaki şov programına katıldı. Hatun kişilere bakmayacam diye kasılmaktan kaskatı kesilmiş, zaman zaman sinir krizine girmiş bazen de düşünceli düşünceli hiçbir şey yokmuş gibi bakışlar atmış, gerçekten komik bir program olmuş gibi.
Portekizli teknik adam, dansçı kızların şovları karşısında soğuk terler döktü. Daha önce İngiltere Milli Takımı Teknik Direktörü Fabio Capello'nun katılıp zor anlar yaşadığı 'Chiambretti Night'a konuk olan Jose Mourinho, sunucu Piero Chiambretti'nin el öpme şakasıyla başladığı programda özellikle Danah Matthews'in dans şovu sırasında zor anlar yaşadı. Dansçının çevresinde döndüğü anlarda kızaran ve yüzünü eliyle hafifçe kapatan Mourinho, gözünü hiç yerden kaldırmadı.



31 Mart 2009 Salı
Stanley Kubrick's Lolita
Vladimir Nabokov'un meşhur romanından 62 yılında büyük usta Kubrick tarafından uyarlanan, her Kubrick filmi gibi mükemmel filmdir.Filmde hasta derecesinde sevdğim Peter Seller'in rol aldığını ve yine manyak tiplemeleriyle filmi güzelleştirdiğini söylememek olmaz. Diğer oyuncularda bir o kadar başarılıdır ki Lolita haze'i oynayan Sue Lyon biçilmi kaftan, Humbert rolünde James Mason, Charlotte Haze rolünde ShelleyWinters, Peter Sellers ile birlikte filmi alıp götüren isimler. Lolita daha sonra beyazperdeye tekrar uyarlansa da Kubrick versiyonunun yanına yaklaşamaz. İnsanların zaafları, acınası durumları, hastalık derecesindeki takıntılarının ne boyutlara varabileceği adına şahane bir film.
Aşağıdaki replik de kimilerine tanıdık gelebilir. Lolita'da geçen bu can alıcı replik yıllar sonra pek sevdiğimiz İspanyol yapımı Los Lunes Al Sol/Güneşli Pazartesiler filminde aynı şekilde kullanıldı. Yanılmıyosam filmde bizi acılara sürükleyen Amador dillendirmişti;

charlotte haze: -do you believe in god?
humbert: -the question is, does god believe in me?
28 Mart 2009 Cumartesi
Bira ve İnsan
Blade Runner
"it's too bad she won't live. but then again, who does?"

Ridley Scott'un Alien ile bilimkurguya girişi ve yükselişinin ardından 82 yılında çektiği Blade Runner ile tavan yaptığı kült şaheser haline geilmiştir diyebiliriz.
Büyük usta Philip k.Dick'in bilimkurgu kitaplarının çığır açtığını söylemememk ayıp olur ki birçok film yazarın kitabından esinlenerek ya da uyarlanarak ete kemiğe büründü.
Blade Runner da Vangelis'in eşsiz müzikleri, geleceğe dair tekinsiz atmosferi, her daim karanlık sokakları ve karmaşasıyla, syberpunk unsurları, insanlığı sorgulayan meselesiyle kült olmuştur.
Bilimkurgu filmlerinde dozun kaçırılıp bazı şeylerin sürekli izleyenlerin gözüne sokulması çok sık rastlanan bir hadisedir. Blade Runner tüm atmosferi herşeyiyle verirken gösterişsiz ama bir o kadar da detaylı verirken 2019 Loas Angeles'ında yağmurun dinmediği ve güneş ışığına şahit olamadığımız bu dünyaya mükemmel şekilde tasvir eder. Özellikle Deckard'ın replicant mı insan mı olduğu yıllardır tartışılır, Harrison Ford değil der, yönetmen öyle der...
Filmin orjinal versiyonu yanında bir sürü versiyonu çıkmıştır lakin director's cut/yönetmenin kurgusu tavsiye edilir...

Filmde esas soru bizi insan yapan ya da insan olmadığımızı gösteren şey nedir? babında zihin didikleyen hadiseler...
İnsanların ayak işlerini yapmak üzere tasarladıkları android diyebileceğimiz replicatların daha donanımlı olması için onlara duygular, anılar sanal yolla enjekte edilirken neredeyse insan yaratılmış olur ve insan refleksleri gösterip başkaldırılınca da iş blade runner denilen keskin nişancılara kalır, olaylar gelişirken kahrmanımızın da hangi tarafta olduğu sıkça sorulur, insan olma gerekleri nedir, biz kimiz ulan dedirten sorularla cebelleşilir. En nihayetinde karşımızda çekildiği zamanın ötesine geçmiş, yakaladığı ve yaratılan atmosferi, şahane müzikleri, akılda kalan karakterleri en çok da kendine has tarzı ve havasıyla kendi türünün öncülerinden ve ilham kaynağı filmlerin başında gelen bir film.
Filmin sonunda çatıda geçen sahnede replicant Roy'un yağmur altında sarfettiği sözler sinema tarihinin en güzel sahnelerinden birinde vuku bulur;
"all those moments will be lost... in time... like tears in the rain..."

Ridley Scott'un Alien ile bilimkurguya girişi ve yükselişinin ardından 82 yılında çektiği Blade Runner ile tavan yaptığı kült şaheser haline geilmiştir diyebiliriz.
Büyük usta Philip k.Dick'in bilimkurgu kitaplarının çığır açtığını söylemememk ayıp olur ki birçok film yazarın kitabından esinlenerek ya da uyarlanarak ete kemiğe büründü.
Blade Runner da Vangelis'in eşsiz müzikleri, geleceğe dair tekinsiz atmosferi, her daim karanlık sokakları ve karmaşasıyla, syberpunk unsurları, insanlığı sorgulayan meselesiyle kült olmuştur.
Bilimkurgu filmlerinde dozun kaçırılıp bazı şeylerin sürekli izleyenlerin gözüne sokulması çok sık rastlanan bir hadisedir. Blade Runner tüm atmosferi herşeyiyle verirken gösterişsiz ama bir o kadar da detaylı verirken 2019 Loas Angeles'ında yağmurun dinmediği ve güneş ışığına şahit olamadığımız bu dünyaya mükemmel şekilde tasvir eder. Özellikle Deckard'ın replicant mı insan mı olduğu yıllardır tartışılır, Harrison Ford değil der, yönetmen öyle der...
Filmin orjinal versiyonu yanında bir sürü versiyonu çıkmıştır lakin director's cut/yönetmenin kurgusu tavsiye edilir...

Filmde esas soru bizi insan yapan ya da insan olmadığımızı gösteren şey nedir? babında zihin didikleyen hadiseler...
İnsanların ayak işlerini yapmak üzere tasarladıkları android diyebileceğimiz replicatların daha donanımlı olması için onlara duygular, anılar sanal yolla enjekte edilirken neredeyse insan yaratılmış olur ve insan refleksleri gösterip başkaldırılınca da iş blade runner denilen keskin nişancılara kalır, olaylar gelişirken kahrmanımızın da hangi tarafta olduğu sıkça sorulur, insan olma gerekleri nedir, biz kimiz ulan dedirten sorularla cebelleşilir. En nihayetinde karşımızda çekildiği zamanın ötesine geçmiş, yakaladığı ve yaratılan atmosferi, şahane müzikleri, akılda kalan karakterleri en çok da kendine has tarzı ve havasıyla kendi türünün öncülerinden ve ilham kaynağı filmlerin başında gelen bir film.
Filmin sonunda çatıda geçen sahnede replicant Roy'un yağmur altında sarfettiği sözler sinema tarihinin en güzel sahnelerinden birinde vuku bulur;"all those moments will be lost... in time... like tears in the rain..."
27 Mart 2009 Cuma
25 Mart 2009 Çarşamba
Leon'dan Nağmeler
leon : birini öldürünce hiçbir şey aynı kalmaz..hayatın sonsuza kadar değişir..hayatının geri kalanını bir gözün açık uyuyarak geçirmek zorunda kalırsın..mathilda : uyku umrumda değil leon, ben aşk istiyorum ya da ölüm...
Luc Besson'un yapımcılığa başlayıp gudik filmler peşinde koşmadığı zamanların en güzel örneklerinden biri Leon. Tıpkı Derinlik Sarholuğu filmi gibi, bu filmde de olağanüstü müzikler, birbirinden güzel görüntüler kaşılarken insanı Jean Reno faktörü de önemlidir diğer Besson filmlerindeki gibi. Yine Subway filmi de punk karakterlerle metroda geçen enteresan filmdir. Yönetmenin son kayda değer işi 2005'te çekilen Angel-A filmidir, masalsı anlatımıyla Paris'e yine hayran bırakır, benim gibi seveni olduğu kadar sevmeyeni de mevcuttur.
Angel A

Leon filminden bahsedilecekse eğer Luc Besson'un 94'te Leon'a başlamadan 4 yıl önce çektiği ve başrolde karısını oynattığı Nikita filmine değinmeden olmaz. Leon filminin temeli bu filmde atılmıştır. Jean Reno'nun Nikita'da ufak da olsa yer aldığı "Temizlikçi" rolünün hemen hemen aynısını görürüz Leon'da. Jean Reno'nun karakteri mükemmel yorumlaması, en iyi arkadaşının hiç soru sormayan bitki olmassı gibi birsürü ayrıntı filmi daha da yukarı çeken nedenlerden. Zaten Jean Reno ve Gerard Depardieu olmasa son dönem Fransız iflmleri ya da yabancı filmlerdeki Fransız karakterleri kim canlandıracak bilmiyorum, bunlara bayan olarak güzel insan Juliette Binoche de eklenebilir.

Velhasıl Nikita da izlenirse güzel bir ikili oluşturuyor, izlenmemesi durumunda büyük kayıp yaşamıyor sinemasever bünyeler.
Temizlikçi hususu ince ama zekice bir hareket Nikita'dan gelen. Leon'da da Mathilda hayatını kazanmak için tam olarak ne yapıyorsun diye sorduğunda Leon ona temizlikçiyim diye karşılık verir, olaylar gelişir...
Gary Oldman

Yine şahane müzikler vardır ki bir tanesi hepimizin hayatında yer etmiştir. Sting ve Shape of my heart filmde öyle bir yerde çalar ki duvara çarpmış gibi olur insan. Yine Jean Reno'nun mükemmel performansı ve tabiki ileriye dönük sinyalleri henüz o yaşta veren Natalie Portman'ın kusursuz oyunculuğu filme ruh katan büyük nedenlerden. Yine Gary Oldman'ın manyak ötesi dedektif karakteri ne menem bir şeydi arkadaş, klasik müziği açıp enteresan hareketler yapan Oldman'ın oyunculuğu da aşmış işlerdendir kuşkusuz.
Artık başyapıt diye kolaylıkla andıracağımız ve yönetmene çağ atlatan Leon'un mükemmel replikleriyle ve filmden görüntüler eşliğindeki Sting parçasıyla bitirelim, daha fazla caz yapmadan...
Mathilda : Leon, sanırım bir şekilde sana aşık oluyorum.Bu başıma ilk gez geliyor, biliyor musun ?
Leon : Daha önce hiç aşık olmadıysan, bunun aşk olduğunu nerden biliyorsun ?
Mathilda : Çünkü hissediyorum.
Leon : Nerede ?
Mathilda : Karnımda. Sıcacık. Hep orada bir yumru olurdu ama şimdi geçti.
22 Mart 2009 Pazar
2009 @ Türkiye
Yok efendim borsa düşmüş, faiz çıkmış, sermaye kesimi huzursuzmuş... Çiftçinin geçtiğimiz yıllarda bitirilmesinin ardından bu kez de sanayi çökertildi, işsizler çığ gibi arttı, üretim diye bir şey kalmadı. Herşeye rağmen milletimiz de durmak yok yola devam demeye devam ediyor, oylar satılıyor, herkes kendini kurtarma yarışına sirip torpil peşinde koşarken temel felsefe 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' oluyor...
21 Mart 2009 Cumartesi
Barack'ın Listesi

