22 Ekim 2009 Perşembe

Gidin!..

2007 tarihli Suluşaka adlı albümleriyle müzikseverleri sevindiren, alternatif arayan kulaklara can simidi olmuş gruplardan Peyk, tıpkı Sakin gibi...
Daha önce değinmiştim ama albümlerinde boş şarkı yok, az çok meraklı insanoğullarına halen dinlemedilerse tavsiyemdir.
Albüm için çekilen üçüncü ve son klip olan Gidin adlı şarkıyı takdim ederim;

kapıyı cekin gidin
beni bırakın gidin
kilidi vurun ardıma
yalnızlık kalsın kapıda
kazansan ne kaybetsen ne
gurururun savaşı mı
yalnızlıktır ganimetin
sakla onu boş odanda
ne kendine acı ne ona
şehirler o olur sen kacarsın
kalbim ölü bulundu dün sabah
ben bu aşkın ızdırabını

bana bu şarkıyı yazdıran
bana uc maymun yaptıran
beni bu iciren sunger gibi
ben bu aşkın ızdırabını

ne kendine acı ne ona
şehirler o olur sen kacarsın
kalbim ölü bulundu dün sabah
ben bu aşkın ızdırabını..

..kilidi vurun kapıma
iyiyim böyle gidin




Şu adresten de diğer enfes şarkı olan Ah İstanbul adlı esere ulaşınız derim...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Wolfsburg Ardından


Maç tazesiyle biterken 1 puana üzülsek mi sevinsek mi hallerindeyiz ki kırmızı karttan önce de topa hakim olduğumuz dakikalarda bu maçı alabileceğimizi görmüştük.
Aslında hoca 70 gibi İSmail ve Tabata değişikliklerine gidebilirdi hem yaratıcı oyuncu hem de kanatlar babında faydalı olurdu kanaatindeyim.
İlk yarı çoğu bölümde keyfi top oynadık özellikle Ekrem Dağ, İbrahim Kaş başta olmak üzere...
Bunlara fazlasıyla sıradan oyunuyla Fink'i de eklemek şart bana kalırsa ve tabi defansif anlamda idare etse de hücuma sıfır destekli İbrahim Üzülmez. Bu gibi nedenlerden ofansif anlamda birşeyler üretmeden uzak, pozisyon vererek ilk yarıyı tamamladıktan sonra topu ayakta tutmanın, pas yaparak hızlı çıkan, ara paslarıyla da rakibe korkulu anlar yaşatan bir takım görüntüsü verdik.
Maçın en önemli artısı Ferrari gibi bir adamın soluk almaksızın bir Graffiti bir de Dzeko'yu durdurması, hemen her topa doğru hamleler yapması, Nihat'ın giderek form tutması, Bobo'nun eski günlerine yakın oyunu gibi ayrıntılardı.
Ve umut veren de uzun zaman sonra bir Avrupa maçında Beşiktaş'ın eski silik, sürekli kapanıp dan-dun vuran takımdan karakterli bir oyun ortaya koyan, hızlı çıkan, bol bol kaleyi yoklayan bir takım görüntüsü vermesiydi.
Herşeye rağmen alırdık lan bu maçı diyenler pek çoktur eminim, hele 93'te kaleciyle karşı karşıya kalınacak pozisyonda hakemin ofsayt düdüğü içimizdeki kıpırtıları öldüren bir karar olarak hayal kırıklığı yarattı.
İçerde oynayacağımız Wolfsburg maçında Graffite gibi bir adamın olmayışı avantajken, Dzeko ve Misimovic gibi isimlere de dikkat edilmeli. Tabi haftalardır süren kargaşa ortamı, tribünlerin ruh hali ki bu maçta yer-gök inleyecek gibi bir his var, şart olan galibiyet için önemli hususlar, hadi hayırlısı...

Sahne Arkası: Godfather

Coppola hocamızın Mario Puzo'nun kelimeleriyle hayat verip bu eseri beyazperde de görümemizi sağlayarak vazgeçilmezimiz haline gelmesinin ardından, tüm kapılar yönetmene açılmış oluyor, 72'de ilk filmin ardından araya şahane The Conversation filmini sıkıştırarak ilerlerken, kendisinin de biraz gereksiz bulduğu, açıkça itiraf ettiği üzere büyük baskılar ve film şirketlerinin öncülüğünde tam 16 yılın ardından 3. film çekilir. İlk ve ikinci filmde bitmeyen entrikalar, şarıl şarıl akan kanların ardından üçlemenin son ayağının ağır ağır ilerleyişi ve belki de hazin sonun etkisiyle part 3 hiç sevilmez, şahsen bu filmi tamamlayıcı olarak görür, çok da şikayet etmem. Hatta son film Vatikana getirdiği eleştiriler, derin ilişkileri su yüzüne çıkarışıyla boş beleş bir film olmadığını gösterir. Al Pacino zaten hiçbir şey olmasa, boş boş baksa bile film boyunca izlenecek adamdır ki yine filmi alıp götürür. Yönetmenin biricik kızı, yeni nesil yönetmen olan ve Lost in Translation ile arz-ı endam ederek bizi bizden alan Sofia Coppola da bu filmde Baba'nın gözbebeği kzıını oynar oynamasına ama oyunculuğu pek ışık vermemiştir. Marlon Brando ise kendine has usüllerle ve uydurduğu çene yapısıyla karaktere can vererek gözümüzde bir kat daha büyümüş, daha da sevdirmiştir kendini...
Mevzubahis bu şahane eser olunca yazdıkça yazası geliyor insanın ki bir türlü topiğin konusuna gelemedik.
Daha önce bir iki yerde görüp arşive kattığım, reddedemeyeceğiniz bir teklif olaraktan Godfather serisinin görülmeyen an'ları;

Mafya ailesi lideri Vito Corleone- Marlon Brando ‘nun vuruluşu ve Fredo’nun çaresiz bakışları.

