18 Temmuz 2011 Pazartesi

Jimmy İş Başında


Jimmy Abi Copa America'yı es geçmedi, yine yaptı yapacağını.
Arjantin-Uurguay maçının karambol dakikalarında Aguero'yu yakalayıp kafasına meşhur beresini taktı, adamı üstüne bir de öptü ve herzamanki alışılageldik  polisin kendisine eşlik etmesiyle sahayı terk etti abimiz.
Artık bir futbol fenomeni, olmazsa olmalardan biri Jimmy. İlerde onu da çok arayacağız eminim hızla tüm renkler ve futbol silinirken...

16 Temmuz 2011 Cumartesi

İşte Böyle Birşey Beşiktaşlılık



Oynanan bir maç sırasında rakip takımın bir oyuncusu öyle sıkı bir tekme atıyor ki Vedat Okyar can acısıyla bir anlığına zerafeti falan unutup küfür ediyor. Oyuncu hemen öğretmene şikeyete giden bir talebe gibi hakemin yanına koşuyor. “Hocam, Vedat bana küfür etti!”

Hakem de bir efsane: Doğan Babacan. Vedat’ın küfür edeceğine ihtimal vermiyor ama yine de yanına gidip soruyor: “Vedat, sen küfür ettin mi falancaya!”

Vedat duraksamadan: “Evet, ettim” diyor.

Doğan Babacan’ın eli cebine gidiyor. Geri geldiğinde o el bir kırmızı kart tutuyor. Havaya kalkan kırmızı kart tüm stadı şaşkınlık temelli bir sessizliğe gömüyor. Olacak iş değil… Beyefendi Vedat kırmızı kart yiyor. Üstelik yediği tekmenin üstüne, tatlı niyetine…
 
tezcan&vedat
 
Tezcan arkadaşının yanında tüm olan bitenlere şahit olmuş. O da şaşkınlık içinde:

“Oğlum” diyor Vedat’a, “Manyak mısın sen, niye ettim diyorsun. Etmedim deseydin ya”

“Üstümde Beşiktaş forması varken yalan mı söyleyecektim!”

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Bir Şarkı

 Hala bir dizi ya da filme kapak atıp popülerleşemeyen, ismi bu yüzden pek bilinmeyen aslında iyi de olan grup Asfalt Dünya'nın ilk stüdyo albümü Ormanlar Kralı'nın ilk videosu;  
Beni Severmiş O

Şikenin Belgesi

 

Aranan belge sonunda bulundu! Bildik bileli bu tür pis işlerin döndüğünü biliyoru ve hep söylenen şey buydu, şikenin belgesi mi olur diye. Fenerbahçeyi savunacak halim yok lakin Galatasaray'ın tutumunu, açıklamalarını tertemiz kulübümüz diye sözden başlamalarını işitince bir irkildim, bu işlerin bir zamanlar kitabını yazan adamların nasıl bu kadar geniş olabildiklerini anlayamadım, bu davanın bir yılla sınırlandırılması ise tam bir komedidir. Kim tarafından hangi düğmeye basıldı bilmiyorum ama birkaç denyonun fazlasıyla rahat davranıp ortada para dolu çantalar dolaştırması yüzünden daha doğrusu acemiliklerinden yakalandıkları açık.
Yeni çıkan yasa doğrultusunda Fenerbahçe ve Sivas küme düşebilir peki ya sonra? Temizlenmiş mi olacağız yani, geriye kalan yıllar, hakkı yenenler, açık seçik bilinenler, eli purolu kodamanlar ne olacak?
Gözaltı şekilleri, muameleler ve savcıların aynı oluşu ile futbolun ergenekonu çıktı bakalım, umarım amaç temizlenmektir, menfaat çatışması ya da artık bu adamlarla işimiz kalmadı mevzusu değildir.
Yoksa alt ligler dahil iddaa olayının da iyice coşması ardından bu işlere bulaşmayan bir kulüp olduğunu sanmıyorum, çamur deryasında birbirimize çamur atmaya çalışıyoruz, hal ve gidişat içler acısı sayın abim...
İşte güzide ve sözde yöneticilerimizin yarattıkları, dillerinden düşürmedikleri marka değeri ve alıp başlarına çalmaları gereken modern futbolları.

