19 Kasım 2009 Perşembe

Tom Waits; Kem-Küm

Roll Ekim sayısında geçen Tom Waits röportajından bir kesit.



Size göre cennet nasıl bir yer?
Tom Waits: Karımla Road 66'da (Chicago'dan Los Angeles'a uzanan otoyol), Motel 6'dayız. Bir termos kahve, ucuz bir gitar, tefeciden alınmış bir teyple. Sağlam bir araba da kapımızın önünde.

Size zor gelen şeyler neler?
Tom Waits: Genellikle gerçeği ve hayali iç içe yaşıyorum. Benim gerçeğimin, bir ampulün duya olan ihtiyacı gibi, hayale ihtiyacı var. Hayal gücümün de, bir körün değneğine duyduğu ihtiyaç gibi gerçeğe ihtiyacı var. Matematik bana zor gelir. Harita okumak bana zor gelir. Emirlere uymak da. Ayrıca marangozluk, elektronik, sıhhi tesisat, hadiseleri doğru hatırlamak, çengelli iğne bulmak, sabır, Çince sipariş vermek, Almanca müzik seti kılavuzu...

Dünyada yanlış giden ne?
Tom Waits: Enformasyona boğulmuş durumdayız ve enformasyonu bilgi, niceliği bolluk, zenginliği mutluluk zannediyoruz. Leone Helmsley'nin (emlak kraliçesi) köpeği 2007 yılında miras yoluyla 12 milyon dolar kazandı. Öte yandan, Dean McLaine adlı Ohio'lu çiftçinin geçen yılki gelirinin toplamı 30 bin dolardı. Hepimizin beyninde devasa bir çılgınlık şekilleniyor. Paralı ve silahlı bir maymun sürüsüyüz.

En çon sevdiğiniz film sahneleri neler?
Tom Waits: "Kızgın Boğa" da De Niro'nun ringde olduğu sahneler. "Cennet Bekleyebilir" de Julie Christie'nin "bir fincan kahve ister misin?" dediği andaki yüz ifadesi. "Cennetin Doğusu"nda James Dean'in kalp krizi geçiren babasının başucunda otururken hemşireyi odadan kovması. "Touch of Evil" da, Marlene Dietrich'in o, "erkeğin hasıydı" deyişi. Nick Cage'in "Vampirin Öpücüğü"nde bir hamamböceğini yiyişi. "Chinatown"un final sahnesi. Rod Steiger'ın "Rehin"de altın hakkında söyledikleri. Brando'nun "Baba"daki ölüm ânı. Lee Marvin'in "Kuzeyin İmparatoru"nda yük vagonunun altında gidişi. Dennis Weaver'ın "Touch of Evil"da, küçük bir ağaca tutunarak "ben gecelerin insanıyım" deyişi. "Eastwick'in Cadıları"nda Jack Nicholson'ın kiliseye girişi. "Blade Runner"da Rutger Hauer'in ölürken çektiği söylev. "Define Adası"nda, tavernadaki kör adam. "Zorba"da Anthony Quinn'in kumsaldaki dansı.

Tuhaf yerlerde geçen tuhaf olaylar listenizde neler var?
Tom Waits: İkinci Dünya Savaşı'nda torpidoyla batırılan bir Japon şilebi, Tokyo limanının dibinde yatıyordu, gövdesinde koca bir delikle. Mühendislerden oluşan bir ekip şilebin su yüzüne nasıl çıkarılabileceğini tartışırken aralarından bir, çocukluğunda seyrettiği bir Donald Duck filminde okyanusun dibinde yatan bir geminin gövdesindeki kocaman bir deliğe pingpong toplarının enjekte edildiğini ve geminin o suretle yüzdürüldüğünü anlatıyor. Ekip bu hikayeyi kahkahalarla dinliyor. Fakat uzmanlardan birinin aklı bu çözüme yatıyor. Peki, dünyanın neresinde 20 milyon adet pingpong topu bulunabilir? Elbette sadece Tokyo'da. Ve 20 milyon pingpong topu o şilepteki deliğe yerleştiriliyor, şilep yüzeye çıkıyor. Mükemmel çözüm. Etik sorunların çözümü ancak tamamen farklı bir düzeye geçildiğinde bulunabiliyor. Ayrıca en terso durumlarda insanın kendine güvenmesi gerekiyor.