Yönetmen Francis Ford Coppola ve Marlon Brando

Coppola ve çocukları-hemen arkalarında De Niro

Marlon Brando film arasında piyano çalarken

Vito Corleone’nin oğlu Sonny (James Caan) infaz sahnesi hazırlığı yapılırken.

“Sonny’nin şakası “, Brando, Salvatore Corsitto ve Coppola



ve “Baba” nın yaratılışı

3 Ekim 2009 Cumartesi

Sulukule Song

“İstanbul’la ilgili, sizin şehrinizle ilgili üzücü bir sey söylemek istiyorum... Sulukule ile ilgili... Sulukule’de olanlar başka birçok yerde, dünyanın her yerinde oluyor. İnsanları yerlerinden sürüp daha fazla McDonalds, daha fazla otel zinciri mi istersiniz, yoksa tarihinizi, kültürünüzü korumak, sürdürmek mi? Seçim sizin... ” Eugene Hutz

Pek sevdiğimiz Eugene abimizin önderliğindeki Gogol Bordello sözde kentsel dönüşüm adı altındaki kültürleri,renkleri kıyım ve tek tip insan yaratma peşindeki yeni dünya düzeni adamlarının projeleri kapsamında geçirilen dozerlere tepkilerini göstermişlerdi. Tıpkı yönetmen Tony Gatlif gibi ki yabancılar bizden daha ilgi gösterip tepkilerini koymuşlardı kültürümüzü koruma konusunda. Burada ve şurda fazlasıyla bahsetmiştik mevzudan.

Kültür Başkenti demek! bu çok iyi bir şey. Ama bana hep yaptıkları yüksek kuleleri gösteriyorlar. Kültürden söz ettiklerinde kastettikleri "money". Mahalleleri, yeşil alanları korumak gibi dertleri yok. Büyük binalardan, alışveriş merkezlerinden, lalelerden bahsediyorlar hep. Bunlar "kültürün başkenti" anlamına gelmiyor ki, "kapitalizmin başkenti" anlamına geliyor.
Tony Gatlif


Eugene abimiz duydukki geçtiğimiz aylarda Sulukule şarkısı bestelemiş, şarkıyı patlatmış, biz de geri kalmayalım koyalım dedik, şu adresten daha uzun ama ses kalitesi düşük versiyonu dinlemek mümkün; http://www.youtube.com/watch?v=pO7cwm98vB8
şarkının sözleri de ahanda aşağıda:

STRETS OF SULUKULE
ARE DOWN DOWN DOWN
URBAN PROGRESS BULLIES
TRY TO STEAL ITS CROWN
TILL FIRST NOTE A-RIPPLES
AND STREET BEATS ERRUPTS
NOW YOU SEE WHO'S HEART AND SOUL
IS BANKRUPT
NOT THESE SMILES NOT THESE EYES
TIRED OF TRUTH THEY'RE TIRED OF LIES
DO YOU BELIEVE BY THE SWORD ALL DIE
WHEN MAHALADOS ARE JUST TRYING TO GET BY
EDUCATE THY NEIGHBOOR (AH AH HA)
EDUCATE MY FRIEND THY NEIGHBOOR EY
EDUCATE THY NEIGHBOOR (AH AH AH)
EDUCATE MY FRIEND THEY NEIGHBOOR EI EI EI
EDUCATE THY NEIGHBOR
BOUT THE URBAN PLOT
TO PAVE OVER CULTURE
FOR NEW PARKING LOT
EDUCATE THY NEIGHBOOR
BOUT ATTROCITY
THEY BULDOZE AS IF YOU CAN BUY
THOUSAND YEARS OF HISTORY
NOT THESE SMILES NOT THESE EYES
TIRED OF TRUTH THEY'RE TIRED OF LIES
DO YOU BELIEVE BY THE SWORD ALL DIE
WHEN FAVELADOS ARE JUST TRYING TO GET BY
EDUCATE THY NEIGHBOOR (AH AH HA)
EDUCATE MY FRIEND THY NEIGHBOOR EY
EDUCATE THY NEIGHBOOR (AH AH AH)
EDUCATE MY FRIEND THEY NEIGHBOOR EI EI EI

Sulukule sokakları
Yerle bir, yerle bir, yerle bir
Kentsel dönüşüm kabadayıları
Çalıyor Sulukule’nin tacını
Çıkarken daha ilk nota
Başlıyor sokağın ritmi
İşte o zaman çıkıyor ortaya
İflas eden kimin ruhu, kimin kalbi
Ne bu tebessüm, ne de bu gözler
Gerçek yorgunu, yalan yorgunu
İnanıyor musun, emir kesebilir mi demiri
Mahalleli taştan çıkarırken ekmeğini
Uyandır komşunu
Uyandır dostum komşunu
Uyandır komşunu
Uyandır dostum komşunu
Uyandır komşunu
Kentsel dönüşüm tuzağına
Yeni bir otopark adına
Kültürün üstüne dökülen asfalta
Uyandır komşunu
Uyandır katliama
Üstümüzden geçiriyorlar buldozerleri
Satın alabilirlermiş gibi binlerce yıllık tarihi
Ne bu tebessüm, ne de bu gözler
Gerçek yorgunu, yalan yorgunu
İnanıyor musun, emir kesebilir mi demiri
Favelalar taştan çıkarırken ekmeğini
İster bir kadeh Porto şarabı eşliğinde
İster fokurdatırken bir nargile
Uyandır dostum komşunu
İzah et ona, nedir hadise
İster poker çevirirken
İster sevişme ertesinde sigara içerken
Ağızdan çıkan sözün uyandırıcılığı
Sollar TV’yi ve dahi internet olayını
Benim nabzım Barrios atar
Benim nabzım Soweto atar
Benim nabzım Sulukule atar
Benim nabzım getto atar
Aklın kesiyor mu, emir keser mi demiri
Favelalar taştan çıkarırken ekmeğini
Uyandır komşunu
Uyandır dostum komşunu
Uyandır komşunu
Uyandır dostum komşunu