Geçtiğimiz günlerde basında da bahsi geçen olay, Obama'nın İngiltere Başbakanı Brown'a ziyaret esnasında hediye ettiği filmlerdi. Hatta İngiliz basınında dalga konusu oldu ki başbakanlarının sinema ile bir alakasının olmadığını ve bir çift çorabın daha akıllıca olacağı yönünde yorumlarda bulundular... İşte o liste diyoruz ki belliki sinemadan anlayan danışmanlar tarafından hazırlanmış, Hem eski dönem klasikler hem de efsaneleşmiş yeni dönem filmlerinden oluşan, çoğu oscar ödülü kazanmış filmler. Yurttaş Kane gibi sinema tarihine bakış açısı getiren, Godfather gibi Puzo'nun harika kitabından bir o kadar güzel Coppola filmi çıkan, De Niro ve Pesci'li Raging Bull, Alfred Amca harikası Vrtigo ve Psycho, Dustin Hoffman'ın çocuksu haliyle ve Mrs.Robinson ile özdeşleşen The Graduate(Mezun), sinemanın devrimcisi Chaplin'den City Lights, Steinbeck'in harika kitaından uyarlanan Gazap Üzümleri, kara film türünün öncülerinden Chinatown, Rüzgar Gibi Geçti, Casablanca ve benim en çok sevdiğim filmlerden Gregory Peck'li Bülbülü Öldürmek gibi seçimler şahane olmuş diyoruz...

25 DVD’den oluşan sette şu filmler bulunuyor:
1) Yurttaş Kane - Citizen Kane
2) Godfather (Baba) The Godfather
3) Kazablanka - Casablanca
4) Kızgın Boğa - Raging Bull
5) Singing in the Rain - Singin' in the Rain
6) Rüzgar Gibi Geçti - Gone with the Wind
7) Arabistanlı Lawrance - Lawrence of Arabia
8) Schindler’in Listesi - Schindler's List
9) Vertigo - Vertigo
10) Oz Büyücüsü - The Wizard of Oz
11) Şehir Işıkları - City Lights
12) Araştırmacılar - The Searchers
13) Yıldız Savaşları: Bölüm 4 - Star Wars: Episode IV
14) Sapık Psycho
15) Bülbülü Öldürmek - To Kill a Mockingbird
16) Sunset Bulvarı Sunset Boulevard 17) Mezun The Graduate
18) General
19) Rıhtımlar Üzerinde
20) Şahane HayatIt's a Wonderful Life
21) Chinatown- Çin Mahallesi
22) Bazıları Sıcak Sever - Some Like it Hot
23) Gazap Üzümleri - The Grapes of Wrath
24) E.T. - ET: The Extra-Terrestrial
25) 2001: Bir Uzay Destanı 2001: A Space Odyssey
Dibine Kadar & Senden Daha Güzel

4 senelik aranın ardından çok şükür Duman yeni albümünü bitirdi, 18 Mart itibariyle de piyasaya sürüldü.
Aslında iki albüm var ortada Dibine Kadar ve Senden Daha Güzel adlarıyla 10ar şarkıdan oluşan toplam 20 şarkılık şahane bir albüm olmuş.
Albümün kayıtları da İrlanda'da Grouse Lodge Studio'da 65 günde tamamlanmış.
Söz ve müzikleri grubun solisti Kaan Tangöze'ye ait albüm çıkmadan zaten internete düşmüştü, indirdik indireli bu şarkıları dinliyorum açıkçası tüm şarkılar güzel ve dinledikçe güzelleşen şarkılar.
Arada göndermelerle dolu İyi de Bana Ne, Paranoya, Senden Daha Güzel, Senin Marşın, Bu Aşk Beni Yorar, Dibine Kadar, Hayvan, Helal Olsun, Sor Bana Pişmanmıyım ve Yalan adlı şarkılar kült olacak durumda ki diğerleri de mükemmel denecek seviyede. Bana kalırsa ömrü hiç tükenmeyecek kalıcı bir albüm olmuş, cillop gibi olmuş diyor sözü Senden Daha Güzel parçalarına bırakıyorum;
20 Mart 2009 Cuma
Ordan Burdan Fitbol
manchester united (ingiltere) liverpool (ingiltere) chelsea (ingiltere) arsenal (ingiltere) barcelona (ispanya) villarreal (ispanya) bayern münih (almanya) porto (portekiz) -Şampiyonlar Ligi kuraları bugün çekilecek, hayvani performanslarıyla hiç kayıp vermeden çeyrek finale gelen İngilizlerden birinin en azından finale kalacağı kesin bana kalırsa. Liverpool yine Avrupa Kupası olunca yıllardır yaptığı gibi anormal maçlar oynuyo ki Cruyff açıklama yapma gereği duymuş Liverpool ile eşleşmek istemeyiz, Benitez'in talebeleri silindir gibi diyerekten. Liverpool için önemli gelişmelerden biri de birkaç yıldır özellikle rotasyon sistemi nedeniyle gönderilecek söylentileri yapılan Benitez'in sözleşmesinin 2014'e kadar uzatılmasıydı.
-Aynı şekilde Barça forması giyen Henry de Arsenal ile eşleşmek istemiyor anlaşılan. Son yılını sakatlık nedeniyle sadece 18 kez Arsenal forması giydiğini ve 8 yılın 7sinde Highbury de oynadığını söylüyor, I'm a Highbury man diyerekten Highbury'nin çok özel bir stad olduğunu lakin kendi bağının stadla değil kulüple ve Arsenal taraftarlarıyla olduğunu söyleyerek gönülleri fethetmiş kendisi. Eşleşme durumunda zorlu bir mücadele olacağını ve kendisi için de garip bir durum olacağını eklemeden edememiş.

-Bu hafta Türkiye Süper! Liginde düğüm çözülecekmiş gibi heyecan pompalanmaya çalışılsa da önümüzde bir sürü hafta ve maç var ki bu sene Kocaeli'nin de eşsiz çabasının katkılarıyla klasik tabirle kolay maç yok, olmayacak da... Beşiktaş açısından büyük maç performansları kaderi tayin edecek, son yıllarda tansiyonu yüksek maçlarda özellikle iç sahada başarımız yok, taraftar olarak da sahadaki tutuk futbol ve yüksek tansiyon performansa yansıyor ve asık yüzlerle evlere dönüyorduk. Denizli'nin ilk zamanlarda biraz da bayan umut dolu açıklamaları şimdi herkes tarafından takdir ediliyor, puan kayıpları bir iki maç daha devam etseydi başta Orhan Yıldırım ve Air İsmail diye tanınan İsmail Er ile başlayacak teknik adam def etme çalışmaları hemen başlayacaktı. Bir kişinin başarılı, dahi olup olmadığı ülkemizde bir kaç maçın sonucuna göre hemen notu verilerek tayin ediliyor.
Sivas açısından da artık Bülent denen adamın gerçek kimliğini gördükten sonra ve başkanlarının ben Fenerbahçeliyim diye yıllardır bağırışının ardından gram olsun sempati kalmadığına eminim.
Kısıtlı imkanlarla kendi sistemlerinde mütevazı ekibiyle büyük başarı kazanmıştır hakkını veriyor spor kamuoyu ama kendini muzaffer bir komutan gibi lanse edip her hafta saçma sapan söylemlerde bulunan, yedek kulübesini parçalayıp hakeme saldıran bu herifi biri durdurusun arkadaş...

-Galatasaray cephesinde Rıdvan'a katılmamak elde değil, Meira haddinden fazla paraya satılmıştır lakin stopersiz top oynanıyorsa, abuk subuk goller yenip avrupadan eleniyorsanız, muhtemelen kaçacak lig şampiyonluğu ardından kıyamet kopması yakındır.
-Fenerbahçe en istikrarsız takım görünümünü koruyor, ne yapacağı belli olmayan bir takım. Alex'in üstün formu epeyce maç kazandırsa da onun durduğu maçlarda da pozisyon üretmekte zorluk çekiyorlar. Onlar için en büyük kayıp Lugano'nun gidişi olur bana kalırsa. Bu arada sene sonu eğer Dede Aragones giderse Lucescu gelecek gibime geliyor ya hayırlısı...
18 Mart 2009 Çarşamba
Kumar Filmleri
Bir film türü olarak değerlendirirsek kumar filmleri ya da kumar temalı filmler heyecan düzeyi yüksek yapımlardır. İçinde casino, kumar masası, alımlı krupiyeler, kumarbazlar ve birçok zamanda spor filmlerinin alt türü olarak bahis sözkonusudur. . Tıpkı Paul Newman'ın enfes filmlerinden, bilardo fonunda bashislerin uçtuğu, belli bir raconun mevzuya hakim olduğu mükemmel yapımdaki gibi. Yine soygun filmleriyle de doğrudan bağlantılıdır bu tür, tıpkı Oceans serisinde olduğu gibi...Kumar filmleri omurgasını genellikle başarı hikayesine yaslar. Çoğu yapım 'zengin olma' ve 'fakir kalma' savaşı veren kahramanlarımızın dramatik mücadelesini konu alır. Filmin kahramanı aslında ya kumarbaz değildir veya kumar oynamayı bırakmış eski kulağı deliklerdendir. Elindeki zarı atar ve en yüksek sayıyı tutturduğunda izleyicilerin yüzüne bir gülümseme yayılır. En kolay içselleştirilen kahramanlara sahiptir kumar filmleri. Büyük paralar bir gecede kazanılıp kaybedilir, polisin, kötü adamın ve kumarhane sahibinin baskısı altındaki kumarbazımız hayatını kaptığı tek voleyle devam ettirir. Ve bir daha asla kumar oynamayacaktır. Kendi içinde böyle bir çatışma barındırır bu yapımlar aynı zamanda.Dostoyevski'nin igrok adlı, kendi hayatından yola çıkarak kaleme aldığı romandan da iki adet film çıkmıştır The Gambler adında...
ROUNDERS

Bu tarz filmler arasında en bilinen ve tutulan filmlerin başında geliyor Rounders. Başrolde pokere hiç yabancı olmayan iki aktör Edward Norton ve aAtt Damon'un başarılı oyunculuklarının yanıında poker oyunu ve poker oyuncusu hakkında epeyce kelam eden, kariyer mi poker mi sorusuna poker cevabını veren filmdir:) John MAlkovich de her zamanki gibi farklı bir profille arz-ı endam eder. Pokeri ayrıca bir estetize eder ki film kumar olmaktan öte ayrı bir fenomen gibidir poker ve oyuncu da sıradan bir kumarbaz değil yediği kazıklarla tecrübe sahibi olan, ustalaşan bir taktisyen gibidir. Norton'un oynadığı karakter içerden çıkar, ekibi toplar. Damon ise düzenli bir hayat kurma peşinde ve kız arkadaşını kaybetmeme düşüncesiyle yan çizerken haliyle mecbur kalıp girer mevzuya, olaylar gelişir...
21
Üniversite öğrencisi dahi çocukların Las Vegas"ta yaptıkları vurgunun gerçek hikayesi 21 adlı filmde. Kevin Spacey karizmatik öğretmen rolüyle öyküye çok şeyler katıyor.
Genç bir öğrenci dahinin kart sayarak büyük kumarhaneleri diz getirmesini yönetmen Robert Luketic"in yorumuyla seyrederken, okuldan sonra kumar mesaisine kalan dahi öğrencilerin, Spacey'nin oynadığı matematik profesörü karakterinin yönlendirmesiyle zekice örülmüş senaryoya dayanan film. KArt oyunlarıyla ve özellikle 21 oyunu ve kart sayma gibi mevzular hakkında benim gibi pek bilgi sahibi olmayanlar için ise garnitür niyetine bir film oluyor ne yazıkki.
CASINO
"kimse sonsuza dek zirvede kalamaz" Bir suç filmi olarak daha çok tanımlayabiliriz ama Scorsese ve De niro ikilisi bulunmadan olmaz yeraltı hikayeleri denilince...Filmde kumarhanelerde sistem nasıl işliyor en ince ayrıntısına kadar bulmak mümkün tabiki bunla paralel olarak geçmişten günümüze suç dünyasının organik bağları da kumar işiyle uzunca süren filmde anlatılıyor.