24 Haziran 2011 Cuma

Gün ağrıyor, Başım ağrıyor...

Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum, içki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım...
Şimdi kaçamak bakışlar atıyorum ona ve gö­rüyorum ki elinde başka bir votka şişesi, arkamdaki duvarda ası­lı olan afişleri seyrediyor. Ne yazdıklarıma bakıyor, ne de burada olduğumun farkında. Belki de dünyada sadece onun yanındayken kendimi hâlâ yalnız hissedebildiğim için böylesine garip bir dostluğumuz var. Birbirimize anlatacak hiçbir şey yok ve her şe­yimiz var. Ve aynı zamanda, o kadar da umursamıyoruz ki söyle­nenleri, olanları, aynı odada bulunduğumuzu bile unutabiliyoruz. Onu sevdiğimi söyleyemem çünkü duygularım yok ama hayatta­ki tek bağımlılığım olduğunu itiraf edebilirim… Yoruldum. Çok yorgunum… Yeryüzüne inme zamanı.


 

''kim kimi kurtarabilmişti şimdiye kadar? beni kim kurtaracaktı? ''kurtuluş'' dedim ''ankara'da bir mahalle.'' fazlası değil. belki bir de bob marley'in en iyi şarkısı. daha fazla düşünmeye gerek yok. adı her yerde, kendisi yok. kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya. daha da saplanmak için buradayız. dibine kadar. onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. ama nafile. çaresi yok. kurtuluşu beklemek yararsız. gelmez çünkü. kontenjan dolmuş. biz daha çok kötülüğün sınırını zorluyoruz.mucizeler bitti. doğmak yeterince mucizevi. başka bir tane daha beklemek aptalca. ölmek de ikincisi. bunların arasında da bir şey yok. kimse beklemesin...
anladım bir yangın merdiveni olmadığını. hayatın arka kapısı yoktu. gizlice sigara içilen karanlık bir boşluğu bile yoktu. her şeyi bilen, her şeyi bilmeye devam ediyor ve bana gülüyordu.''

kinyas ve kayra - hakan günday

23 Haziran 2011 Perşembe

Bir Umudum Sensin Anlıyor musun?

Nba artık pek ilgimi çekmiyor, tamamen estetik kaygılarla reklamla şunla bunla cilalanmış ruhsuz oyuncularla dolu bana göre sempatisi kalmamış bir organizasyon ya da öyleydi Dirk reis ve sevilesi nadir oyunculardan Jason Kidd'in katkılarıyla yüzümüz güldü. Nostalji hastalığı nba'de de mevcut, Starkslar, amiral David Robinsonlar, Stockton falan severdik abi. Şımartılıp tepelere çıkarılan Lebron gibilerin morarması müstehak ki aşağıdaki açıklamalar zaten asla bir efsane olamayacağını kanıtlar nitelikte...


“Kariyerimin ilk yıllarında bir şampiyonluk kazanmış olsam, muhtemelen bu kadar iyi bir oyuncu olamazdım. Kaybettikçe kendimi geliştirmek için daha çok çalıştım.”
Dirk Nowitzki



 
“Sizler, Chicago kentinin insanları, yaşamınızı kazanmak için bütün gün, son derece zor koşullarda çalışıyorsunuz. Bizim yaptığımız ise, yorucu bir günün sonunda size yalnızca keyifli birkaç saat geçirtebilmek... Chicago’luların bir başka kente gittiklerinde gurur duyabilecekleri bir şeylere sahip olmalarını sağlamak... Bu yüzden bu şampiyonluğu size armağan etmek istiyorum. Bu kupa sizin hakkınız.”(1997. Michael Jordan’ın kazanılan şampiyonluğu kutlamak için toplanan 200 bin Chicago taraftarına yaptığı konuşmadan)