2 Ekim 2009 Cuma

Stay

"bana öldukten sonra hatırlanacağımı söyle"

Yönetmen koltuğunda Marc Foster'ın bulunduğu hayli depresif havada ilerleyen, sağ gösterip sol vuran ve akabinde şahane finaliyle tekrar izlenmek üzere akıllara kazınan pek şahane film Stay.
Pek sevilesi Ewan McGregor, güzel varlık Naomi Watts ve her filminde farklı bir tad sunan gizli hazine Ryan Gosling'in başrollerde bulunuşu da cabası oluyor...


the world is an illusion
Filmdeki karakterlerden biri yukarıdaki sözleri sarfedip süzülür karanlığa ki bir filmi ve birçok şeyi en güzel anlatan repliklerden biri olarak kayıtlara geçmiştir...

paralel evren, ölüm-kalım, intihar gibi mevzuların yanında bilinçaltının çatısını kurduğu, görselliğiyle, muazzam geçişleriyle bir o kadar müzikleriyle izlenmeye değer, farklı bir yapım.
Yönetmenin Stay'in ardından çektiği Stranger Than Fiction ise ayrıca tavsiye edilir, aç karnına...

29 Eylül 2009 Salı

Fakir Ama Gururlu


Radikalde geçtiğimiz gün de ufakça yer almış olan, Türkiye gerçeğini gözler önüne seren yazı ve fotoğraflardan oluşuyor haber.
Hakettiklerinin haddinden fazlasını cebe indiren sözde star futbolcuların, pohpohlanıp imparator diye sunulan çapsızların ve bu sektörden para yiyen yüzlerce abidik gubidik adamı doyuran futbolun gerçek yüzü hala değişmeden varlığını sürdürüyor.

Maddi imkansızlık yüzünden lastik ayakkabılarla ve atletlerin üzerine numaralar yazarak çıkan Sivricespor idi mevzubahis. Piyasa diye tabir edilen yere altyapıyı sağlayacak amatör futbolun hali geçmişte olduğu gibi duman.. Bazı semt sahaları toprak olmaktan kurtulup çim yapılsa da trilyonlar dönen yerde çok çok gerilerdeyiz. Amatör sporlarda olduğu gibi hala bir umursamama ve hazıra alışkanlık nedeniyle bir denyoluk haddinden fazla mevcut.
Haberin ayrıntıları aşağıda;

Mavi- beyazlı Sivricespor, ilk lig maçına maddi imkansızlıklar içinde çıktı. Maçtan bir gün öncesine kadar, forma, krampon, şort, tozluk ve gerekli hiçbir malzemesi olmayan Sivricespor'un başkanı hem de teknik direktörü Ahmet Yetik, yardım için çaldığı bütün kapıların yüzüne kapanmasının ardından, ilginç ve hesaplı bir formülle soruna çözüm buldu. Ahmet Yetik, genelde çiftçilerin tarlada çalışırken giydiği ‘Ankara Lastiği’ denilen lastik ayakkabılardan 20 çiftini 80 TL'ye aldı. 80 TL'ye 20'şer şort ve beyaz atlet alan Yetik, beyaz atletlerin üzerine kalemle numara yazarak formaya çevirdi. Futbolcuların giydiği tozluk yerine de 20 çift çorap alan Yetik, takımını Elazığ Telekomspor maçına çıkabilecek hale getirdi. Pazar günü oynadıkları ilk maçta Elazığ Telekomspor'un formalı, kramponlu ve her donanıma sahip olmasına rağmen rakiplerini 4-1 gibi net bir skorla mağlup eden Sivricesporlu futbolcular, imkansızlıklara rağmen iyi bir takım olduklarını belirterek ilgisizlikten yakındı. Takımın kaptanı 29 yaşındaki Bahri Yılmaz, beyaz atletlerin üzerine keçeli kalemle numara yazdıklarını belirterek, “İlçenin tek futbol takımıyız ancak ilçedeki yetkililerimizin desteğini göremedik. Her şeyi kendi imkanımızla yapıyoruz. Maç sonrası kendi evlerimize gidip duş alıyoruz” dedi. Sivricespor'un hem başkanı hem teknik direktörü 35 yaşındaki Ahmet Yetik de ilgisizlikten şikayet etti. İlçenin tek takımına kimsenin sahip çıkmadığından yakınan Yetik, “Bu şekilde sahaya çıkmak zorunda kaldık. Amatörün hikayesi, amatörün düştüğü hal maalesef böyle. Türk futbolunun altyapısını oluşturan amatörün şuan ki hali gelecek için umut vermiyor. Eminim ki Türkiye’de bizim gibi nice takımlar var ve nice takımlar da bu yüzden kapandı. Bütün olumsuzluklara rağmen büyük fedakarlıklarla bugün bu şekilde sahaya çıkıyor. İnşallah birileri bunları duyar. Yetkililer bunları duyar ve en kısa zamanda da çözüm bulur. Sporcularımız şu an normal giydiğimiz kısa kollu atletler ve ülkemizin bir ayakkabısıdır gurur duyuyoruz, kara lastik dediğimiz Ankara lastiğiyle çıkıyor. İç çamaşırlarıyla bugüne kadar Türkiye’de değil herhalde dünyada sahaya çıkan futbol takımı olmamıştır. Sanırım biz ilk olduk, ama inşallah sonuncusu da biz oluruz” diye konuştu.
kaynak:dha