De niro ile harika eküri oluşturan Joe Pesci ve doğaçlama gelişen diyalogları, başbelası ve manyaklıklarıyla bile izleme sebebidir. Goodfellas ile çok benzer yalnız burda filmin adresi casinodur, olaylar burada gelişir, çözülür. İkinci sınıf düzenbazlar enselenir, sürekli paralar gelir gider, siyasiler ve bürokratlarla paslaşılır, çıkarlar en kafadadır. Sharon Stone da ayrı bir güzel ve başarılıdır ki De Niro ve izleyenleri delirtir.
THE COOLER (Vegas'ta Son Şans)
Bu film ve olaylar da benzzerler igibi Vegas'ta ceryan bulur. Başrolde "loser" karakter görüntüsünde, kumarhanede kumarbazların şanslarına mani olan adam rolünde William H.Macy yine çok başarılı ve onun patronu rolünde Alec Baldwin de keza... Mario Bello ise kahramanımıza bir gram dahi olsa umut veren, pek de güzel Natalie karakteriyle başarılı iş çıkarıyor.
BÜYÜK KUMAR (ROGUE TRADER)
Oyuncular : Ewan McGregor
Yönetmen : James Dearden

Nick Leeson Bearings Bankası’nda hesap uzmanıdır. Problemleri gidermek için Jakartaya gönderildiğinde orada iyi izlenimler bırakır ve Singapur da ticaret birim yöneticisi olur. İlk yılında, tüccarlarının birinden kaynaklanan kayıplarını kapatmak için kumar oynar ve işler iyi gider. Ne var ki sonraki yıllar da Nick başkalarının paraları ile kumar oynamaya devam eder ve kayıplarını gizlemeye çalışır ta ki meşhur finansal çöküşe neden olana kadar. McGregor filmde çok iyi ve Leason’ı düşünülenden daha iyi canlandırmış. İlginç ve izlenmesi gereken bir film.
THE STING
Oyuncular : Paul Newman, Robert Redford, Robert Shaw
Yönetmen : George Roy Hill
1974 yapımı, En iyi film ödülü dahil 7 dalda Oscar’lı, müzikleriyle, ince esprileri, zeki kurgulanmış hikayesi ve Newman, Redford ve Shaw üçlüsünün mükemmel birleşimiyle her daim gönüllerde olan filmdir kendisi... Özellikle Redford ve Newman ikilisi Butch Cassidy'de oldduğu gibi efsane filmlerinden birine daha imza atarlar. Poker masalarından, bahis ve kumarın envai çeşidine yer olan filmde dümenlerin türlüsü çevrilerek seyirciyi şaşırtma konusunda yüksek ihtisas yapılan film olmuştur aynı zamanda...OWNING MAHOWNY (KUMAR TUTKUSU)
Oyuncular : Phillip Seymour Hoffman , Minnie Driver
Yönetmen : Richard Kwietniowski
Phillip Seymour Hoffman oyuncu olarak seveni olduğu kadar sevmeyeni de olan bir adam, anlaşılamayacak şekilde. Bu adamın her filminde farklı bir karakteri bambaşka yorumlarla ağız açık kalacak şekilde izleten acayip bi royuncu bana kalırsa. Buna en iyi örnek Truman Capote'yi canlandırdığı ve heykeli kucakladığı Capote filmidir.Bu filmde de kumar filmi diye bir tür varsa bu türün kalıplarını çizen, örnek gösterilecek filmlerdendir. Kanada'da yaşanmış bankacılık skandallarından birinin gerçek hikayesi anlatılır. Bir bankacının dibe vuruş öyküsü çok güzel anlatılır, adam kendinden öyle bir geçmiştir ki para içinde yüzüp, kumara koşsa da altındaki araba da üstü başı dökülmektedir ama farkında bile değildir. Filmin sonu kumarhanelerde karşılandığı gibi şaşaalı olmayacaktır velhasıl...
THE BIG TOWN (BÜYÜK ŞEHİR)
Oyuncular : Matt Dillon, Tommy Lee Jones, Diane Lane
Yönetmen : Ben Bolt
Kara filmlerde gördüğümüz karşıkonulamaz, entrika dolu, bir o kadar da baştan çıkarıcı femme fatale tadındaki enfes rolüyle Diane Lane yıkıp geçiriyor. Çok sevilmese de Tommy Lee Jones ve Matt Dillon sever olarak 50'lerde geçen, atmosferiyle yakalayan bu filmi severim. Bu filmde de kart oyunlarından ziyade, yaşamını barbut ve zarlar ile idame ettiren bir adam olan Matt Dillon'un canlandırdığı Cullen'in hikayesi sözkonusu olan...Hayatını kumarla kazanan J.C. Cullen (Dillon), daha büyük oynamak için Chicago’ya gelir. Bileğinin hakkıyla büyük paralar kazandığı bir kumarhanede tanıştığı güzel striptizci (Lane), şansını tamamen değiştirecektir. Kadının acımasız bir katil olan kocasına (Jones) karşı oynaması gereken tehlikeli oyunda bahisler Cullen’ın hayatı üzerinden açılacaktır.
LUCKY YOU (ŞANS SENDE)
Oyuncular : Eric Bana , Drew Barrymore , Robert Duvall
Yönetmen : Curtis Hanson
Aşk gerçek bir kumardır gibi klişe bir sloganla yola koyulan bir film olmasına rağmen, Eric Bana, şirinlik muskası Drew abla ve özellikle büyük usta Robert Duvall'ın oyunculuğuna yaslanıp poker üzerinden bolca konuşan, ilgi alanı dışındaki izleyiciyi çokça sıkabilecek sıradan bir film.
L.A. Confidental’ın yönetmeni Curtis Hanson, Oscar ödülü sahibi arkadaşı Eric Roth (Forrest Gump) ile senaryosunu birlikte yazdığı ve yönettiği bu filmde heyecanın adresi Las Vegas.
Usta kumarbaz Huck Cheever (Eric Bana) karşı konulmaz Billie Offer’la (Drew Barrymore) tanışır ve kartları oynadığı gibi aşkı da oynamayı öğrenir ve aklı yerine kalbini dinler. Bu arada, dünyanın en gösterişli ve büyük poker serisi için giriş ücretini 10,000 dolara yükseltmekte acele eder, buna rağmen –ya da bu yüzden- turnuvalar onu arasının açık olduğu iki kez ödül kazanmış babası (Robert Duvall) ile karşı karşıya getirir.
LAS VEGAS
Oyuncular : James Caan, Jos Duhamel, Nikki Cox, Vanessa Marcil, Molly Sims, Thomason, James Lesure...
Yönetmen : Gary Scott Thompson
Las Vegas günümüzün yıldız oyuncularından oluşan kadrosu, birbirinden seksi kızları ve neon ışıkların perde arkasında yaşanan kirli ilişkileri, skandalları ve entrikalarıyla az çok kendi kitlesini yaratmış dizilerden. Burada efsane aktörlerden James Caan ve cillop gibi çalışma arkadaşlarının rolü epeyce büyük...Her gün başka bir olayın yaşandığı, aksiyonun dur durak bilmediği Montecito Hotel ve Casino’da Koca Ed Deline (James Caan), sağ kolu yakışıklı Danny McCoy (Josh Duhamel) ve seksi ekibinin yardımıyla kumarhanede hile yapanlara, şansları dikkat çekecek kadar yaver gidenlere ve paralı müşterilerini kapmaya çalışan rakip kumarhanelere göz kulak oluyor ve işlerin yolunda gitmesi için çalışıyorlar.
KUMARBAZ (SHADE)
Oyuncular : Sylvester Stallone , Melanie Griffith
Yönetmen : Damian Nieman
Stallone baş rolde olmasına rağmen filmin sonlarında sahneye çıkıyor ve çok iyi bir final yapmasının yanında, oyuncularının yüksek performansları, kumarbazlık mevzuunda söyledikleriyle bu tür için izlenebilitesi yüksek olan filmlerden.
GÜZEL KUMARBAZ (STACY'S KNIGHTS)
Oyuncular : Kevin Costner , Andra Millian
Yönetmen : Jim Wilson
Oyuncu kadrosunun sürüklediği, hikaye olarak zayıf filmlerden... Bolca casino ve başta poker olmak üzere kağıt oyunlarıyla, düşük tempoda ilerleyen bir film.
BEŞ PARASIZ KUMARBAZ (GOING FOR BROKE)
Oyuncular : Delta Burke , Gerald Mcraney
Yönetmen : Graeme Cambell
Bu tarz filmlerin çokça alttan alttan verdikleri mesajları barındıran filmlerden birisi. Şu şekilde açıklanabilir "Kumar yalnızca onun hayatını değil çevresindeki herkesin hayatını paramparça etti" gibi... Kumar Tutkusu filminde olduğu gibi saplantı haline gelen, eğlenceyi aşıp manyaklık derecesine insanı saran bu olguya dem vurulmuş bolca.
WHAT HAPPENS IN VEGAS (BURADA OLAN BURADA KALIR)
Oyuncular : Ashton Kutcher , Cameron Diaz
Yönetmen : Tom Vaughan

Sanslı ol! sloganı gibi gudik parolasıyla sunulmuş, daha çok romantik komedi türüne göz kırpan idare eden bir film görünümünde...
Hayatlarında geçirdikleri en çılgın parti gecesinden sonra, uyumsuz iki yabancı olan Jack (Ashton Kutcher) ve Joy (Cameron Diaz) bir sabah uyanırlar ve farkederler ki sadece şanslı olmakla kalmamış aynı zamanda evlenmişlerdir. Bu evliliği iptal etme yolunda ilerlerlerken, Jack, Joy’un 25 cent’i ile kumar makinesinde 3 milyon dolarlık büyük ikramiyeyi kazanınca süreci geri çevirme adına gülünç ve eğlenceli bir hikaye başlar. Bu süre içinde Jack ve Joy para için birbirlerini defalarca oyuna getirmeye çalışırlar. Fakat sonunda anlarlar ki aşk üzerine kumar oynandığında, kazanma ihtimali de azalır.
Ve yine Bond filmlerine farklı bir renk getiren Casino Royal filmi de kumar mevzubahis olduğunda eklenebilecek güzellikte olan filmlerden ki Bond safsatasından gram haz etmeyen bizleri dahi şaşırtmış, izletmiştir kendini...
17 Mart 2009 Salı
Şampiyonlar Ligi Final Topu

27 Mayıs'ta Roma Olimpiyat Stadı'nda oynanacak Şampiyonlar Ligi finalinde kullanılacak top, İtalya'nın başkenti Roma'da tanıtıldı. Roma Olimpiyat Stadı'nın ev sahipliği yapacağı finalde ilk kez kullanılacak top, her türlü hava koşulunda daha kolay kontrol edilebilmesi için özel olarak geliştirilmiş.
Roma İmparatorluğu geleneğinden gelen bordo renk ağırlıklı topta, Şampiyonlar Ligi yıldızları dikkat çekiyor. Yıldızların etrafında ise altın renkli işlemeler bulunuyor. Yıldızların içinde ise hız, takım çalışması ve güç gibi sportif özellikleri temsil eden Roma mozaikleri yer alıyor.*Topun tek özelliği etkileyici görünümü değil. Final topunun yüzeyi, her türlü hava koşulunda daha kolay kontrol edilebilmesi ve daha isabetli pas verilebilmesi için özel olarak geliştirildi.
Dev karşılaşma öncesi, finalde kullanılacak top geçmişin ünlü futbolcuları Rudi Voeller ve Bruno Giordano tarafından ilk kez görücüye çıkarıldı.