Centilmenliği nasıl tarif edersiniz?
Tom Waits: Akordeon çalmasını bilen, fakat çalmayan adam.

Neleri merak ediyorsunuz?
Tom Waits: Jokeyler atlarına ne söyler? Otoyol kenarında bir ağaç olmak nasıl bir duygu? Dünya insanoğlunu ne zaman sırtından silkeleyip atacak? Bir gazete kesekağıdı olduğundan ne hisseder? Bazen keman siyam kedisi gibi ses çıkarır; ilk keman telleri kedi bağırsağından yapılmış, arada bir bağlantı var mı? Günün birinde insanoğlu robotlarla evlenecek mi? Elmas, sadece sabırlı bir kömür parçası mı? Ella Fitzgerald hakikaten bir şarap kadehini sesiyle kırdı mı?

Sevdiğiniz sesler?
Tom Waits: Atların ve trenlerin gelişi. Okulun paydos zilinde çocuklar. Aç kargalar. Orkestranın akort yapması. Eski western'lerdeki bar piyanosu. Lunapark treni. Buzun eriyişi. Matbaa. Transistörlü radyoda maç nakli. Bir apartmanın penceresinden gelen piyano dersi. Traktör. Eski yazarkasalar. Tap dansçıları. Arjantin'deki futbol tribünleri. Kalabalık bir lokantanın mutfağı. Sis düdüğü. Eski filmlerdeki gazete büroları. Fillerin yürüyüşü. Sucuğun kızarması. Boks ringindeki gong. Çince tartışma. Langırt. Kestane fişeği. Zippo çakmak. Theremin. Güvercinler. Martılar. Baykuşlar. Kumrular.

Kimliğimiz; Beşiktaşlılığımız

Yıldırım Demirören virüsü iliklerimize kadar işlemişken, kendisi Aziz Yıldırımcılık oynamaya devam edip hamlelerine yenilerini ekliyor.
Belki de stad içinde küfür etmeyen ender kişiler olan tribün liderlerine verilen cezaların ardından, şimdi de Fener maçı öncesi herkese kimlik kontrolü yapılacakmış.
Eğer seçimlerde seçilirse buna kapalının yıkılması, localar ve bir çok yeni adım da eklenecektir.
Burda tribünün artık şapkayı önüne koyup düşünmesi şart, değerler elden gideli çok oldu ses etmediler ama tribün de bitmek üzere.
Yıldırım Demirören seçimlerde dirsek temasındaydı, İnönünün kalbini sahiplerine vericem diyerek desteğini aldı, seçildi, otobüsler-biletlerle gönülleri hoş tuttu. Tribünler haddinden fazla dayandı ve sonunda infilak etti neredeyse. Bu canavarı biz bu hale getirdik ne yazıkki...
İşte kimlik tartışmaları için arkadaşların açıklaması ve maç öncesi dağıtılacak gerçek! kimlikler


* * *
Biz, Büyük Beşiktaş Taraftarıyız.
Kimliğimiz budur.

Her birimize kimlik sorulacağı ilanı yapılarak potansiyel suçlu muamelesine maruz kıldığınız bizler bu ülkenin insanlarıyız, halkız, Beşiktaşlıyız.

Bizleri tanımıyor değilsiniz;

İsçiyiz, issiziz, öğrenciyiz, öğretmeniz, şairiz, memuruz, tezgahtariz, yazariz, çizeriz. Bildiğin işportacıyız, çiftçiyiz... Köydeki çoban, denizdeki balıkçı, yoldaki şoförüz. Kadın-erkek, kimimiz yaşlı kimimiz genciz… Yeni doğmuş bir bebek, sokakta kovaladığın çocuğuz. Ezcümle, halkız, Beşiktaşlıyız.