28 Eylül 2009 Pazartesi

"It's Always Sunny in Philadelphia"



Henüz geçtiğimiz hafta 5.sezonuyla sevenlerine kavuşan, ülkemizde altyazı gibi poroblemler ve biraz da ihmalkarlık yüzünden pek tanınmayan şahane bir dizidir kendileri.
How I Met Your Mother ile aynı tarihlerde yola koyulmalarına karşın tertibinin gölgesinde kalmış bir dizi de diyebiliriz, haketmediği şekilde.

Paddy's Pub adlı İrlanda barının ortakları 3 birbirinden rahatsız eleman(Charlie, Dennis, Mac) ile bunlardan karizmatik olduğunu iddia eden, eski popülaritesini arayan Dennis'in kızkardeşi olan- alışılageldik sarışın tiplemelerinin epey dışında, kaybeden Dee ve ilerleyen bölümlerle birlikte diziye teşrif edip gönülleri yıllar sonra tekrar fetheden, Frank tiplemesiyle Denny DeVito kadrosuyla daha fazla karaktere ihtiyaç dahi duymadan 4 sezon devirmiş dizidir.


Paddy's de vuku bulan birbirinden absürd olaylarla ve Coupling'deki efsane karakter Jeff'i andıran tarzıyla dikkat çeken manyak adam Charlie'nin gudik hareketleriyle karın ağrıtacak düzeyde güzel bir iş mevzubahis olan. Komedi yaparken de suya sabuna dokunmayayım, boncuk dağıtayım demeyen dizidir benzerlerinin aksine. Daha ilk bölümden bunu hissettirir, hikayeler gelişip biralar gırla giderken, pis pis güldürürken gıdım gıdım mesajı verir, yola devam eder philadelphia ahalisi. Birbirinden bencil, para için ninesini satacak 4 eleman ve bir deVito'nun gırla giden komikliği...


Hemen hemen her bölümde göndermeler, taşlamalar mevcut. Hele bir bölümde İsrailli işadamının bara el koymasıyla gelişen olayları İsrail'in genel politikasıyla işleyişini konu alan, barın etrafının telelrle çevrildiği bölüm bizi bizden almıştır. "the gang goes jihad" adlı bölümdür bahsedilen. Meşhur 'tape', sınır-toprak muhabbetleri, kendi evinde hapis kalma durumlarıyla 10 puanı hanesine yazdırmış dizidir. Hararetle indiriniz...

Frequency



Frequency nam-ı diğer Frekans 2000 yapımı, bilimkurguya, gerilime, maceraya göz kırpan heyecan ve korku salan güzel yapımlardan biri.
Konusu ve değindikleri ki kuantum teorisi, kelebek etkisi gibi mevzularla birçok filmden referans alan, klişe Hollywood yapımlardan her haliyle sıyrılıp kendini fazlasıyla izlettirebilen güzel bir film denebilir.


Başrolde Dennis Quaid, James Caviezel ve Lost dizisiyle daha bir tanınan, geçmişte House, ER gibi birçok dizide altyapıyı yapıp ekranlara gelen Elizabeth Mitchell tüm güzelliğiyle arz-ı endam ederken, pek çok filmde olduğu gibi beysbol aşkı da fazlasıyla kendini hissettirir.
Bba oğul filmleri diye bir tür varsa ki olmalı, bu türün içine de koymak farzdır. Bşarolde Dennis abimiz itfaiyeci ve çok sıkı Mets taraftarı olarak baba-oğul ilişkisinin kralını "chief" diye hitap ettiği oğluyla sergilerler.
Film başlarda merak ettirip biraz ilerleyince sıkıcı gibi hissettirse de yakalanan bir frekans ve değişen olaylar neticesinde vuku bulan olaylar ve son dakikaya kadar dinmeyen hareketiyle yüksek puanı haketmiştir.

elizabeth apla

Hemen ekleyeyim kült mült değildir, abartılacak bir film de değildir. Alternatif film arayanlara sadece bir tavsiye niteliğinde bir başlıktır bu, sonradan filmi izleyip blog kapılarına dayanmasın arkadaşlar:)

13 Eylül 2009 Pazar

Bir Fotoğraf...


15 Nisan 1989'da vuku bulan, Liverpool ve Nottingham Forest arasında oynanan federasyon kupası yarı final maçı öncesi Liverpool taraftarlarının aşırı izdihamının ardından, geride 90 küsür ölü ve yüzlerce yaralıyla yıllarca acısı dinmeyecek ve bitmeyecek derin yaralar açan İngiltere tarihinde milat olan olaylardan birisi. Malum olay, Hillsborough Faciası.

Ve yukardaki nafile çabalardan çok şey anlatan bir fotoğraf...

Mandela ve Arkadaşları


Güzel insan, karanlıkları aydınlığa kavuşturan, halkının özgürlüğü için hayatını ortaya koyup G.Afrika tarihini şekillendiren, birçoklarına da ilham veren güzel varlık Mndela'nın geçtiğimiz aylarda gerçekleşen 91. yaş günü için verdiği poz.

Eküriler gibi görünen Adebayor, Mandela ve Robinho...