Bu arada Voller ile yapılan röportajda enteresan görüşlere yeyr verilmiş;
Rudi abimiz Roma Olimpiyat Stadının geçmişten günümüze birçok hatırasıyla önemli mekanlardan biri olduğunu söylerken futbol için uygun değil görüşünü belirtmiş. Roma Stadında güzel anıları var, 1990 ulusal takımın kazanması örneğini sunmuş, stad güzel ama İtalya daha güzel stadlara layık tadında açıklamalar yapmış. Haklı olarak tribünlerle sahanın arasındaki pistin maçların seyir zevkini azalttığına vurgu yapmış. Fransa, İniltere ve İspanya'da yeni yapılan stadyumlar gibi İtalya'ya da hakettiği stadların yapılması gerek diyerekten sözlerini tamamlamış. İtalya Serie A'daki şampiyonluk yarışı için ise artık 3 günde bir maç yapmayacak olan İnter'i kesin favori gördüğünü, Roma'nın ise ligi 4.bitireceğini öngörmüş...
Hemen ekleyelim, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek ve yarı final kuraları 20 Mart'ta çekilecek.
16 Mart 2009 Pazartesi
Depeche Mode - Wrong
Köklü grubun nisan ayında çıkacak olan Sound of Universe albümünden piyasaya sürülen ilk single.
Albümden bazı şarkılar sağda solda bekleneni veremeyen şarkılar diye şimdiden bahsedilse de grubun hayranları albüm çıksın diye tetikte bekliyor;
i was born with the wrong sign
in the wrong house
Wrong
Albümden bazı şarkılar sağda solda bekleneni veremeyen şarkılar diye şimdiden bahsedilse de grubun hayranları albüm çıksın diye tetikte bekliyor;
i was born with the wrong sign
in the wrong house
Wrong
12 Mart 2009 Perşembe
The Life of David Gale
Seri katillerin %73'ü Cumhuriyetçilere oy veriyor /The Life of David GaleBizde 2003 yılında "Ölümle Yaşam Arasında" adıyla sessiz sedasız gösterime girip o şekilde çıkıp giden bir filmdi David Gale'in Hayatı.
Ülkemizde "Midnight Express" nedeniyle sevilmeyen Alan Parker yönetmenlik koltuğunda.
İngiliz yönetmen Birdy gibi muhteşem filmi Philadelphia gibi sembolik bir yerde çekerken, bu filmi de milliyetçiliğin dozunun taştığı, aşırı tutucu ve cumhuriyetçi kesimin kalesi Teksas'ta çekerek yine hayran bırakmıştır. Sırf Birdy filmi bile bu adamı sevmek için bir sebeptir.
Geceyarısı Ekspresi filmi nedeniyle öfkelenmemiz ise iki yüzlülüğün daniskasıdır. Bu tepkilerin tek nedeni kompleksle yetişip süregelen "yabancılar bizi böyle tanıyacak, ya böyle düşünürler" tadındaki salakça alışkanlıklarımız. Elalemin hakkımızda ne düşüneceğini hesaplayana kadar bazı şeylerle yüzleşip düzeltmeye çalışmak yerine yine işin özünü kaçırıp göstermelik olaylarla boğuşuyoruz. Sonuçta ülkemiz hapishanelerinin durumu filmin yapılmasından 30 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen hala aynı. İşkenceler de orantısız şiddet de aynen devam ediyor. Burda yönetmenin tutumu ve özellikle senaryoda imzası bulunan Oliver Stone'un tek taraflı bakış açısı tartışılabilir orası ayrı mevzu tamamiyle.

Alan Parker her filminde şahene müzikler, rahatsız etmeden, aşırıya kaçmadan filme refakat eder, hoş tasdlar bırakır. Hemen her filminde insani olayları yakalayıp onu bambaşka hallerde izletir, en önemlisi de amacına ulaşıp izleyei yerine çiviletip bolca düşündürür.
The Life of David Gale filminde de sözkonusu mevzu idam cezası. Bunun akabinde tabi politikacıların ikiyüzlülüğü, adalet, suç ve ceza gibi yüzyıllardır sorulan sorularla film taçlandırılıyor. Filmin Teksas'ta geçmesi de tesadüf değil. Abd başkanı, tutucu kesmin düşmanı J.F. Kennedy'nin Teksas'ta vurulması da tesadüf olmasa gerek. İdam cezasının en çok vuku bulduğu, hatta diğer eyaletlere göre katlandığı bir yer burası. Filmde özellikle idam karşıtı ve idam yanlısı tarafların çatışmaları da kendi nedenlerini göstererek gayet başarılı şekilde verilmiş.
Filmde yönetmenin dehası ve filmin vuruculuğunun yanında başrolde Kevin Spacey yine şahane iş çıkarıyor, Kate Winslet de pek görmeye alışmadığımız bir rolde ona ayak uyduruyor. Filmin sonuda Hollywood vari mutlu sonla bitmek yerine idam karşıtı mesajını veriyor ve olağanüstü şekilde zekice bağlanıyor...
Filmden bir de çok sayıda replik ve konuşma kalıyor akıllarda, tıpkı David Gale rolünde Kevin Sapcey'in profesör olarak felsefe dersinde yaptığı konuşma gibi;
"fanteziler gerçekdışı olmak zorundalar.çünkü istediğiniz şeyi elde ettiğiniz anda artık onu istememeye başlarsınız.
isteğin devam edebilmesi için objesinin sürekli olarak eksik olması gerekir.
istediğiniz o şey değildir. onun fantezisidir.
istek çılgınca fantezileri destekler.
sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz." derken pascal'in anlatmakistediği de buydu.
bu nedenle "avlanmak, öldürmekten daha zevklidir." deriz.
ya da "ne dilediğine dikkat et."
ona sahip olacağın için değil.
çünkü ona sahip olduğun zaman artık onu istemeyeceğin için.
lacan'ın verdiği ders şu:
istekleriniz doğrultusunda yaşamak sizi asla mutlu etmez.
gerçek anlamda insan olmak demek fikirler ve idealler için yaşamak demektir.
hayatınızı istediklerinizin ne kadarını elde ettiğinizle değil yaşadığınız samimiyet, şefkat ve özveri anlarıyla ölçmek demektir.
çünkü sonunda kendi hayatlarımızı önemli kılmanın tek yolu diğer insanların yaşamlarına değer vermekti"
Yarım Ekmek Futbol, Bol Kokulu !
Ülkemizin futbol kültürü ki olduğuna dair şüpheler olsa da gereklerinden biridir bu insanlar. Aslında son dönemlerde sıkça dert yandığımız eskiye özlem durumunun kahramanlarının önde gelenlerinden...Zaman geçip herşey değişip, dönüştüğünde, pişmanlıkların artıp, keşke'lerlerle ilerlerken büyüdüğünü hissediyor hiçbir şeyin tadını bulamıyorsun sanki. Tıpkı yenilenip güzel olacağına bazı şeylerin beter oluşu gibi. Misal Şampiyon Kokoreç'in o eski virane binasında, berbat tuvaletinin olduğu zamanlar kokoreç çok daha güzeldi sanki. Şimdi maç günleri özellikle özensiz yapılıp tadı tuzu olmadığından şikayet ediyoruz. Kokoreçimi geri verin bana diyip köfteye devam.
İster evsahibi ol ister deplasmancı yoktur kaçarı, eskinin konfetileri, gazeteden jayık şeklinde yapılan şapkaları ya da düz kartondan verilip senin şekle sokarak yaptığın takımının rengindeki karton şapkalari stat içinde sepetiyle gezen lahmacuncu, simitçi hatta acıbademci ile birlikte bu akıllara kazınan anıları inşa eden aktörlerden biri hatta başroldeki köfteciler.
Sabahın köründe yola çıkan, zabıtayla kovalamaca oynayıp hızlı adımlarla stat önüne konuşlanıp metrelerce ötelere kokuları saran adamlar.
Ankarada zaten kısıtlı stat çevresine gelmeden kokuyu alır almaz maça geldiğinizi farkedersiniz-heyecan artar, daha şimdiden takımın sahaya çıktığını hayal edip elinizdeki konfetileri atarsınız havaya. İnönü desen semtte tavaf durumunun ardından yiyip-içilir, hoş beş edlir, içi içine sığmaz insanın, o muhteşem dolmabahçede yürüyüşe başlanır, köşeyi dönmeden köfteciler kucaklar taraftarı. Çoğu kişi oğlum yeme sakın allah bilir neden yapıyo bu herif bunu, ya da köfteci ninesini kesmiş köfte yapmış tadında makaralar olsa da nine mevzuu gerçek bile olsa bu ritüeller ilerde daha da çok anacağımız efsaneler...