Biz, Büyük Beşiktaş Taraftarıyız.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Soundtrack; Yaşamın Kıyısında


'Auf Der Anderen Seite' orjinal adıyla, bir Fatih Akın filmi olarak karşımıza çıkmış güzel bir filmdi Yaşamın Kıyısında.
Sırf güzel insan Tuncel Kurtiz'in varlığı bile şahsen benim için izleme sebebidir tabi Fatih Akın'ın da yeri ayrı...
Nurgül Yeşilçay beklenenden iyiyken yine de adam gibi kadın oyuncu yokmu bu memlekette demiştim içimden.
Oyunculuk babında sırıtan pek yoktu aksine Lotte rolüyle genç abla ve annesi şahaneydi özellikle.
Velhasıl Cannes senaryo ödüllü, pek hoş görüntülü bu filmin müzikleri de bir o kadar renkli ve çeşitliydi. Film müzikleri koleksiyonunda yerini hemen almıştı.


Kazım Koyuncu, Shantel, Selim Sesler, Neşe Karaböcek, Rootsman, Birol Topaloğlu, Ahmet Kaya ve Şafak Türküsü, Yusuf Kaba, John Bullard ve Maçkalı Hasan Tunç'un Ben Seni Sevduğumi eseriyle noktalanan, şahane kapak tasarımıyla ve çoğu eserdeki Shantel ağırlığıyla dikkat çeken, içinde boş eser bulunmayan bol çeşitli bir soundtrack albümü.
*Filmde Ayten karakterinin almanyaya adım atışından sonra bindiği arabadaki St.Pauli amblemi de hoş bir ayrıntıydı, bu da Hamburg hastası Fatih Akın'ın seçimlerinden biri olsa gerek...

17 Kasım 2009 Salı

Bu Adam Nereye Koşuyor?


Avustralya'da düzenlenen 2009 Sydney World Masters Games oyunlarında 80-84 yaş erkekler 100 metre koşusundan bir kare.
Azim, kararlılık, son metrelere gelindiğinde oluşan tükenmişliğe inat çizgiyi geçmenin dayanılmaz hafifliğine ulaşmak istiyor sanki.
Bu kelimeleri yazarken O An programı ve Oğuz Haksever gibi hissettim kendimi, fonda da 'mumbai theme tune'

16 Kasım 2009 Pazartesi

Unutulmaz Sahneler


Ülkemizde vakti zamanında Yaz Bekarı ismiyle oynamış Seven Year Itch... Sinema tarihine geçen sahne, bu filmde Marilyn Monroe'nun beyaz eteğinin ahenkle dans ettiği an.
Filmin ismi genelde bilinmese de bu sahne, daha doğrusu Monroe fenomeninin verdiği efsane poz illaki bilinir, hatırlanır bir yerlerden...

Bir Kayıp Daha

Antonio De Nigris'in kalp krizi sonucu vefat ettiği açıklandı ne yazıkki...
Gaziantep'te fazlasıyla göze girmiş, ardından Ankaraspor'da ona yakın performansın ardından Ankaragücü ve Larissa maceraları oldu bildiğim kadarıyla. Antep formasıyla çok beğenirdim kendisini, gerçekten, kendine has tarzı olan bir golcüydü...
Son yıllardaki özellikle kalp odaklı problemler, ölümler üzerinde artık daha fazla durulmalı heralde. Yarış atları misali yılda kapasitelerinin çok üzerinde efor sarfeden, yarıştırılan bu adamların bir can'a sahip oldukları bir gün akıllara gelir mutlaka.
Platini gibi oyunun özünü korumaya çalışan, sporcuların insan olduklarını unutmayan bir yöneticinin çokça söylediği şeyler var lakin pastadan kepçeyle pay alanlardan ses-seda yok. Onlar için Foe gider, De Nigris gider, iki gün yas tutulur, forması emekliye çıkartılır, yerine yenisi gelir galiba mantık bu şekilde işliyor.
Aynı şey Nba oyuncuları için de geçerli. Yılda 100 küsür maça çıkıyolar 2 günde bir maç, saatlerce süren yorucu yolculuklar, şova dayalı tamamen estetik bir ortam. Modern çağ gladyatörleri gibi ortaya atılıp yem ediliyor sporcular ne yazıkki...