Nerden Baksan Tutarsızlık...

Nerden baksan ahmakça...
Derbi geldi geçti, sonuç itibariyle de yaşananlarla da deldi geçti desek yeridir.

Denizli'nin 1 yıllık kontratisteğinde ısrarlı olmasını şimdi anlayabiliyoruz, bir de yüzündeki ürkek ifadelerden. Gol atabilecek ne kadar adam varsa ki onlar da tartışılır, alayının kenarda tutulması, üretkenlik açısından takımın tamamen bir "sıfır" gibi oynayarak her maç dellendirmesi de cabası.

Geçtiğimiz yılki çifte kupa mevzusu bu kadar kötü geliştirilir, daha doğrusu köreltilir. Rakipler çökmüş, sen iki kupa kazanıpivme kazanmışken, elindeki takımı takviye adına berbat seçimlerle, herzamanki gibi beceriksizce eline-yüzüne bulaştırarak şaşırtmadı Demirören yönetimi.

Bu adamın durduğu her saniye daha da ızdırap olurken kazandığımız başarılarda buruk sevinçler yaratmaktan öteye gidemiyor bünyede.
Alternatifler yeni yeni çıkarken bu alternatiflerin ismi de buadam kadar mide bulandırıcı tabi.

18 milyon dolar borçla alınan takım 200 lere dayanmış, ayrıca bir de başkana borç gibi komik mevzular yaşanıyor, tam bir çıkmaz...

Dünkü maçta 3 yemişiz 5 yemişiz herşeyi geçtim, Ali Sami Yen'e edilen küfür takımda yaşanan ve taraftara da sirayet edip sürekli içimizi kemiren bu tükenişin resmi oldu.
Bir zamanlar okulda tek başımıza savunduğumuz, bir duruşumuzvar diye göğüs kabarttığımız takımımızı silip sıradanlaştıranlar, artık utandıracak hale getirenler, gururla holigancılık ve sözde muhalif tavırlarına, sözde insan yanlısı, hayırsever hal ve hareketlerine devam edebilirler.

Genelleme yapmamalıyız tadında klasik savunma sözcükleri ortaya atılabilir ama bugüne dek benzeri görülmemiş şeyler bunlar, teşebbüs edilmesi bile artıkacizliğin bir göstergesi. Galatasaray taraftarının haftalardır küfür etmesi, bilmemne umrumda değil açıkçası, tabi bir de bu olayı fırsat bilip Beşiktaş'a sövmeye meraklı arkadaşların salya akıtarak sarfettikleri cümleleri de görmezlikten gelmek en iyisi, en azından sabır açısından...

Şampiyonluk da kupa da sizin olsun ama bize Beşiktaş'ı geri verin tadında haykırmak geliyor adamın içinden, lakin bir o kadar da geç olduğunun farkında olarak kafayı yemeye devam etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Herşeyi görmezden gelerek yaşamaya devam...

6 Eylül 2009 Pazar

ne atlet ne don

Uzun süren sessizliğin ardından, küllerimden doğup, Ege'nin bağrından kopup geldim.
Başlığımız şafaktan ileri geliyor, asker jargonunda birçok söylemden biri olan, ne atlet ne don sadece 10 diyoruz... Don diyince yeşil don ve çamaşırın bünyede yarattığı iğrenme duygusunun da altını çizeyim herşeyden önce. Buna yemek konusunda bulgur pilavı ve nohutu da eklemeden olmaz. Birkaç yıl bunları yemezsem vücut kendini bulabilir diye düşünüyorum...

Açıkçası yazmak içimden birtürlü gelmedi, burada ne kadar kolay ya da zor askerlik yapın insanın isteğini, hafızasını, özgürlüğünü, birçok şeyini bırakıyorsunuz zamanla. Cem Yılmaz'ın dediği gibi Nizamiyede beynini bırakanların sayısı da haddinden de fazla...


Batı taraflarında askerlik yapmak daha çok mide bulandırıyor açıkçası. Yaptığınız tamamen komutana hizmetten öte değil.Komutandan kastım yüksek rütbeliler değil, birçoğu şeker gibi komplekssiz adamlar. Mevzubahis şahıslar daha çok astsubay ve başçavuş olan şahsiyetler ki adamı zıvanadan çıkarmaya bire bir insanlar.

Yaptığınız hiçbir şey ağrınıza gitmiyor lakin bu adamların egolarına hizmet etmek ağır oluyor. Bir de bizden sonraki jenerasyon diyebileceğim uzun dönem askerlerin birçoğunun cingözlüğü de zaman zaman insanı çileden çıkartabiliyor. Adam ülkenin bir ucundan gelmiş bir yardım edeyim, elinden tutayım derkenb adamlar sizi suya götürüp susuz döndürüyor, birçoğu psikopat ayağına yatıp cin olmadan adam çarpmaya kalkıyor. İlkokul öğrencilerini andıran ylakalıklar, menfaat için yapılan salak sulak hareketler, komutana ajanlık yapanlar da cabası...

Güzel şeyler olmuyor mu illaki oluyor. Benim gibi kendi, şehrinde okumuş, yaşamış, evinden ayrılmamışlar için tadılmayacak güzellikler yok değil. Birlikte yaşamak, deplasman otobüsünü andıran paylaşımlar, uykusuz kalma uğruna yapılan muhabbetler, makaralar. sivil hayatta görmenin mümkün olmadığı envai çeşit insanla tanışma imkanı, güzel dostluklar, sivil hayatın farkına varamadığımız güzelliklerinin kıymetini anlama babaında, semtinin sokakları dahil heryeri hayal ederek geçirdiğin zamanlarla geçen saatler. Alışkanlıktan vazgeçemeyen futbol sevdalısı adamlar. Kupa finalinde Bobo'nun golü ardından ön taraflara doğru yıkılışımız ve tugay askerlerinin manasız şekilde bize bakışı gibi...