Bu mevzuya güzel bir yazı yazan ki 2003 tarihli olmakla beraber, Akşam gazetesinden Nazım Alpman'ın haberiyle konuyu bağlayalım;
Seyyar satıcıların stadyumların çevresindeki faaliyeti, karınca yuvasının canlığına bürünüyor. Maçtan12 saat önce geliyorlar. Giderek kalabalıklaşıyorlar. Güvenlik kuvvetlerinin hoşgörüsüyle verimli çalışabiliyorlar. Takım tutuyorlar ama maça giremiyorlar.
Sabahın ilk ışıkları İnönü Stadyumu'nun üstüne düşerken Maçka Parkı'nın kapısında park etmiş tinerciler birbirlerini dürterek uyanıyorlar. Liderleri konumundaki çocuk "Kalkın lan, bugün maç var, buraları dolar birazdan" diyerek parkın içlerine doğru yürüyor. Tinerciler gidince stadın alt köşesinden Beşiktaş Belediyesi'nin Temizlik Şubesi ekipleri işe girişiyor. Tazyikli su sıkılmasını takiben süpürge kamyon, kaldırım kenarlarını yalayarak çevre turu atıyor.
24 saat taksicilere hizmet veren Stad Büfe'nin çevresi hareketlendiğinde akşamki Beşiktaş-Bursaspor karşılaşması için 12 saat kalıyor. Bugün görev yapacak Emniyet birimlerinin öncü kolları sabah çayları eşliğinde kendileri için en uzun günün ön değerlendirmesini yapıyorlar:
- Bugün bir yığın hıyar gelecek "Benim kim olduğunu biliyor musun" diye kafamızı ütüleyecek.
- Müdür Bey "Kimseyi tanımayın" diye talimat verdi. Kralı gelse stadın önüne park edemez. Ben çektiririm kardeşim.
Gerçekten de dediklerini yapıyorlar. Sabah 08.00. Otomobilimin başına dikilmiş bir memur, çekiciye manevra yaptırıyor. Hemen gidip aracı alıyorum, stadın çevresinde bir tur atıp Yeni Açık Tribünlerin arkasına güvenlikli bir yer buluyorum.
Erzurumlu fanatik
Artık 19.00'a kadar günün kahramanları olan seyyar satıcılar stadın çevresindeki yerlerine konuşlanmaya başlıyorlar. Ama benim gözüm "Kartal Boyacı" Ümit Aslan'da... O, İnönü Stadyumu'nun önünde sabah ezanları voltası atan en erkenci Kartal. Soyadını yazarken GS'yi kastederek "Aslan mısın, Kartal mı?" diye soruyorum. Gururla yanıtlıyor:
- Elbette Kartalım. Aslanın kuyruğu eksik!
- Kaçta geliyorsun maçlara?
- Sabah namazında kalkarım, Saray boyacısıyım. Önce polis amirlerimin ayakkabılarını boyar, formamı giyer, buraya gelirim. Maça girmem, bu benim uğurum. Girdim mi, takım puan kaybediyor.
Boyacısı olduğunu söylediği yer Dolmabahçe Sarayı!
Ümit'in hemen yanında üç genç oturuyor. 17i yaşındaki Koray Kaan Ekşioğlu ile 13 yaşındaki Taner Kırdemir Kartal'dan geliyor. Açık tribün biletlerini Maltepe Biletix gişesinden almışlar. Yanlarında oturan 19 yaşındaki Fatih Başol ise biraz öteden yola çıkmış:
- Ben Erzurum'dan geliyorum. Geçen hafta da Samsun'daydım.
Kapalı tribünün girişinin ağzına park eden köfte ekmek ekibinden Okan Sayınlar ile ortağı Ümit Gelgeç Küçükçekmece'den 06.00'da yola çıkıp iki saatte Dolmabahçe'ye geliyor.
Şimdilik stadın dibine kadar girebilmiş olmak akşama kadar burada duracakları anlamına gelmiyor:
- Polis ve zabıtaların durumuna göre yer değiştiriyoruz. Öğleden sonra bizi kovalıyorlar. Karşı kaldırıma geçiyoruz.
11 yaşındaki Ümit sıkı "Kartal", 17'sindeki Okan Fenerli. Ümit ilkokul 5'e Okan ise orta 1'e gidiyor. Roman çocukları biraz gevşek okuyorlar.
Köfte-ekmeği yerken "Ne içerim" diye düşünmeye fazla gerek yok, seyyar su ve meşrubat departmanı 10 metre aşağıda. Reflektör direğinin altındaki Aydın Özdoğan buz kovası içinde hizmete hazır bekliyor. Ama onun da geç saatlere kalma umudu yok:
- Polis birazdan bizi kovalar, ben yukarıda konsere çıkarım akşama doğru.
Cici kızlar
Güneş tepeye doğru yükseliyor. Stadın önündeki hareketli kitlenin sosyal yapısı farklılaşıyor. Temizlikçiler, köfteciler, boyacılar geri çekiliyor. Onların boşluğunu daha modern portrelerler dolduruyor. Oscar Ajans Güvenlik Organizasyonları'nın cici kızları bu yıl bir "ilk"e imza atacak olmanın heyecanını taşıyorlar. Güvenlik firmasının tepe yöneticisi Vildan Güvenilir, "VIP localarına hizmet vereceğiz, bundan sonra her maçta görev yapacağız^" diyor. Kızlara takım renklerini soruyorum, biri siyah-beyaz diyor, geri kalanı ya sarı-kırmızı ya da sarı-lacivert beyanında bulunuyor.
Biraz ilerde kapkara koçlar dizilmiş duruyor. Hemen oraya yöneliyorum:
- Siz kimsiniz?
- Lider Güvenlik elemanlarıyız. Şeref Tribünü'nde grev yapacağız. Ayrıca Bursa'yı da temizleyeceğiz!
Anlıyorum ki bu takım tamamen Kara Kartal soyundan geliyor. Yalnız ekibin şefi İsmail Kartal, soyadının uyumuna karşın karşı yakada yer alıyor, Fenerbahçeli!
Stadın etrafını bir tur daha dönüp Yeni Açık'ın arkasına geliyorum. Show TV'inin naklen yayın ekibinin TIR'ları kapaklarını indiriyor. İçeri kablolar uzatılıyor. Dört-beş saat sonra Türkiye'nin kalbi bu kablolar üzerinde atacak. Aracın kaptanı Orhan Demirezenler, Bizim buradan gitme saatimiz, gece 01.00'i buluyor" diyor. Naklen Yayın ekibinin beyni Musa Çözen, taze damat olduğu için biraz geç gelecek. Ama maçtan iki saat önce yayın aracı içinde yerini alıyor.
Beleştepe
Artık maçın gerçek sahipleri Kara Kartal taraftarları tribün girişlerin sarıp sarmalıyor. Onların arasında iki fok balığı kuyrukları üzerinde geziniyor. Ellerinde "Taraftar" başlıklı bildiriler var: Bunlar Spor Toto idaresinin yeni oyununu tanıtan broşürler. Foklar da oyunun amblemini temsil ediyor. Fokların içindeki gençler Eskişehir Anadolu Üniversitesi öğrencileri. Onların fotoğrafların çekerken Koyu Kartalar vaziyeti takımlarına uygun bulmadıklarını belli ediyorlar:
- Ulan şoparlar utanın!
Adı önce Dolmabahçe, sonra Mithat Paşa olan İnönü Stadyumu'nun en manzaralı Yeni Açık Tribün'ün sağ kenarının tam arkasına denk gelen "Beleş Tepe" bölgesidir. Eskiden halkla bütünleşmiş bu mevkide şaraplı, biralı maç seyretmek mümkündü. Şimdi güvenlik önlemleri bedava maç seyretmeyi ortadan kaldırdı. Beleş Tepe'nin yeni adı Polis Tepesi oldu.
Artık maçın başlama saati yaklaşıyor. Mallarını bitiren satıcılar evlerinin yolunu tutuyor. Motorize olanlar ise mal tazeleyerek maç dağılışına hazırlık yapıyor.
Takımlar sahaya çıkıyor, tribünlerin "yuh" çekmesinden anlaşılıyor ki, öncelik Bursaspor'da... Nihayet bütün gün beklenen en heyecanlı an geliyor: Şampiyon Kara Kartallar bu yıl ilk kez seyircinin önünde sahaya fırlıyor. Sadece tribünler değil sanki bütün İstanbul inliyor:
-Siiiiyaaaah-beeeeyaaaz... En büüyüük, Beşiktaş!
11 Mart 2009 Çarşamba
10 Mart 2009 Salı
Graffiti by Trans

Trans kod adıyla sokaklara çizittiren vatandaşın adamın çapağına kadar çizen harika graffitilerini görünce dayanamadım.
Bu çizimler, karalamalar, portreler ya da Banksy'nin yaptığı gibi gerilla tarzı modern topluma, getirileri-götürüleri-sömürüsüne karşı yapılan hareketler artık sokak sanatı haline geldi. Sürüyle gizmli adam şimdiden efsaneleşti. Stencil denilen şablonlama şeklinde graffitiler ülkemizde de özellikle İStanbul arka sokaklarında artmaya başladı. Bu tarz örneklere meraklıları şu adresten bakabilir; http://www.stencilgraffiti.com/archives_01.html
by TRANS





08 Mart 2009 Pazar
Davis Cup Muharebesi

Malmö'de oynanacak olan Davis Cup İsveç-İsrail mücadelesi öncesi mevzular patlamış efenim.
İsrail nefreti slat Arap dünyasında değil tüm dünyada artarak sürüyo. Bunun tek olumsuz yanı yahudi karşıtlığının ve ırkçılığın da akabinde bazı bünyelerce körüklenmesi.
Velhasıl turnuvaya güvenlik tedbirleri nedeniyle seyirci alınmamış, taşlamlaar, polisle koşturmacalar yaşanmış. Aşağıda ajanslarda geçen ayrıntılar mevcut...
İsveç’te, İsrail’le İsveç’in oynadığı Davis Kupası tenis maçı sırasında Gazze saldırısını kınayan göstericilerle polis arasında çatışma çıktı.
Malmö’nün merkezindeki meydanda İsrail’in Gazze’ye yaptığı saldırıyı kınamak için düzenlenen gösteriye 7 bin kadar kişi katıldı. Sol Parti lideri Lars Ohly mitingde yaptığı konuşmada, Avrupa Birliği ve dünyanın diğer ülkelerine "İsrail’deki ırkçı rejimi boykot etmeleri" çağrısında bulundu. Göstericiler daha sonra maçın yapıldığı stadyuma doğru yürüyüşe geçtiler."Maçı Durdurun" adlı protestonun düzenleyicileri gösterinin barışçıl bir şekilde yapılacağını söylemişti, ancak bazı aşırı solcu eylemciler maçı durdurmaya kalkıştı. Sadece 200 davetli önünde oynanan maçın yapıldığı Malmö’deki kapalı stadyuma girmeye çalışan eylemciler, kendilerini engellemek için konulmuş barikatları yıkmaya çalışırken polisle çatıştılar.
05 Mart 2009 Perşembe
White Russian

Böyle alevli, cafcaflı alkol kültürüm yoktur kesinlikle ama bu arkadaş çok canlar yakıyor.
Bizim için bira'dır aslolan, yani resmi olmayan taraftar içeceği...
White Russian mevzusu ise yine bir filmden musallat oldu bana, izleyenlerin aklına gelecektir muhakkak; Coen Biraderlerin kült filmi Big Lebowski'nin fenomen karakteri Dude her fırsatta bu içkiden içer, bıyıklarında kalanları da elleriyle savuşturur.
Filmde John Goodman da Jeff Bridges da yaran performanslar sergiler, onlara Steve Buscemi ve John Turturro da arıza rolüyle eşlik ederken film absürdlüğüyle, Coen'lere has alışılageldik trajedileri ve komedi anlayışının yanı sıra yine muhteşem müzikleriyle benim için baş ucu filmlerindendir. Filmde başrolde aslında bowling de vardır hatta bowling severlerin milli marşı gibi birşeydir bu film, adına LEbowski Festivali tadında her yıl düzenlenen bowling festivalleri düzenlenir.White Russianın içeriği kahlua denen kahve bazlı likör, votka ve süt. Enteresan tarafı da muhteviyatında süt bulunması ve beklenenden çok fazla şey sunan güzelim tadı...
Big Lebowski demişken trailer'ı da verelim;
04 Mart 2009 Çarşamba
Lanet Olsun - Karikatür