12 Kasım 2009 Perşembe

Yetişen Alıyor


Sanal alışveriş konusunda nadir derecede görülen ttutarlı ve güvenilir sitelerin başını çeken idefix.com (eski adıyla ideefixe) 7. Sanal Kitap Fuarı'nın startını verdi.
12 Kasım - 22 Aralık tarihleri arasında sürecek fuarda onlarca kitabevinin %50'lere varan indirimleri karşısında ağzımızın suyu akıyor her yıl olduğu gibi, kapanın oluyor...


www.idefix.com

11 Kasım 2009 Çarşamba

Billy Elliot


Belki defalarca televizyonda gösterilmiştir ama ona rağmen saklı hazinelerden biridir Billy Elliot.
Çocuk aklımızla izlerken çoğu şeye kafa basmadan izleyip geçerdik, yıllar sonra tekrar izlendiğinde ise bambaşka bir filmle karşı karşıya kalırız tıpkı Billy Elliot örneğindeki gibi.
Maden işçisi ailenin alt sınıfa ve genel çevre tipine aykırı çocuğu Billy'nin rüyasını yaşıyoruz filmde, çok komik sahneler olduğu gibi bir o kadar da hüzünleniyoruz. Başkalarına göre komik bile olsa bir ideali olan Billy'nin Newcastle semalarına otobüs yolculuğuna giderkenki babası ve abisiyle uğurlanması sahnesinde boğazı düğümleniyor insanın.
Daha önce keyifli şekilde bahsettiğimiz The Full Monty filminde olduğu gibi İngiltere'nin yakın tarihteki krizlerinden, grevlerinden ve maden işçilerinin ayaklanmasından da filmde epeyce bahsediliyor, hele Billy'nin abisinin ve işçilerin polisten kaçtıkları, The Clash'in London Calling adlı efsane parçasıyla koşturdukları sahne de ayrı bir güzel. Thatcher'in politikalarını ve bir sahnede de konuşmasını duyuyoruz ki gayet insani olan grev gibi haklara, işçi sınıfına, çalışanlara bakışın üst sınıflarca her ülkede aynı şekilde algılandığını tekrar anlıyoruz.



Ailenin yoksulluk içinde grevle süren hayatının yanında bir çocuğun varoluşunu kanıtlaması, anne figüründen uzak yalnız hayatını, kendini bir şeye adayarak nasıl atlatmaya çalıştığını izliyoruz yönetmen Stephen Daldry'nin kamerasından.
Başroldeki, Billy, babası ve dans hocası rolündeki şahsiyetler şahane oynayıp filmi gerçek kılarken, müzikleriyle, mütevazı insani hikayesi, sınırlı imkanlarla da büyük işler yapılabileceğini gösteren filmdir kendisi...
Ayrıca bir ilki de gerçekleştirdi yanılmıyosam, filmden romana transfer olan ilk eser galiba. Gneelde bunun tersi olur bilindiği gibi romandan sinemaya uyarlanırken bunda tam tersi yaşanmıştır.

London Calling

Bir Fotoğraf


Bu fotoğrafı yeni görme şansım oldu, tam asker olduğum günkü derbide çekilmiş o yüzden ıskalamışız.
Geçmiş yıllardaki Inter-Milan maçında Inter taraftarlarının manyaması ve onlarca meşalenin yanıp tutuştuğu, ortalığın dumana boğulduğu maçtaki Rui Costa ve Materazzi'nin pozlarına benzerlik dikkatimi çekmedi değil...

R.I.P. Enke


Trajik haber bomba gibi düştü yüreklere. Futbolcular mevzubahis olunca sanki insan değillermiş gibi bir izlenim oluşuyo, onların duyguları, sorunları, gel-gitleri, kafa karışıklıkları olmazmış gibi. Onlar gözlerde hep çok para kazanan, lüks içinde yaşayan dünyanın en şanslı kişileri!..
Ölüm şekli de bunda ayrı bir etken, söylenene göre kendisini trenin önüne atması falan gerçekten insanı düşündüren, o noktaya getiren nedir dedirten bir olay...