Geçmiyor, bitmiyor diye hayıflanılan her saate rağmen, su gibi geçen günler-haftalar...
üst devre alt devre, tertipçilik, sıracılık, ben mi yapayım, var mı?, şafak, mehtap muhabbetleri gibi onlarca kendine has kültürüyle ucundan da olsa askerliğin tadına vararaktan sona geldik. Anlatacak çok şey olmasına rağmen bir o kadar da yok gibi sanki. Tuhaf haller içinde, sivil hayata uyum, alışabilme süresini merak içinde bekliyoruz muhabereciler olarak:)

Biletimizi alıp bayram öncesi evde olacak bir insanın içinde kıpır kıpır duygularla, kendi yatağımda yatacak olmanın verdiği şevkle geliyorum!..

Selamlar

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Piyadenin Not Defteri

28 gün geçip gitti, yeminler edildi internete girerken bile sivil hayattan bu kadar çabuk kopmanın yarattığı şaşkınlık bünyeye hakim.
12 Nisan itibariyle Edremit'te teslim olduk. Edremit'e iner inmez sabahın köründe beni Beşiktaş tırı karşıladı:) Belli ki bu aşktan kaçış yoktu, nereye baksak Beşiktaş vardı. Ufaktan tebessümle berberin yolu tutuldu, muhabbetler edildi, son kez yiyip içildi ve olaylar gelişti.
Hep merak etmişimdir o ilk nizamiyeden giriş halini ve ilk geceyi, geçen ilk günleri. Gerçekten farklı duygular, evinden hiç ayrı kalmmaış ben, birkaç günde saat 5.30 gibi kalkıp hergün sinek kaydı olan, 1-2-3-4 diyerekten tempo tutan bir adam olmuşum. Vücutta beyin de her duruma tez zamanda alışıp uyum gösterirken bir tarafın her daim sivil hayatta oluyor. Sivil hayatı, günlük yaşamı unutmak diye birşey zaten mümkün değil, unuttum diyen yalancıdır, adidir:)
Askerliğin en büyük getirisi sivil hayatı, yemekleri, eşi-dostu, aileyi, yemekleri, en ufaüından bir meyveyi araması, kıymetini bilir hale gelmesi ve
lkenin 4 yanından gelen, günlük hayatta karşılaşması imkansız olduğu her yaştan-tipten insanla tanışma şansı. Gerçi kısa dönem askerlikte 1 aylık acemilik yüzünden tam içli dışlı olmuşken ekibin çoğunun sağa sola dağılması yüzünden bu durum sekteye uğruyor.

Ezine faslından bahsedelim, 108 kişilik 327 kısa dönem vasıfsız er:) olarak tek koğuşta yattık kalktık. Cem Yılmaz hesabıyla 216 ayak yapıyor. Horlayanlar, uykuda konuşanlar, üst ranzadan düşenler derken sürüyle enteresan olaylarla da karşılaşıyorsunuz.
Velhasıl askerde de sivilde olduğu gibi torpilin kralı yapılıyor. Aramızda paşa çocukları olması nedeniyle biz de paşalar gibi bitirdik acemiliği. Komutanların öğretmen edasıyla yaklaşması, acemiliğin yarısını eşofmanla geçirmemiz, bolca yapılan futbol basketbol maçları, yarım yamalak da olsa izlenen lig maçları ve Beşiktaşın sayesinde kanser oluşumuz da cabası...

Kim ne derse desin tüm saçmalıklarına karşın yemin töreni gelip çattığında en takmayan adam bile kaplan kesilip gürlüyor törende, kendinden geçiyor. Gerçekten yaşanması gereken an'lar bunlar. Lakin uzun dönemlerin hal ve vaziyetine de hak veriyor insan. 460 gün orada o şekilde bitmez diyor insan, harbi firar eder adam yapamaz ki Ezine'de bu tarz adamların sürgün yeriymiş. Hapçısıi otçusu, firarisi silme orada. 40'lı yaşlarda adamlar bile var ki sayısız firar, kaçışın ardından gelip orada leyla gibi geziyolar ya da bir sonraki kaçma girişimini hesaplıyorlar.
Dayak olayı uzun dönemlerde hala az da olsa mevcut ama artık direk cezaevine gönderiliyor birçoğu. Kendini asmaya çalışan bir adam, daha doğrusu askerlikten yırtmak-elverişsiz raporu almak için deneyen bir adam yolu cezaevinde alırken, yırtmak yok mesajı veriliyor inceden.
Askerde herkes bir şekilde yırtma peşinde. İstirahatler, revire bolca çıkmalar, eşi dostu devreye sokmalar ki dağıtımda bilgisayar başına düşen adamlar oldu.