Çok terbiyeli millet olduğumuzdan Amerikan filmlerindeki "fuck" dolu envai çeşit küfürü film altyazılarında hemen müdehaleyle yumuşatarak; "lanet olsun, kahrolasıca, aşğılık herif" tadındaki kelimelerle üzerini örtüveririz. Keza küfürü yazarsak çocuklarımızın terbiyesi bozulur, ahlak bekçileri hemen atılır aynen stadlarda bir küfür duyup ahlak zabıtalığna soyunanları görünce oluşan mide bulantısı hissi burda da çıkıyor.
Sinemamızda ezelden beridir var olan sansürün farklı bir çeşiti de böyle gelişiyor, artık alıştığımız için farklı gelmiyor haliyle...
03 Mart 2009 Salı
Ayrılığın Hediyesi
Prometheus'tum zincire vurulurken dağlarda,
Ciğerimi kartallara yedirdim.
Spartaküs'tüm köleliğin çığlığında,
Arslanlara yem oldum, tükendim.
Kör kuyuların dibinde Yusuf'tum,
Kerbela çölünde Hüseyin.
Zindanlarda Cem Sultan,
Sehpalarda Pir Sultan.
Ve Madımak'ta otuzyedi can...
Kaçıncı yok oluşum,
Kaçıncı var oluşum bu?
Tanrılardan ateş çaldım
Yüzyıllarca tutuştum, üst-üste yandım.
Bir anka kuşu gibi anne,
Bir anka kuşu gibi;
Kendimi külümden yarattım..
Bugün ajanslara düştü, geçtiğimiz günlerde de hastalığından bahsediliyordu Yusuf Hayaloğlu'nun.
Şair ve söz yazarıydı, aynı zamanda Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya'nın da ağabeyi.
Onu da birçoğumuz yerle yeksan eden şiirlerini Ahmet Kaya'nın besteleyip defalarca dinlememize neden olan harika eserlerinden tanıdık.
"Adı Bahtiyar", "Başkaldırıyorum", Ayrılığın Hediyesi, Yüreğim Kanıyor, "Dağlarda Kar Olsaydım", "Biz Üç Kişiydik", "Başım Belada", "Demedim mi Haydar?", "Diyarbakır Türküsü", "Hani Benim Gençliğim Nerde?", "Nerden Bileceksiniz?", "İyimser Bir Gül", "Dokunma YAnarsın" ve daha niceleri, Ahmet Kaya ki gelmiş geçmiş en güzçlü yorumculardan biridir son döneminde nelerle karşılaştığı, ne gibi şeyler yaptığı beni ilgilendirmemekle birlikte, görüşlerini korkmadan söylemesine karşın tüm katmanlarca dinlenen ender adamlardandı. Onu bu kadar güçlü yapan hususlardan biri de kuşkusuz Yusuf Hayaloğlu'nun yazdığı sözler ve bu güçlü yorumun birleşmesinden oluşan olağanüstü şarkılardı...
Onlarca sanatçının eserlerini okuduğu, milyonlarca insana tercüman olmuş bir adam ayrılık hediyesini bırakıp gitti...
Kendisiyle yapılan bir röportajdan ufak alıntı ve kliplerle bitireyim;
"İnsan mutsuzsa hiçbir ideoloji onu etkilemez. Bir çocuğun karnı açsa sen ona dünyanın en güzel masalını da anlatsan o çocuk ağlar. Karnı tok olan, masallar arasında tercih yapar. Çocuğun karnı aç. Halkın karnı aç, ne masal anlatırsan anlat. O yüzden halk tercihlerini de ideolojik olarak yapmıyor. Halk kimde ekmek olacağını sanıyorsa ona sarılıyor. Ama denize düşen yılana sarılır.''
Hayaloğlu'nun meşhur "Ah Ulan Rıza" şiiri
Ahmet Kaya - Ayrılığın Hediyesi
"Soytarılık etmeden güldürebilmek seni Ekmek çalmadan doyurabilmek Ve haksızlık etmeden doğan güneşe Bütün aydınlıkları içine sezebilmek gibi Mülteci isteklerim oldu arasıra biliyorsun Şimdi iyi niyetlerimi bir bir yargılayıp asiyorum Bu son olsun, son olsun."
Ciğerimi kartallara yedirdim.
Spartaküs'tüm köleliğin çığlığında,
Arslanlara yem oldum, tükendim.
Kör kuyuların dibinde Yusuf'tum,
Kerbela çölünde Hüseyin.
Zindanlarda Cem Sultan,
Sehpalarda Pir Sultan.
Ve Madımak'ta otuzyedi can...
Kaçıncı yok oluşum,
Kaçıncı var oluşum bu?
Tanrılardan ateş çaldım
Yüzyıllarca tutuştum, üst-üste yandım.
Bir anka kuşu gibi anne,
Bir anka kuşu gibi;
Kendimi külümden yarattım..
Bugün ajanslara düştü, geçtiğimiz günlerde de hastalığından bahsediliyordu Yusuf Hayaloğlu'nun.Şair ve söz yazarıydı, aynı zamanda Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya'nın da ağabeyi.
Onu da birçoğumuz yerle yeksan eden şiirlerini Ahmet Kaya'nın besteleyip defalarca dinlememize neden olan harika eserlerinden tanıdık.
"Adı Bahtiyar", "Başkaldırıyorum", Ayrılığın Hediyesi, Yüreğim Kanıyor, "Dağlarda Kar Olsaydım", "Biz Üç Kişiydik", "Başım Belada", "Demedim mi Haydar?", "Diyarbakır Türküsü", "Hani Benim Gençliğim Nerde?", "Nerden Bileceksiniz?", "İyimser Bir Gül", "Dokunma YAnarsın" ve daha niceleri, Ahmet Kaya ki gelmiş geçmiş en güzçlü yorumculardan biridir son döneminde nelerle karşılaştığı, ne gibi şeyler yaptığı beni ilgilendirmemekle birlikte, görüşlerini korkmadan söylemesine karşın tüm katmanlarca dinlenen ender adamlardandı. Onu bu kadar güçlü yapan hususlardan biri de kuşkusuz Yusuf Hayaloğlu'nun yazdığı sözler ve bu güçlü yorumun birleşmesinden oluşan olağanüstü şarkılardı...
Onlarca sanatçının eserlerini okuduğu, milyonlarca insana tercüman olmuş bir adam ayrılık hediyesini bırakıp gitti...
Kendisiyle yapılan bir röportajdan ufak alıntı ve kliplerle bitireyim;
"İnsan mutsuzsa hiçbir ideoloji onu etkilemez. Bir çocuğun karnı açsa sen ona dünyanın en güzel masalını da anlatsan o çocuk ağlar. Karnı tok olan, masallar arasında tercih yapar. Çocuğun karnı aç. Halkın karnı aç, ne masal anlatırsan anlat. O yüzden halk tercihlerini de ideolojik olarak yapmıyor. Halk kimde ekmek olacağını sanıyorsa ona sarılıyor. Ama denize düşen yılana sarılır.''
Hayaloğlu'nun meşhur "Ah Ulan Rıza" şiiri
Ahmet Kaya - Ayrılığın Hediyesi
"Soytarılık etmeden güldürebilmek seni Ekmek çalmadan doyurabilmek Ve haksızlık etmeden doğan güneşe Bütün aydınlıkları içine sezebilmek gibi Mülteci isteklerim oldu arasıra biliyorsun Şimdi iyi niyetlerimi bir bir yargılayıp asiyorum Bu son olsun, son olsun."
01 Mart 2009 Pazar
Hoş Geldiniz, O... Çocukları
daha da gelmeyiz sinemaya:)

Bazen film isimleri tehlikeli olabiliyo ki bu en güzel örneği olmuş,
sinema ismi ile birlikte film ve seansların yer aldığı yerde istemeden de olsa enteresan bir mesaj veriyor.
Muhtemel cep telefonuyla çekilmiş, güzel yakalanmış bir kare, kim olduğunu bilmiyorum ama parmağına sağlık diyelim.

Bazen film isimleri tehlikeli olabiliyo ki bu en güzel örneği olmuş,
sinema ismi ile birlikte film ve seansların yer aldığı yerde istemeden de olsa enteresan bir mesaj veriyor.
Muhtemel cep telefonuyla çekilmiş, güzel yakalanmış bir kare, kim olduğunu bilmiyorum ama parmağına sağlık diyelim.
28 Şubat 2009 Cumartesi
Beşiktaş Nereye Koşuyor
Artık Beşiktaş adına övünülecek tek bir şey kalmadığını dün bir kez daha gördü bu gözler.Bir tek taraftar var diyoduk bu takımı inadına destekleyen, diğerlerinden farkını koyan, mücadelenin-alınterinin hakkını veren.
Son zamanlara kadar bile rakip futbolcuları dahi hayran bırakmıştı. Bolton futbolcularının, Tottenhamlıların hatta Poro'lu Quaresma'nın Kapalıya kadar gelip formasını atmasını ben hiçbir yerde benzerini dahi görmedim.
Ne olduysa yönetim-taraftar organik bağının bokunun çıkarılması, erozyon halindeki yönetimle birlikte seyirci profilinin de değişmesiyle oldu. Anti fener politikası Demirörenle kulüp sloganı haline gelirken tribünde de artık Beşiktaştan önemli olmaya başladı. Çok net görüyoruzki maç devam ederken 100 kişi takıma bağırıyorsa Fener aleyhine 1000 kişi en az yırtınarak bağırıyor, bu gibi görüntüler de açıkçası herşeyden soğumayı, mide bulantısını beraberinde getiriyor.
Tabi tribün abilerinin Çarşı ismininin kullanılmasında diğer şehirlere ve yurtdışı temsilciliklere özgürlük tanımasıyla başlayan underground yapının bozulmasıyla gelen popülerleşme, gazete ve televizyonlarda yer kapma olayları birbirini izledi.

Burda tabi büyüklerin tribünün demokratik yapısından kaynaklanan kararları sözkonusu. Bu tiribünde kimseye davul tokmağı falan fırlatılmaz, ya da tek bir kişinin peşinde köle gibi koşturulmaz. Herkes görüşlerini bir şekilde ifade edebilir. Sinan Engin olayında tesislere gidilmesinin ardından kopan kıyamette bile internet ortamında sorulan her soruya tribünün liderleri tek tek cevap yazmışlardır kendi görüşleri doğrultusunda.
Lakin artık çorba mevzuları abartıldı, kombineler, biletler, beleş otobüsler uğruna koca tribün bitme noktasına geldi. Birçk adam küstürülüp tribüne veda ettiler, artan bilet fiyatları ve popülerlikle değişen taraftar profiliyle desibel çılgınlığı takıma destek vermenin önüne geçti. Kapalı göbek tüm stadı yönlendirmeyi bırakın kendisini eğlendirmekten sıkılmadı.
Tarihinin en kötü yönetimine karşı tek bir ses dahi vermeyen büyükler büyük itibar kaybetti, fesh ettik çarşıyı açıklamalarının ardından geri döndük açıklamaları da son nokta oldu. Protesto edenlere tepkiler oldu, geçen yıl Manisa maçında protesto edenlere "sabote etmeyin,uefa'ya gidelim" diye bağrıldı ki tribünün bitip uzatmaları oynadığının açık kanıtıydı.
2 yıl önceki Antalya maçında "söyleyin ibneler, kaç para aldınız" tezahuratının ardından dün oynanan İBB maçında yine aynı çirkin tezahuratın yapılması da kümede kalmaya çalışan takımlara karşı bu şekilde bağrılması artık ne kadar sıradanlaştığımızı, bir farkımız olmadığını yine gösterdi. Takım ve tribün adına belki de dibe vurmamız gerekiyor ki ders çıkarıp toparlanabilelim ama o günler epeyce uzakta gibi, şu an herkesi şampiyonluk hayalleri sarmış durumda. Şampiyon olsak kaç yazar ki Beşiktaş Beşiktaş olmadıktan sonra diyesi geliyor insanın
Wonderland
Geç kalmış bir albümü keşfetme ve akabinde bloga yazma durumu ile karşı karşıyayız.Mevzubahis albüm 6 yıllık olup, Wax Poetic adlı jazz grubunu toplayan müzisyen İlhan Erşahin'in solo çalışması olan Wonderland / Harikalar Diyarı.
Newyork'da hayata geçirdiği "Nublu" isimli performans mekanında farklı ülkelerden müzisyenleri biraraya getiren İlhan Erşahin'e "Wonderland-Harikalar Diyarı" projesinde; bas gitarda Jesse Murphy, davulda Kenny Wollesen, elektronik sesler ve gitarda Thor Madsen, vurmalı sazlarda geçtiğimiz günlerde Akatay Project olarak "Dest-be dest" isimli albümü piyasaya çıkan ritim üstadı Mehmet Akatay ve Nuri Lekesizgöz eşlik ediyor.
burda ve orda farklı dünyalarda
ayrılanlar eskiye ait topraklarda...
bir gezgin gibiyim beni yakala