8 Kasım 2009 Pazar

Kana Kana İçmek


Mey içkiye ait halis mulis yerli likörlerin adını Hare olarak değiştirmesinin ardından muhteşem tadlar raflarda yerini almıştı, bunlardan kafaya oynayan en güzeli belki de fotoda görüleceği üzere; Kremalı-Türk Kahveli likördür elbette.
Bunlar çeşit çeşit olup beyaz çikolatalı mocha gibi pek güzel çeşitleri de mevcut.
Baileys gibi ülkemizde haddinden fazla fiyata satılan leziz ürünlere ulaşamayanlara yarı fiyatına gayet kaliteli ve enfes bir lezzet. Baileys ve kahlua türü içki sevenlerin dertlerine derman olacaktır. sütle karıştırınca daha bir güzel oluyor türevleri gibi bknz: white russian
yarasın...

6 Kasım 2009 Cuma

Nostalji #2


Eskilerin vazgeçilmezi. Hala yanına yaklaşan dizi geçen senelere rağmen bir iki tanedir, bu dizi var olduğu için diğerleri çekilmiştir. O da Ekmek Teknesi, İkinci Bahar gibi yine semt havası kokan, sıcak diziler tıpkı kendisi gibi.
Çengelköy'e gittiğimde ilk aklıma gelen dizideki meşhur kahveydi. Sümer Tilmaç'la heyecanlı heyecanlı konuşmasıyla kendimize gelirdik, Fiko ile bir gülüp bir içimiz burkulurdu, Sermet karakterine çok gülerdik, Alim enteresan çocuktu, Yeni Türkü çalardı fonda, hey yavrum hey...
Fiko rolüyle Şevket Altuğ efsaneler arasına hepten karışmıştır. Sinemamızda ve dizi dünyasında en hatrı sayılır işlerde bulunmasına rağmen kendisinin hakkı verilmemiştir diye düşünüyorum. Kemal Sunal'lı eküri filmleri, Hababam Sınıfı, başlı başına başka bir topic nedeni diğer bir efsane Perihan Abla bile bu adamın hakkının verilmediğinin kanıtıdır. Tıpkı dizideki rol arkadaşı, muhteşem rollerin kadını Perran Kutman gibi. Yerleri kalbimizde zuladır, o ayrı...

5 Kasım 2009 Perşembe

Kontrolü Kaybetmek


Wolfsburg maçı bitti, şampiyonlar ligi ceketi büyük geldi haliyle özümüze dönerek acı çekmeye devam ediyoruz.
Staddan yükselen siktir ol git başkan tezahuratını duyunca aklıma direk ertesi gün bunun başkan ve yalakaları tarafından kullanılacağı tahminimde yanılmadım. Toplam 20 saniyelik tezahurat yüzünden diğer tüm yapılanlar silinip gidiyor ne yazıkki. Tüm stadın protestoya eşlik etmesi, maç boyu kısır futboldan, ne idüğü belirsiz sistemsiz Beşiktaş'ı daha fazla bekleyemeyenler 2.golün ardından artık patlama yaşadı adeta.
B uakadar yüzsüz bir adam görmedim diyeceğim ama yaşadığım şehrin belediye başkanı olan şahıs da bir o kadar yüzsüz-pişkin bir adam, bu ikisi hayatımızı karartmaya iliklerimizi kurutmaya and içmiş sanki misyonlarını başarıyla sürdürüyorlar.
Wolfsburg maçını yorumlayan spiker çok net özetlemiş; Beşiktaş takımı doğaçlama oynuyor, ne yaptığı belirsiz diye. Maç başladı gol bağıra bağıra geldi. Sağlı sollu ataklar ve her gelişlerinde etkili oldu adamlar ki süper bir takım olmayan, alman disipliniyle belli bir sistem dahilinde oynayan bir takım Wolfsburg. Maçın ilk 11'i açıklandığında zaten herşey ortadaydı.