Usta birliği yani askerlik Pazar itibariyle başlıyor, Muhabere bölüğüne düştük. Revirci, yazıcı gibi yatış vaziyeti olan yerlere düşmeye çalışacaz bizde bakalım. Yoksa sabah o saatte kalkıp bu uzun günlerde geceyi getirmek çok zor. Güneşin altında cosby gibi kavrulmak da cabası.
Muhabere, iletişimin envai çeşidiyle alakalı bölükte çarşıya 2 haftada bir çıkacaz gibi, ama askerlik tarihinin belki de en ballı döneminde gelmişiz bunu herkes dillendiriyor. Zaten kısa dönemlere ayar olan uzun dönemler daha da uyuz oluyor bize. Tatbikat yok, denetleme yok, sayımız önceki dönemin üçte birinden bile az, hemen hemen herkes belli görevlere ya da mesleği doğrultusunda görevlendirildi. Baba yatar, şafak atar diyerek sözlere noktayı koyuyorum.
Tüm detayları yazmak saatler alır, televizyon ve internetten kopmak bir bakıma iyi geldi ne yalan söyleyeyim. Keza erken kalkmak ve egzersizler de fena değil, günde 50 kere sıraya girip sayılmak, oturup kalkmaktan, çömelmekten artık kusacak hale gelmek dışında şimdilik sıkıntı yok.
Soran, arayan, mesaj bırakan, yazan-çizen herkese bolca selam. Sagygılar-sevgiler...

10 Nisan 2009 Cuma

Rabbim "Balıkesir-Edremit" dedi


Bitli Piyade olarak kısa dönem Balıkesir Edremit yöresine yol göründü.
Gönül isterdi ki havacı, denizci olalım ama nafile. Yeşil don giymek farz oldu...
Unakıtan çifti gibi Cleveland demedi rabbim, sağlık olsun:)
Burdan Şairler parkı ekürisi Ege&Marmara, BAggio, Ortega, graSS, kartalbafiler, designerk, stalker, taksim, cem, voodoo girl, bob, aguila negra, wjker1982, 37927, marlon brando hocam olmak üzere bloga ilgi alaka gösteren, yazan çizen, okuyan kim varsa sağolsun/varolsun.

Muhabbetle...

9 Nisan 2009 Perşembe

Hayat Var


Giderayak izlenmesi farz olan ama birtürlü izleyemediğim filmlere akıyorum adeta.
Son halka da Reha Erdem'in son filmi Hayat Var, halen vizyonda olup film gitmeden meraklılarına tavsiyemdir.
Son dönem Türk sinemasına ivme kazandıran Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerle birlikte mutlaka anılması gereken bir adam lakin adını anan bile yok belirli çevreler dışında. Heleki bu filmin ses, müzik ve görüntü alanında ülkenin fersah fersah ilerisinde olduğunu not düşmek lazım gelir.
Özellikle görüntü yönetmeni Florent Herry ile birlikte eküri halinde mükemmel filmlere imza attılar. Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne, Beş vAkit ve A Ay filmleriyle bambaşka bir üslup, nizam ve bakış açısıyla soluk aldırdı bizlere. Diğer filmlerinde genelde İstanbul denizine karşı geçen filmleri bu kez denizde geçiyor. Bir balıkçı kızı olan Hayat'ın ergenliği, çevresinde ve dünyada sevgisizlik, büyüme belasıyla cebelleşmesi, kendine has dünyası diğer filmlerinin aksine sert ve gerçekçi bir film.


Filmin geçtiği işskele kenarındaki tahta ev inanılmaz isabetli olmuş, keza oyuncu seçiminde Beş Vakit'ten hatırladığımız filmin Hayat'ı Elit İşçan kusursuz iş çıkararak oyuncuyum diyenlere taş çıkartmış, yine oksijen tüpüne bağlı yaşayan dede rolünde Levend YIlmaz ve her yola gelen baba rolünde Erdel Beşikçioğlu da aynı şekilde. Hayat Var yönetmenin A Ay ve Beş Vakit filmlerinin de izinden gidiyor, farklılıklar yaratsa da...


Açıkçası yine ortalama sinema izleyicisinin oflayıp poflayacağı, kuvvetle ihtimal yarısında çıkacağı ağır ilerleyen Reha Erdem filmi. Fazla caz yapmadan yönetmenin tanımını sunayım; "Bu bir büyüme filmi, bu bir isyan filmi. İsyanda hayat var ve ben hep isyandan yanayım" diyor.
Filmin sürprizi ise bizi özümüze çağıran müzikleri ki Orhan Gencebay, Mine Koşan, Neşe Karaböcek ve film bitimi çalan Belkız Özener'in Artık Sevmeyeceğim'i acayip bir tad katmış filme. Hele ki Orhan BAba'nın Aklım Takıldı parçası melodisi ve sözleriyle dillere pelesenk oluyor. BEn arabesk dinlemem, şöyleyim böyleyim diyen kasıntı tiplere de ulan kültürümüze, müziğimize, reflekslerimize, iliğimize kadar arabeskiz diyerek tokatı basıyor...

7 Nisan 2009 Salı

The Wrestler; Tutunamayanlar

Bağımsız sinemacı Darren Aronofsky'nin artık dibe vurmaya yakın olan, yaşı kemale ermiş profesyonel güreşçi Randy 'The Ram' Robinson'un yürek sızlatan öyküsünü anlattığı The Wrestler, bizde halen sinemalardaki adıyla Şampiyon filmini geç de olsa izledik.
Bu filmi film yapan en önemli husus Mickey Rourke'un yeniden doğuşunu simgelemesi ve canlandırdığı, daha doğrusu hayvan gibi oynadığı Randy karakteriyle kendi hayatının paralellikler taşımasıyla yükselen performansıdır.