 
“Benim kazanmamam için dua edenler şimdi sevinebilirler. Ama yarın sabah uyandıklarında hepsi yine aynı yaşamlara, bugün sahip oldukları aynı kişisel sorunlara geri dönmüş olacaklar. Bense bugünkü gibi yaşamayı sürdüreceğim, ailemle birlikte mutlu hayatıma devam edeceğim.” (2011. Miami Heat’in kaybettiği final serisinden sonra LeBron James’in yapmış olduğu basın toplantısından)

kaynak: Yiğiter Uluğ

21 Haziran 2011 Salı

İnsanız Affet



Kazancakis ustanın Zorba'sına dair iyice gönüllerde taht kuran Emrah Serbes'in kelamlarına yer vereyim dedim. Kitap şahane film de ayrı bir güzeldir ya, en sevdiğim adam'lardan Anthony Quinn sen insan mısın dedirten hayvani bir performans sergiler pek çok filminde olduğu gibi, iki kültür arasındaki benzerlikler, güzellikler, cahillikler gözlerden kaçmaz keza bir arabanın peşine takılıp koşan sümüklü çocuklar gibi...
Efsane müziklerini ve altında imzası olan besteci Mikis Theodorakis'i de unutmamak gerek, ellerinden öpmek gerek.



 İnsanız affetKazancakis’in Zorba’sının en sevdiğim cümlesi, “İnsanız affet.” Madam Ortans ölüm döşeğindeyken Girit’in ileri gelenlerinden biri geliyor, “Bugüne kadar senin hakkında ileri geri konuştuysam kusura bakma, insanız affet,” diyor. Ölüm döşeğindeki ihtiyar bir fahişeye söylüyor bunu. Onun affetmesi mühim çünkü. Tanrı zaten affeder, konsepti bu, bağışlayıcı olmak. Ama en güçsüz olanın konsepti bu değil, onun elinde tek silah var, affetmemek.

17 Haziran 2011 Cuma

Günaydın, Uyan!


Hakkaten çok garip olaylar yaşanıyor ki federasyon başkanı seçimleri için sürdürülen politika noluyo lan dedirtti. Demirören ve birçoğunun tek politikası anti aiz yıldırımcı politika, sidik yarışı şeklinde hemen her mecrada bu şekilde. 14 mayıs itibariyle divan kurulunda açıklanan toplam borç 355 milyon tl küsüratı da var yazmak istemedim. Batmış haberin yok derler adama ama ölü toprağı var sanki camiada gıkı çıkan yok, adam oynayıp oynayıp defolup gidicek ama Beşiktaş diye birşey kalmayacak. Hali hazırda zaten bu Beşiktaş benim sevdiğim, çocukluğumun Beşiktaşı asla değil ki başarılarda da eskisi gibi sevinemiyorum içimden gelmiyor. Bizi biz yapan şeyleri, değerleri son sürat çöpe atarak popülist politikalarla bu kadar değerli bir kulübü sıradanlaştırmak anca bu adamın başarabileceği birşeydi ama ya sesini çıkarmayanlar?

kaynak: oncebesiktas.com

Heineken

 Lager tipi biraları pek sevmesem de heineken hoş gelir, güzel gelir belki de logosundan şişesinden, az bulunur olmasından falan filan ama aşağıdaki gibi güzel reklamları mevcut, hatun ve erkek dünyasının farklarına dair göndermeler gibi gibi...

5 Haziran 2011 Pazar

Bir Fotoğraf

Sempatik rahibe teyzeler top peşinde, dizilmişler sıra bana gelse de oynasam dercesine...

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Buffalo '66

Beni seven biri var. Anlıyor musun?



Vincent Gallo'ya ucundan accık değinmiştim, burda unutulmaz sahnelerde Arizona Dream'deki şahane karakteri ve güzelim hitchcock filmindeki cary grant'i canlandırışıyla gönüllerde taht kurmuştu.