Hala sen şampiyonlar liginde sağ bek! İbrahim Kaş, sol kanat İbrahim Üzülmez, Uğur İnceman, top ezme ustası Serdar Özkan, hayattan ve Beşiktaş'tan bezmiş görüntüsüyle Bobo, yıllık 2.2 milyon euro kazancı ve özellikle bu seneki sıfır performansıyla Nobre, kafada Beşiktaş'ı bitirmiş Tello, alay konusu olan dümdüz adam Fink gibi futbolcularla ancak bu kadar olur. Beşiktaş'ı hala yükseklere oynamaya iten de formasıdır- taraftarıdır. Bu haliyle zaten oyuncu kalitesiyle yıllardır sıradan bir takım kimliği taşıyor. Bu adamlarla başarı da sağlanmaz mı olabilir tabi ama belli bir sistem, düzen dahilinde belli çapta başarı kazanabilirsiniz Lucescu gibi örneklerde olduğu gibi.
Berbat bir top oynuyoruz onu önce söyleyelim, kimin nerde oynadığı ne yaptığı belirsiz. Bu yönetim olduğu sürece sistemsiz, şekilsiz, sıradan, antipatik bir takım olmaya, bitip tükenmeye mahkumuz o kesin...

Maç sonu Wolfsburg'un aslında kendimizi protesto amaçlı alkışlamamızı bir derece anlıyorum, maç başlarken fuck you diye bağıranların maç sonunda salyalar akıtarak Wolfsburg şakşakçılığı yapması, futbolculardan forma isteyip alması gibi şeyleri ise aklım almıyor, deli oluyorum aynı zamanda. Abartılı şeyleri seviyoruz, kontrolden çıkan, sinir harbi yaşayan, takımını kaybeden, sevgisini yavaş yavaş yitiren bünyelere de insan kızamıyor tabi bu şartlarda...

Yazgı #2

Sinem :Benimle evlenmek ister misin?

Musa: Benim için fark etmez; ama sen istiyorsan
evleniriz.

Sinem: Peki, beni seviyor musun?

Musa: Bilmiyorum.

Sinem: Öyleyse neden evleneceksin?

Musa: Bunun bir önemi yok, istersen evleniriz.

Sinem: Evlilik ciddi bir iştir.

Musa: Değildir.

Sinem: Bu teklifi başka bir kadın yapsaydı kabul
eder miydin?

Musa: Ederdim herhalde.

Sinem: Peki sence ben, seni seviyor muyum?

Musa: Bunu hiç düşünmedim.

Sinem: Seninle evlenmek istiyorum.

Musa: Ne zaman istersen.

Sinem: Benim gitmem lazım.
Bu saatte nereye gittiğimi merak
etmiyor musun?

Musa: ....

**

savcı: senin icin sessiz ve icine kapanik biri diyorlar... ne dersin?
musa: konuscak fazla seyim yoktur,o yuzden susarim.
savcı: bundan iyi neden mi olur..
..
savcı: ne zamandır tanışıyorsunuz?
m: uzun zamandır..
savcı: ne kadar uzun?
m: bilmiyorum bikaç yıl olmuştur
savcı: iş arkadaşı olarak mı,sevgili olarak mı?
m: sevgilim değildi kendisini pek tanımam
savcı: tanımaz mısın,tanımaz mıydın?
m: ikisi de
savcı: insan tanımadığı biriyle evlenir mi?
m: evlenir
savcı: belki de haklısın.. o zaman nasıl evlendiniz diye sorayım.
m: o istedi
savcı: kimdir nedir hiç merak etmedin mi?
m: etmedim
**
savcı: annenin öldüğü sabah...hep yaptığı gibi seni uyandırmamış,kahvaltı da hazırlamamış..yaa nooldu
bu kadına diye merak etmedin mi?
m: uyuduğunu düşündüm
savcı: biri şimdi karın olan işarkadaşlarınla yemekte konuşmuşsunuz ama.
m: konuştuk
savcı: gidip bi bak demişler?
m: dediler
savcı: ee?
m: gidip bakmadım
savcı: neden?
m: bilmiyorum üşendim heralde
savcı: gece de eve geç gitmişsin
m: çalıştım
savcı: belki bişey olmuştur diye hiç aklına gelmedi mi?
m: gelmedi
savcı: peki öldüğünü anlayınca naptın?
m: bişey yapmadım
savcı: hiç bişi mi?
m: böyle bir durumda napılır bilmem,patrona söylemek için sabahı bekledim
savcı: patronun naim tuğlacı'ya
m: evet
savcı: peki sabaha kadar naptın,uyudun mu?
m: geceyarısına kadar oturdum.sonra koltukta sızmışım
savcı: yani uyudun
m: evet uyudum
savcı: ağladın mı?
m: ben ağlamam
savcı: neden?
m: bilmiyorum,ağlamam işte
savcı: ne düşündün,naptın,yani uyumadan önce?
m: bişi düşünmedim..televizyon seyrettim,sonra 2 defa da sütlü kahve yapıp içtim
savcı: sütlü kave içtin?
m: evet
savcı: anneni sever miydin?
m: evet,herkes gibi
savcı: ölümüne üzüldün mü?
m: üzüldüm
savcı: ama eşine sevindiğini söylemişsin
m: evet,buna benzer birşey söyledim ama bu başka bişey
savcı: nasıl?
m: anlatması zor,yani nasıl anlatacağımı bilmiyorum
savcı: anlıyorum,ama sen yine de anlatmayi bir dene
m: dediğim gibi,anlatması zor
savcı: bi dene bakalım.. biz de anlarız belki
m: insan sevmesine sever annesini ama sıkılır bazen,ya da yalnız olmayı ister,yani ölmesini
istemez ama,böyle,böyle de olsun ister,yani,bunun gibi bişi
savcı: ölünce de sevindin
m: bunun gibi bişi,ya da rahatlama
savcı: anladım..yani gerçekten anladım..
hukuk fakültesini son sınıftan terk etmişsin
m: evet
savcı: niye bitirmedin?
m: hatırlamıyorum sıkıldım heralde
savcı: doğru,sıkıcıdır gerçekten.. tanrı'ya inanır mısın?
m: hayır
savcı: başka şeylere?
m: ne gibi?
savcı: ne bileyim başka inançların olabilir,satanislik filan gibi..
m: ben hiçbişeye inanmam