İşinin ehli müzisyenlerin buluştuğu enstrümantal parçaların yanında vokal olarak Nil Karaibrahimgil, Dilara Sakpınar ve Bora Uzer sesleriyle parçalara hayat vermişler.
Avrupa standartlarında, şahane parçalarla dolu dinlendirici bir albüm, arşivlerden eksik olmasın dediğim, hararetle tavsiye ettiğim İlhan Erşahin projesi.
Albüm ülkemizde alternatif müziklere, bu gibi ortak projelere büyük yatırım yapıp harika albümlere ulaşmamızı sağlayan Doublemoon'dan çıkmış. Yie Doubblemoon'dan Buzuki Orhan Osman, Burhan Öçal & Trakya All Stars, Sabahat Akkiraz ve Orient Experessions'ın ortak projesi Külliyat albümleri de tavsiye edilir...
26 Şubat 2009 Perşembe
Arşivcinin Seyir Defteri
Carlito's Way

Üstad Brian De Palma'nın bana kalırsaa en başarılı filmi, haddinden fazla şişirilip, rapçilerin ve tkaım elbiseli delikanlıların favori filmi Scarface'ten de iyi hatta...
Henüz filmin açılışında aslında son sahnesini izlettirir yönetmen, ne dersek diyelim çok riskli birşey bu. Şöyle ki genel olarak izleyici filmin sonunda şaşırtılmayı, şok olmayı bekler, bu tarz filmler daha çok seyirci çekerken, filmin finalinin daha en başta verilmesi yürek ister arkadaş...
Al Pacino ile izlerken en çok özdeşleştiğimiz filmi oluyor Carlito'nun Yolu. Eski bir gangster, sokak adamı kendisini feda edip içeri girer. Çıktığında ise bambaşka bir admadır artık. Tası tarağı bırakıp, üç beş para biriktirip bu bataklıktan çıkıp itmek ister tabi yanında eski aşkıyla...
Özellikle eski sevgilisini yağmur altında bir binanın çatısında karşı tarafta bale yaparken izlediği sahne de belleklere kazındı şimdiden. Onun zamanı ile geçen zamandaki değişim de vurgulanıyor. Bizde de bunun karşılığı delikanlılık öldü, racon falan kalmadı şeklinde olabilir.
Al Pacino'ya güzelliğiyle eşlik edenPenelope Ann Miller da inanılmaz başarılı bir performans çıkartmış. Abartısız, yerinde oyunculuklar zaten filmi sevmenin ayrı bir nedeni ki bir de Sean Penn var ki akıllara zarar. Filmdeki en kıl, sevimsiz adamı canlandırıyor ki görmek lazım...
Carlito Brigante'nin ölmeden" önce bar kapanıyor, son içkiler, yoruldum yavrum" diyerekten gözlerini kapayışı Escape to Paradise tablosunun filmin sonunda canlanıp o şekilde bitmesi de apayrı bir tad bırakıyor.
Scarface
the world is yoursYine Brian De Palma ve yine suç sözkonusu. Yukarda fazlasıyla abartılıyo dedik ama yine Al Pacino'nun mükemmel Tony Montana yorumunun da etkisiyle bir fenomen olduğu gerçeğini de yadsıyamayız. Scarface ilk dönem Amerikan suç filmlerinden biri olan yine aynı adlı filmin tekrar çevrimi. Tabi benzer hususlar var ama çokça değişiklik de yapılmış. Kahramanımızın binlercesi gibi Küba'dan yollanışı,Castro ve Komünizm'e savurduğu küfürler zaman geçtikçe Amerikan Rüyasının ne menem birşey olduğunu ona gösterir. Bu kez de oklarını Kapitalizme ve onun yarattığı boş insanlara yöneltir. Meşhur lokantadaki sahne şu şekilde gelişip gider kısaca; parmakla gösterip... "işte, kötü adam o" diyebiliyorsunuz. peki ama... bu size ne kazandırıyor? siz iyi misiniz? iyi falan değilsiniz. sadece saklanmayı, yalan söylemeyi iyi biliyorsunuz. benim öyle bir derdim yok. ben hep doğruyu söylerim. yalan söylerken bile. kötü adama iyi geceler dileyin bakalım!
Amerikan rüyasının yerlebir oluşunu izlerken aslında ufak bir adamın önlenemez büyük yükselişi ve hızla düşüşü anlatılır. Fonda da bilumum suçlar ve uyuşturucu bulunur, Al Pacino adına çalıştığı patronunun hatunu dahil ne istediyse elde eder ki burda da Michelle Pfeiffer bir alkolik ve keş karakterle Pacino'ya eşlik eder. Herşeyi tepe taklak eden ise derin bağlantıları ortaya çıkaran bir adamı hatır uğruna öldürecekken arabasına çocukları ve karısının binmesi üzerine bunu reddetmesi ve kaçınılmaz son gelir adım adım. Evindeki son sahne de enfestir, salyalar akkıta akıta sağa sola ateş ederek "say hello to my little friend" sözcüklerinin ardından sonlanır.
Kameralarla çevrili, milyonlar akıttığı kendi hükümdarlığında, hırsının kurbanı olup yanındaki insanları da uzaklaştırıp yalnız kalıp, hello der öbür tarafa...
Five Easy Pieces

Yönetmenliğini Bob Rafelson'un yaptığı 1970 yapımı JAck Nicholson'un yine yarıp geçtiği şahane filmdir kendisi.
Aynı dönemde çekilen The Deer Hunter, Dog Day Afternoon ve Taxi Driver gibi o dönemin karmaşıklığını yansıtan, gerçekten toplumla, insanla, sistemle sorunları olan insanların çektiği çok önemli filmlerden. Şimdiki Amerikan sinemasına bir de o dönemki sinemaya bakıyoruz ki aradaki uçurumu görmemek mümkün değil. Burda da burjuva bir ailede koca bir evde büyüyen kahramanımız baba-oğul hadisesinin de etkisiyle evden çekip gider, taşralarda orda burda proleter sınıfa geçmiş bir adamdır artık. Arkadaşları ve sevgilisi de kendi sınıfına uygun kişilerdir. Ama ne yapsa tatmin olmaz bu haliyle de karakter yoruma açıktır. Yılalr sonra babasının hastalığı nedeniyle eve döndüğünde ordan hala nefret ettiğini görürüz, aynı zamanda geçmişiyle yüzleştiğini, pişmanlıklarıı da. Kardeşinin arkadaşlarının evlerine gelip entellektüel muhabbetlerinden, aşağılamalarından sıkılıp ağızlarının payını verdiğinde de, sevgilisinin düşük zekalı sorularına da aynı şekilde fitil olan arada kalmış bir adamı oynar Jack Nicholson. Filmin sonudna da kendisini bir yere ait olmadığını görürüz, geçmişini temsil eden ceketini bırakıp bir kamyona atladığında...
Özellikle ağır işçi olarak çalıştığı ve her sabah trafikte gittiği yolda arabadan inip öndeki nakliye kamyonuna atlayışı ordaki piyanoyu çalmaya başlaması ve trafiğin açılmasıyla gelişen sahne ise mükemmel güzellikte. Nicholson'un her hareketi kızgınlığı, şakaları direk seyirciye geçiyor, tekrar tekrar hayran oluyoruz adama... Restoranda geçen ekmek, omlet karmaşası, garsonla yaptığı makara ve yine arabasına aldığı bir hatunun yaptığı şu insanlara baki şu pisliğe bak temalı uzun konuşmaları ise ayrı bir tez konusu olarak yerini aldı...Ray

Efsane piyanist,jazz üstadı sanatçı Ray Charles'ın hayatınnı anlatıldığı, biyografik filmler kategorisinde değerlendirilebilecek başarılı bir film. Bir kere Ray Charles'ı canlandıran Jamie Foxx'un mükemmel performansı filmi 2 gömlek yukarı taşımış benzerlerine nazaran. Geçtişte Any Given Sunday ya da Collateral gibi başarılı filmlerde oynasa da bu denli büyük oyunculuk herkesi şaşırtmış akabinde osccarı da almıştı kendisi bu rolüyle.
Filmde küçüklüğünden, gözlerini kaybedişinden, annesinden, uyuşturucu ile olan ilişkisine, sorunlu evliliğine, kadınlara düşkünlüğüne kadar önemli detaylar efsane oluşu ve mükemmel parçalarla harika şekilde harmanlanmış. İtiraf etmeliyim ki filmi izleyen kadar bu kadar güzel şarkıları olduğunu bilmiyodum, tabiki akıllarda yer etmiş şarkılarını biliyoduk ama filmlerin güzel etkilerinden biri de bu şekilde oluyor işte, tekrar bir keşif, kazıma, derine inme operasyonu.
Filmde müzik sektörünün acımasızlığı, gözlerinin görmemesinden dolayı onu kullanmaya kalkmaları ve pek de dostu olmayışı içimiz burkarken, onu gerçekte serbest bırakıp star konumuna getiren Ahmet ertegün'ün belki de tek dostu olması, onda emeği çok olan ustaya da saygı babında olmuş, güzel olmuş. Filmde renkler, görüntüler şahane kullanılmış belirtmekte yarar var, Oyunculuk şahane, hikaye hiç de sıkıcı değil sürükleyici, müzikler desen 10 numara, hala izlemeyenler için sn uyarımdır:)
25 Şubat 2009 Çarşamba
Hugh Jackman ve 81.Oscar Töreni Şovu

Öncekilerden çokça şaşaadan uzak, gösterişsiz bu açıdan sevindirici olan ve son birkaç yıldır Little Miss Sunshine, Juno gibi düşük bütçeli ama gayet de güzel yapımlara ve belli bir sinema diline sahip dolu filmlere şans vermesiyle eskiye nazaran düzelme yolunda Oscar Ödülleri. Bunda Akademiyi oluşturan üyelerin yaşlarının gençleşmesi, yeni üyelerin katılması gibi nedenler kaynak gösterilebilir.
Ödül törenine damgasını vuran ise Wolverine ile özdeşleşmiş başarılı aktör Hugh Jackman'in şahane gösterisiydi. Tüm aday filmleri müzikal şeklinde kendine has şekilde yorumlayarak ayakta alkışlandı, biz de ayaklarınıza kadar getirdik;
23 Şubat 2009 Pazartesi
Şaşırt Bizi Yönetim

Geçtiğimiz hafta bir mali genel kurul daha arada kaynatılıp geçiştirildi.
Nedense her yıl yönetim bir şekilde ibra ediliyor, bu sene de yılın en önemli maçlarından biri olan Trabzon maçıyla aynı günde olması sadece bir tesadüf olmasa gerek...
Geçtiğimiz yıllara göre ibra etmeyen artık bir şekilde tepkisini koyan insanları görmek bir nebze vicdanları rahatlatırken Fulya'daki yapılan büyük yanlışları öğrenmek de bir o kadar iç karartıcı.
Değerli olan katların Aşçıoğluna diğerlerinin bize kalması, kaçak katlar çıkarak firmanın büyük vurgun yapması, açılan mahkemeye Aşçıoğlunun avukatlarının bakması ve bir türlü yapılan kontratın verilmemesi, koskoca araziden alınacak muhtemel minimum kar yine yönetim yaptı yapacağını dedirtiyor.
Böyle bir imkandan Fenerbahçe olsa 10 katı para çıkarırdı buna eminim...
Bugün yine bir haber düştü Erkek Basketbol Takımı antrenörümüz Hakan Demir istifa etmiş.
Son kupa maçı soyunma odasında Demir'in oyuncumuz Adem'e küfüre varan hakaretler ettiği, bunu üzerine Haluk Yıldırım'ın araya girip takımı ve Adem'i savunduğu bir konuşma geçtiği duyulmuştu. Ne kadarı doğru ama her yıl olduğu gibi yine doğru gitmeyen şeyler var. Yine zaman zaman para ödenmemesi ve oyuncuların idamana çıkmak istememesi olayları sık sık karşımızda. Böyle bir durumda takımı ve camiayı en iyi tanıyan ve bilgisine güvenilir İhsan BAyülken acilen getirilmelidir diye düşünüyorum.