Buffalo 66 ise Vincent Gallo'nun yönetmenlik, oyunculuk, senaristlik ve filmin müziklerini de yaptığı nefis bağımsız yapım. Christiana Ricci etli-butlu hatun rolünde kendisiyle ilgili hiçbirşey bilmememize rağmen çok güzel canlandırmıştır Layla karakterini, sıcak çikolata içer durur hep Billy'nin huyuna gider nasıl bir güzelliksin sen dedirtir adama...
Çarpık aile ilişkileri, tutunamayan karakterler, televizyona yenilmiş beyni sulanmış ebeveynler, iletişimsizlik, çiş, sıcak çikolata, bowling, kırmızı botlar, harika müzikler, vincent reyis, pek tatlı christina ricci ve sürpriz konuk oyuncular da cabası...



direk sedriss'ten alıntıdır ki mevzuyu çok güzel anlatıyor; vincent gallo gercek hayatta babasini cok sevmektedir, ve fakat babasi aynen buffalo 66da portre edilen baba figurudur, surekli oglu vincent'i asagilar.vincent babasina olan sevgisini icine atar ve bir gun babasi evde bir sarki soylerken dandik bir teyple babasinin sesini kasede ceker gizlice dinlemek icin. ve o an karar verir bu sarkiyi milyonlara dinletecek bu sarkinin filmini cekecektir.filmdeki babanin ricciye soyledigi sarki iste bu sarkidir ve o ses gallo'nun gercek babasinindir.


Ricci'nin mükemmel performansı ve Moonchild adlı tadı damakta kalan film müziğiyle o sahne gelsin;

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Yan Babilon !

 Coşkulu müzikleri, gediğe koyan cinsinden sözleriyle ihtiyacımız varmış bu adamlara netekim...

(bkz: alexandros grigoropoulos, ferhat gerçek, tonton özal)

Ne Güzel Demiş Lan!..

 Çocukluk sadece belli bir yaşa kadar süren bir dönem değildir ve belli bir yaşı da yoktur.
Çocuk büyür ve çocukça şeyleri bırakır.
Çocukluk hiç kimsenin ölmediği bir krallıktır.


childhood is the kingdom where nobody dies - edna st. vincent millay

27 Mayıs 2011 Cuma

Punk Filmler

 

Özellikle İngiltere ve Büyük Britanya topraklarından doğal olarak bu tarz filmler çok çıkmış geçmişin suyu hürmetine. Skinheadler, punklar, kirli salaş mekanlar ve müzikler, bunun yanında eğlenceli örnekleri olduğu gibi ırkçılığa vurgu yapan şiddet barındıranları da mevcut. This is England misal müzikleriyle, anlatımıyla, oyunculuklarıyla şimdiden vazgeçilmez oldu. Yine eskilerden 'Made in Britain' Tim Roth'un skinhead punk yorumu ve atmosferiyle can'dır... Skinheadler mevzubahis olunca Russel Crowe abinin ünsüzlüğüne denk düşen tarihlerdeki filmi 'Romper Stomper'da izlencelik.
Punk müzik de kendisinden sonraki birçok türü etkilerken, sinemadan modaya bir çok alanda izler bıraktı.



24 Hour Party People
Indie müziğinin kökenlerine de ulaşmak isteyenler için kılavuz olan filmde yeni grupların parlama seanslarını yaşadıkları Manchester'da olaylar vuku bulur. 70 sonları ve 80'lerin başındaki müzikal vaiyetler, grupların çıkışı, atmosfer, seyirci, menejerler, uyuşturucu falanalr filanlar...

Sid and Nancy
İngiltere başta olmak üzere dünya çapında olay yaratmış, punk denince çoğu için akla gelen ilk grup Sex Pistols ve en tartışılan üyesi Sid Vicious'un hayat hikayesini konu alan ve müzikal mevzularla birlikte bu tarzın bilindik unsurlarına değinmekte film.


Jubilee
70lerin en tartışılan hususlarından biri Punk olunca yönetmen Derek Jarman da rahat durmamış, anarşik lan bu dedirten hatta fazlasıyla karanlık bir punk filmi yapmış, ilgilenenlere duyurulası sevilesi bir yapım.

Suburbia
84 yapımı filmde 1980lerin New York'u ve punk olayının Amerika topraklarındaki yansıması gözler önüne seriliyor efenim.