2 Kasım 2009 Pazartesi

Tom Waits Day


Sesine, gırtlağına kurban olduğumuz Tom Waits abinin kulak paslarını silen iki güzel parçası, alayına gitsin;
İlki Jim Jarmusch'un Down by Law filminin de soundtracki olan, tadından yenmeyen albümü Rain Dogs albümünün incilerinden, enfes parça "Jockey Full Of Bourbon"
Diğeri de benim favorim olan, hala dinlememiş olanlar için son şans diyebileceğim:)
enstrümental, içerisinde hüzünü de coşkuyu da barındıran olağanüstü eseri "Russian Dance"
önce yükle-sonra dinle. hiç bitmesin...

Jockey Full Of Bourbon


russian dance

1 Kasım 2009 Pazar

Yazgı


Zeki Demirkubuz'un fragmanlardan anladığımız kadarıyla en çetrefilli, en çok emek harcayıp kendi tarzından da biraz ödün vererek yaptığı son filmi Kıskanmak önümüzdeki günlerde-6 Kasım itibariyle vizyona girecek. Nergis Öztürk'ün bütünleştiği karakter için bile izlenmeye değer gibi duran filmi sabırsızlıkla beklerken, ustanın 2001 yılında Albert Camus'un başucu kitabı "Yabancı"sından uyarladığı Yazgı filminden akıllara kazınan repliklerle noktayı koyalım.
Kitapta vurucu şekilde başlar ki "Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum" diyerektan...
Oyuncu bazında Serdar Orçin iyi bir tercih olduğunu kanıtlamıştır bu filmle ayrıca.


Sinem :Benimle evlenmek ister misin?

Musa: Benim için fark etmez; ama sen istiyorsan
evleniriz.

Sinem: Peki, beni seviyor musun?

Musa: Bilmiyorum.

Sinem: Öyleyse neden evleneceksin?

Musa: Bunun bir önemi yok, istersen evleniriz.

Sinem: Evlilik ciddi bir iştir.

Musa: Değildir.

Sinem: Bu teklifi başka bir kadın yapsaydı kabul
eder miydin?

Musa: Ederdim herhalde.

Sinem: Peki sence ben, seni seviyor muyum?

Musa: Bunu hiç düşünmedim.

Sinem: Seninle evlenmek istiyorum.

Musa: Ne zaman istersen.

Sinem: Benim gitmem lazım.
Bu saatte nereye gittiğimi merak
etmiyor musun?

Musa: ....