Hentbol takımının da para alamamasına rağmen Avrupada çeyrek finale mükemmel bir mücadele ve taraftar desteğiyle çıkması ise biraz olsun nefes aldırdı Beşiktaşlılara.
Süleyman Seba'da sayıca az bile olsa sağlam destekle neler yapılabildiğini geçmişte basket maçlarından da hatırlıyoruz.
Trt'nin programında olmasına karşın böyle kritik bir maçı vermemesi ise sözde sporun öncüsü, sporun dostu Trt'nin hangi elerde olduğunu tekrar düşündürüyor. Trt Spor Servisinde staj yapmama rağmen bu kadar kötü yönetildiğine tanık olmamıştım, aksine fazlasıyla demokratik ve amatör sporalara kafa olarak öteki olarak bakmayanların sayısı epeyce çoktu.
Velhasıl bugün tepkilerin ardından tekrarını vereceklermiş saat 22.00'de Trt 3'te, izleyelim kendimizden geçelim.

Fotoğraf kartalbafiler'den, ellerine sağlık diyoruz. Deli Murat'ı görünce hoş bir gülümseme alıyor insanı, deli diyolar adama ama Beşiktaş neredeyse o da orada, ya da Beşiktaş'ın herhangi bir sokağında, keşke herkes onun gibi saf ve yürekten sevip düzgün bir adam olabilse...
Oscar ve Siyad Ödülleri
Dün akşam saatlerinde SİYAD ödülleri Sinema YAzarlarının verdiği oylarla dağıtılırken, gecenin köründe de Oscar heykelcikleri bir bir verildi. Ntv'de ödül töreninden evvel Yekta Kopan'ın sunuculuğunda, Mehmet Açar, Tuğrul Eryılmaz ve ilerleyen anlarda Cem Yılmaz'ın katılımıyla kategorileri değerlendirildiği sohbet gayet güzeldi.Sonuçlara bakıldığında 6. adaylığında Kate Winslet'in kazanması bekleniyordu ama erkek oyuncu dalında Sean Penn'in 2.kez ödül alması da ayrı bir güzeldi ama genelde bu ödül için küllerinden doğan Mickey Rourke bekleniyordu. En iyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerinde Boyle ve Fincher yarışırken kazanan Danny oyle oldu, Fincher'ın daha farklı bir filmle mutlaka oscar alacağına inanıyorum ki bundan önceki filmi Zodiac bile şahaneydi, çok gişe yapmasa da...
Kaçıranlar ya da tekrar izlemek isteyenler için 81. Oscar Ödül Töreninin tamamı ise orjinal dilinde, alt yazılı olarak bu akşam saat 22.00’de CNBE-e, yarın aksam 20.00’de ise NTV ekranlarında.

81. OSCARLAR’IN SAHİPLERİ
EN İYİ FİLM
Slumdog Millionaire
EN İYİ YÖNETMEN
Video: Danny Boyle (Slumdog Millionaire)
EN İYİ KADIN OYUNCU
Kate Winslet (The Reader)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Sean Penn (Milk)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Penélope Cruz (Vicky Cristina Barcelona)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Heath Ledger (The Dark Knight)
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
Dustin Lance Black (Milk)
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
Simon Beaufoy (Slumdog Millionare)

EN İYİ ANİMASYON FİLM
Andrew Stanton (Wall-E)
EN İYİ KISA ANİMASYON FİLM
Kunio Kato (La Masion En Petit Cubes)
EN İYİ SANAT YÖNETMENİ
Donald Graham Burt (The Curious Case of Benjamin Button)
EN İYİ KOSTÜM
Michael O’Connor (The Duchess)
EN İYİ MAKYAJ
Greg Cannom (The Curious Case of Benjamin Button)
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ
Anthony Dod Mantle (Slumdog Millionaire)
EN İYİ KISA FİLM
Jochen Alexander Freydank (Spielzeugland)
EN İYİ BELGESEL VE KISA BELGESEL
James Marsh ve Simon Chinn (Man On Wire) ve Megan Mylan (Smile Pinki)
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Eric Barba, Steve Preeg, Burt Dalton ve Craig Barron (The Curious Case of Benjamin Button)
EN İYİ SES MONTAJI VE MİKSAJI
Richard King (The Dark Knight) ve Ian Tapp, Richard Pryke ve Resul Pookutty (Slumdog Millionare)
EN İYİ KURGU
Chris Dickens (Slumdog Millionare)
EN İYİ FİLM MÜZİĞİ
A.R. Rahman (Slumdog Millionare)
EN İYİ ŞARKI
“O Saya” A.R. Rahman ve Maya Arulpragasam (Slumdog Millionare)
ÖZEL ÖDÜL
Jerry Lewis
EN İYİ YABANCI FİLM
Yojiro Takita (Departures-Japonya)
***
41. Siyad ödüllerinin en iyi filmi Sonbahar
SİYAD ödülleri sahiplerini buldu. Özcan Alper’in “Sonbahar” ve Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” filmleri 4’er ödülle geceye damgasını vurdu.41. SİYAD Ödülleri Cemal Reşit Rey konser salonunda düzenlenen törenle sahiplerini buldu. “En İyi Film Ödülü, “Ssonbahar”a giderken, “En İyi Yönetmen” Nuri Bilge Ceylan, “En İyi Kadın Oyuncu” Hatice Aslan, “En İyi Erkek Oyuncu” ise Onur Saylak seçildi.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülüne Tülin Özen, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncuya ise Ahmet Rıfat Şungar layık görüldü.
En İyi Senaryo Ödülü “Sonbahar”la Özcan Alper’in, görüntü yönetmeni ise yine “Sonbahar”la Feza Çaldıran’ın oldu.
Ayrıca, SİYAD Özel Ödülü Fipresci Genel Sekreteri Klaus Eder’e yaşam boyu onur ödülü Şener Şen’e, Tuncan Okan “Emek Ödülü Nijat Özön’e, 2008’in “Umut Veren Sanatçısı Ödülü” ise “Made in Europe” filminin yönetmeni İnan Temelkuran’a verildi.
22 Şubat 2009 Pazar
Dexter Katil Kostümü Sahibinden...

Dexter'ın Amerika'daki kanlı havuz ve ülkemizde dönerci ve ksaplarla yapılan enteresan tanıtımlarına değinmiştim. İnternette şöyle bir baktığımda ise ebay gibi sitelerde Dexter'in infaz kostümü olan düğmeli uzun kollu kostümünün dahi satıldığını gördüm, umarım bizde yaşanan kurtlar vadisi hadiselere bu materyaller yardımıyla patlak vermez.
Dizide ise 3.sezon çekimlerinde bomba bir olay vuku bulmuştu ki direkten dönmüş adamlar.
Miguel-Dexter paslaşmasıyla Miami'de geçen sezonun çekimlerinde Miguel reis kullanacağı bıçağın feyk olduğu düşüncesiyle dublöürün kalbine kalbine vurmuş bıçağı, yalnız bıçağın gerçek olduğu adam yerde kanlar içinde kalınca anlaşılmış, neyseki tam kalbine isabet ettirememiş ki hastanaye yetiştirmişler.

Dexter severlere de bir tavsiye kitap husunda.
Dizi Jeff Lindsay'in 3 kitaplık serisinden uyarlandı, ülkemizde de Delirtici Düşlerin Dexter'ı adıyla ilk kitap yayımlandı, serinin diğer kitaplarından ise ses yok, ingilizcesi sağlam olanlar amazon yoluna gidebilir ya da bekleyebilirler.

Kitapların hep D harfiyle başlayıp devam etmesi de ayrı bir güzellik ki orjinal isimleri de Darkly Dreaming Dexter ve Dearly Devoted Dexter şeklinde. Bizdeki ismi de bu kuralı bozmdan Delirtici Düşlerin Dexter'ı şeklinde çıkmış, şık olmuş...
2008 En Çok Okunanlar

2008’in en çok satan kitaplarını Türkiye Yayıncılar Birliği belirledi. Yayın evlerinin en çok sattıkları kitapları Türkiye Yayıncılar Birliğine göndermesiyle ortaya çıkan listede yine Secret gibi facialara neyseki çok yakalanmadan benzer popüler kitaplar ve yazarlar ilk sıralarda. Zaten bu listeyi anlamanın yolu korsan satanların tezgahlarında görmek mümkün. Cshillikler Kitabı gibi enteresan kitapların ise Ntv'nin yayıncılık olayına da el atmasıyla olumlu buluyoruz efenim,
listeler boy boy;
John Lloyd’un "Cahillikler Kitabı",
Adam Power’ın "Olasılıksız" ve "Empati",
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk’un "Masumiyet Müzesi",
Yaşar Nuri Öztürk’ün "Allah İle Aldatmak",
Turgut Özakman’ın "Diriliş: Çanakkale 1915",
Soner Yalçın’ın "Siz Kimi Kandırıyorsunuz",
Murathan Mungan’ın "Kadından Kentler",
Zülfü Livaneli’nin " Son Ada" ve
Üstün Dökmen’in "Yaşama Yerleşmek" eserleri yer alıyor.
Terim & Scolari


Scolari ve Terim farklı coğrafyalarda doğup ülkelerinni sınırlarını aşan, uluslararası üne sahip agresif yapıdaki iki teknik adam. Fotoğraflarda görüleceği üzere hemen hemen aynı tepkileri veren, aynı mimiklere sahip ruh ikizi kıvamında insanlar. Scolari Chelsea'de krediyi kullanamayıp bir Robinhom olsaydı farklı olurdu tadındaki açıklamalarıyla "öhh" dedirtti. Onlarca yıldıza sahipsin transferde açık çek sahibisin ve hala Robinho diyosun, onu bunu geçtim Drogba gibi bir adamı kullanamıyosun ki o da Scolari'nin gidişi ardından bayram etmiş açıklamalara göre.
Terim de ikinci Galatasaray seferiyle düşüşe geçip milli takımda istediği mücadeleci havayı yakalayıp küllerinden doğdu diyebiliriz lakin Mehmet Demirkol'un milli takım çalıştırıcılarının aynı zamanda bir kulüp çalıştırması gerekli açıklamalarına katılıyorum, senede 3-5 hazırlık maçı nedeniyle körelip gidiyolar...

*
*

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















