Yine bir dolu örnek mevcut türün eğlenceli nadir filmlerinden Tape Heads filmi, John Cusack ve Tim Robbins gibi isimlerle dikkat çekiyor. SLC Punk! ise 1998 yılından eğlenceli bir film; 80'lerin başında muhafazakâr bir kasabanın tek punkları Stevo ve Bob'un hayatları anlatılıyor. Yine Joe Strummer'i konu edilen ödüllü the future is unwritten adlı film de tavsiyedir.



Yine ingilizlere dair büyük usta Mike Leigh'in yönettiği, Gary Oldman ve Tim Roth'lu Meantime güzeldir, Meşhur filmlerinden The Firm, olaylı Scum, I.D. de tercih edilenzi.

Underground Poetix ve birçok yeraltı fanzini dışında Punk hususunda bizde çıkmış, güzel derlenmiş "Türkiye'de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999" adlı eser de arşivde bulundurmalık. Ülkemizdeki geçmişten günümüze yansıması punklar yad edilmiş, aşağıdaki şekilde de özet geçmiş abiler;


 "...70'lilerin ikinci yarısında öfke kendini, Avrupa ve Amerika'da Punk ile dile getirirken, Türkiye'de sokak çatışmalarında, grevlerde ve devrim provalarında gösteriyordu. "Müzik dinlemenin" henüz "sırası" değildi. 12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen "geleneksel" askeri darbe, işkenceler, zindanlar, idamlar, sürgünler, yasaklar, sansürler ve antidemokratik yasalarıyla gelmişti. 12 Eylül rejimi, özellikle Sol muhalefeti tamamen susturmuş, günümüzde etkisi hala süren sistematik bir apolitizasyon ve kişiliksizleştirme çalışması ile, toplumun her kesimini, üniversiteleri, sanat ortamlarını sindirmişti. Devir, "Tonton amca", "köşe dönmek", video kaset" ve "arabesk" devriydi.Böylesine sindirilmiş, kişiliksiz bir toplumda, kendisine dayatılan yoz arabesk kültürü kabullenmek istemeyen, kendisine nefes alabileceği bir yer arayan bir kesim gençlik için bir alan vardı, o da:Heavy Metal. Tek tük kaset kaydı yapan yerler ve yutdışından gelen bir iki yabancı Heavy Metal dergisinin "altyazısız" sayfaları sayesinde, kendini "farklı" hisseden bir kesim gençlik böylece Heavy Metal ile tanışmış oldu. Magazinel olmanın dışında, çoğunluk için Punk ile tanışma, Heavy Metal'den Punk müziğe bir "tarz" geçişi ile gerçekleşti..."

formanda ter


Yaz geldi hani ortalık cıvıl cıvıl, aylardır hazırlık yapan hanım kısmısı açıldı saçıldı dekolteler fora, diyetlere girildi yaz sezonu mühim tabi. Ulan o değil de orda burda, hele ki toplu taşımadaki ter olayını nabıcaz aabi diyen yok, biri de çıksın çılgın projeyle yok etsin ya da yaz gelmesin baharda takılalım nolurdu sanki.
Bu ablalar ne yapıyor o da ayrı mevzu, ben de merak ve endişe içindeyim...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

tribun@juve


Fotoğraf hoşuma gitti açıkçası italya ve curvalar gruplar mevzuunda juve ortalarda anca kendine yer bulur aslında. Torino daha bir organize sağlam görüntü veriyor zaten daha saygıdeğer bir kulüp o kesin. Siyah beya renkleri sempati sebebiydi hep keza eski kappa formaları, zidane, bayrak adam del piero, eskilerden forması, atkılar da koleksiyonda mevcut, lisede aldığım yüzüncü yıl montu dahi vardı juvecentus hesabı ama bir sempati sebebi göremiyorum artık,üzgünüm juve... Popülarite olarak juve ülke çapında birinci falan hep konuşulur lakin sahaya yansıması çok iç açıcı olmuyor bu gücün. Bunda stadlarının tribün işi için pek uygun olmaması da etkili muhakkak, yine fighters gibi lokomotif bir grubun parçalanması, içeriye alınanlar falan olmuştu hatırladığım kadarıyla, logosuyla falan sempatik gelen Drughi tribünleri sırtlıyor son senelerde...