Henüz genç yaşında James Deanvari bir giriş yaptı Rourke. Diğer filmlerini çok izlemesem de Coppola'nın Rumble Fish filmi ki ordada Motorcycle Boy karakteriyle hafızalara kazınmış, karizmanın kralını yapmıştı.

rumble fish

Rourke ayrıca boksördü ki parlak çıkışının ardından cahilliğine verdiği hareketlerinden sonra boksa dönüş yapıp bol bol suratına darbeler alarak günümüzdeki surat şekline kavuşmuş. Bu bocalama döneminde hangi akla hizmet yaptığı bilinmeyen şekilde Pulp Fiction, Platoon, Rain Man, The Silence of the Lambs, Top Gun gibi kalburüstü filmlerde oynamayı reddeden bir adam var karşımızda, nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakçaaa...
Akabinde oynadığı ikinci sınıf filmlerin ardından Mickey Rourke The Wrestler ile geç de olsa titreyip kendine geldi diyebiliriz. Hali hazırda boks yapmış olan, bolca kan ve darbelerle yoğrulmuş, kariyeri bir kaybeden hikayesi kıvamında olan bir adam olarak The Wrestler'daki tutunamayan bir adamı oynaması mükemmel seçim olmuş. Lakin yönetmenin anlattıklarına göre yapımcılar Rourke ismini duyduklarında hiçbiri para vermeye yanaşmamış, duyan kaçmış tam manasıyla. Sonunda 6 milyon dolar gibi bir rakam kopartarak yönetmen yola çıkmış, Rourke'a inanarak. Filmin bitimiyle Altın Küre, Bafta ve Bağımsız sürüyle ödülün yanında OScar adaylığını da beraberinde geldi.
Filmin başrolündeki Randy rolünün ilk başta Nicolas Cage'e teklif edilmesi ise şaka gibi geliyor insana, hele ki bu kadar filme ruh katan bir performansın ardından.
Yönetmenin diretmesi ve bu ışığı görmesinin ardından neyseki hatadan dönülmüş. Eğer Cage ya da popüler herhangi bir Hollywood oyuncusu bu filmde oynasa stüdyolardan, yapımcılardan paralar yağar, eşşek yüküyle reklam harcamaları yapılır ama film bu kadar başarılı ve gerçek olmazdı, olamazdı...


Yönetmen Aronofsky adını 98 yılında 60.000 dolarlık ufacık bütçesine karşılık üç milyon dolarlık gişe yapan bağımsız filmi "Pi" ile adını duyurmuş, ardından "Requiem for a Dream" ile insanları 'bağımlı' yapmıştı adeta. Enteresan kurgusu, gerim gerim geren müzikleri, tekinsiz atmosferiyle fazlasıyla deneysel takılmış bu filmin ardından Brad Pitt ve Cate Blanchett'i oynatmayı düşünüp başaramadığı ve başarısız bulşunduğu "The Fountain" filmi geldi. Tarz olarak belli bir kalıba konulamayan bir adam olduğunu ise bu kez o kadar farklı filmin ardından çokça görmeye alıştığımız hikayeleri andıran eski bir sporcu hikayesini çekerek gösterdi. Kenar mahallede, karavanda yaşayan, hayata karşı tutunamayıp geçkin yaşı nedeniyle dövüşmeye devam etmesi için doping ilaçları alan, süreksiz işlerde ek işler kovalayan, çocuğu olduğunu kalp krizinin ardından hatırlayan, striptiz kulüplerde soluk almaya çalışan bir kaybeden öyküsü. Filmin açıkçası farklı bir tadı var anlatamayacağım şekilde. Karakterin de temsil ettiği ve sıkça dile getirdiği 80'lerin ruhunu ve 90'ların iğrençliğini de temsil ediyor. Kitleleri çekecek her sinema severi içine alacak bir film değil ki bunu filmin ilk yarısı bitince boşalan salondan gördüm bugün.
Bir de yine 45 yaşında olup adamı kendinden geçiren Marisa Tomei var ki bundan önce oynadığı film olan Şeytan Duymadan Önce'de de acayipti. Randy ile benzer karakterler filmde, ikisi de şovlarında takma isimler kullanan, etraflarında onlarca kişi olmasına rağmen acayip şekilde yalnız insanlar.
Bu benzerlikler, 80lerin müziğini çalan bomboş barda dans sahnesi, Randy'nin kızıyla olan sahneleri, herşeyi tekrar bok ederek telafi edilemez hasar aldıktan sonra ölüme gidişini temsil eden karşılaşmaya çıkmadan yaptığı konuşma ki bu konuşmayı da Rourke kendisi hazırlamış, ayrıca Amerikan Güreşçilerine dair söyledikleri, karşılaşma öncesi yaptıkları kurguları, birbirini zımbalayan-tel örgülerle saldıran manyakça ama gerçek iç acıtan hikayeleriyle bu insanlara da saygı duruşu niteliğinde. Keza filmdeki sahneler gerçek güreşçilerle ve onların hayranlarıyla çekilirken bolca doğaçlama yapılmış ki filmde gerçeklik duygusunu geçirmiş fazlasıyla. Filmin en güzel tarafı da çok rahatlıkla Rocky misali bir geri dönüş ya da kahramanlık hikayesi yaratabilecek, milyon kişiyi toplayabilecek hikayesine rağmen filmin en önemli sahnesinde en çok üzen anıyla zaten tavrını ortaya koyarak kolaycılığa kaçmadan tüm hikayeye sadık kalarak gözümüzde itibar kazanıyor, güzelleşiyor efenim.
Karşımızda favori filmleri Angel Heart ve Barfly olan sıradışı bir yönetmenin bu kez ondan beklenmeyen derecede normal hikayesi, dibe vurmuşken ikinci baharını yaşayan Mickey rourke ve kendini oynarcasına vücut bulduğu The Ram karakteri, Marisa Tomei ile yalnızlık sularında yüzdüğümüz Cassidy karakteri, zamanının efsane rock/metal gruplarından oluşan aynı baş kahramanımız gibi zamanla unutulup giden müzikleri ve o ruhu taşıyan güzel bir film var...