4 Ocak 2009 Pazar

Ufuk Bayraktar ve Cacık

Zeki Demirkubuz'un kahvede gözüne kestirip sıfırdan oyuncu imal ettiği, son dönem oynadığı filmlerle çaylaklığı atlatıp oyuncu kıvamına gelen Ufuk Bayraktar'ın yakın zamanda bir röportajında sarfettiği cümle 'Zeki abi ben hıyarken cacık yaptı' şeklinde:)
Yönetmenin en kişisel filmi olan Bekleme ODası ile sinemaya merhaba diyen Bayraktar Masumiyet'in köklerini kazıyan Kader filmiyle gerçekten karakteri başarıyla yorumlamış, epey övgü toplamıştı. Ardından Nuri Bilge Ceylan'ın İklimler filminde bir yan rolde taksiciyi canlandırdıktan sonra Semih KAplanoğlu'nun festival filmi diye lanse edilen Yumurta'sında yine yardımcı bir rolde başarıyla rol almıştı. Yolu açık olsun, Demirkubuz sinemaya ağdalı, abartılmış oyunculuktan uzak, doğal bir adam hediye etti, röportaj metni ilgilenenler için aşağıda;

'Ben bir hıyardım Zeki Ağabey cacık yaptı'
Zeki Demirkubuz onu kahvede keşfetti, ardından o "Bekleme Odası", "Kader", "İklimler" ve "Yumurta" gibi filmlerle ödüllü bir oyuncuya dönüşüverdi. İçinde hâlâ haylaz bir çocuk barındıran Ufuk Bayraktar'ın hayatında fazla bir şey de değişmedi. Yalnız artık "Ufuk nerelerdeydin?" diye soranlara "Cannes'daydım ağabey" diyebiliyor!

2002'nin son günlerinde bir akşam. İstanbul Cihangir'deki meşhur Firuzağa Kahvesi'nde biri var, tek başına oturan sakallı bir adam. Kahvenin sahibinin oğlu Ufuk'un gözü adamda. Aklı ise "Bak ben seni nasıl getirtiyorum buraya" diyen başçavuşunda. Sakallı adam "Bakar mısın, seninle bir şey konuşmak istiyorum" deyince irkiliyor: "Birkaç gündür seni izliyorum."
"Hava değişimi"nin ardından askerliğin son kalan bir hafta on gününü birliğe dönmeden geçirmeye çalışan Ufuk, "Hah, beni almaya geldiler" diyor içinden. "Pardon abi, hemen geliyorum" deyip içeri gidiyor. Tam montunu alıp usulca sıvışacakken ocakçı İzzet soruyor: "Sen nereden tanıyorsun Zeki Demirkubuz'u Ufuk?" Tanımıyor tabii ki... "Ünlü bir yönetmen o" deyince rahatlayıp masaya dönüyor: "Buyur abi, seni dinliyorum..."

'Bana hayatı anlat'
Ufuk Bayraktar'ın 2002 kışında bu konuşmayla değişecek hayatı 12 Eylül 1981'de Beyoğlu'nda bir hastanede başlar. Trabzonlu Cevahir Bayraktar ile Kilisli Şenel Hanım'ın ikinci oğludur. Babasının Cihangir'deki kahvenin yanı sıra ganyan bayii, lokantası, Sheraton kumarhanelerinde hissesi vardır. Evleri, bıçkın delikanlılarıyla ünlü, "vukuat"tan yana zengin Küçükçekmece Cennet Mahallesi'ndedir. Nitekim ağabeyi Uğur'la ikisinin de ilk gençlikleri kendi tabiriyle "haylazlıklarla" geçer. Bir arkadaşlarının gözünü mor mu gördüler, kim haklı kim haksız demeden hop, hemen "dalarlar". Her kafasını gözünü yarışında iki gün kadar uslanır, sonra gene sil baştan...
Gürsoy Koleji'nin ana sınıfında başlayan öğrenim hayatı, aynı okulda lise sona kadar sürer. Orta ikide "haylazlıktan" bir süre okuldan uzaklaştırılır, lise sonu da "çift dikiş" okur. Okulu sevmez. Öğretmeni "Zeki çocuk da" der, "Ben ders anlatırken camdaki kumruları izliyor..." Hâlâ "Tamam dört artı dört sekiz de, benim ne işime yarayacak bu hoca? Bana hayatı anlat sen" diye özetler durumunu...

'Türk filmleri sıkıcıdır' önyargısı
Üniversite okumamaya baştan kararlıdır. Anne babasının "Bir diploman olsun da simit sat gene" ısrarları da işe yaramaz, ağabeyinin, kız kardeşinin dersleri iyidir, e birinin de babasının dükkânlarına bakması gerekiyordur, öyle ya... Bu rahatlıkla sınava girmez bile.
Askerde, çocukluğundan beri ilgisini çeken sinema bir tutkuya dönüşür Ufuk Bayraktar için. 3 bin kişilik tugayın film sorumlusudur ve her hafta sonu çıktığında eli kolu VCD'lerle dolu döner. Hollywood filmleri, özellikle Al Pacino, Mel Gibson ve Bruce Willis'inkiler... Türk filmlerinin önünden bile geçmez, sıkıcı olduklarına dair bir önyargısı vardır. Zeki Demirkubuz'la tanıştığı o akşama kadar...
Askerliğini yeni bitirmiş, geleceğini o kahvede gören 22 yaşında bir genç için hayal bile edilemeyecek bir tekliftir Demirkubuz'un sunduğu: "Bekleme Odası" diye bir film çekecektir, orada bir rol vardır, acaba Ufuk oynar mı? Şaşırır çok, "Neden ben?" diye sorar, kamera bile görmemiştir hayatında... "Her şeyin bir nedeni yoktur" olur aldığı cevap, "Sen git iyice düşün bu gece..."
Düşünür... "Becerebilir miyim? Mahcup etmeyeyim yönetmeni..." endişesiyle "Yapan nasıl yapıyor?" düşüncesi çarpışır içinde. Yıllarca kumarhanede Yeşilçam'dan pek çok isimle tanışan babası ise şiddetle karşı çıkar oğlunun oyuncu olmasına. Seçeceği yaşam biçimi korkutur onu. Ufuk'un kaygılarını da, babasının korkularını da Zeki Demirkubuz giderir. "Eti senin kemiği benim" der, teslim eder oğlunu Cevahir Bey, yönetmenin ellerine.
Sonrası, ilk filminin basın toplantısında Ufuk Bayraktar'ın "Ben bir hıyardım, Zeki abi beni aldı soydu ve cacık yaptı" diye özetleyeceği süreç. O gün bugündür de önce "Zeki ağabeyine" teslim yaşar.

Hayatının üç yönetmeni
"Bekleme Odası"nı, başrol oynayarak kendisine güvenenleri değil güvenmeyenleri mahcup edeceği "Kader" izler. Defalarca izlediği "Masumiyet"te Haluk Bilginer'in oynadığı Bekir karakterinin gençliğidir rolü. Bilginer'in oyununu "olayın son noktası" diye tanımlasa da onu taklit etmekten kaçınır, kaşık tutuşu, sinirlenince elini kolunu sallayışı gibi birkaç hareketini benimser sadece ve çok başarılı bir Bekir çıkarır ortaya. Antalya'da "Genç Yetenek", İstanbul Film Festivali'nde ise "En İyi Erkek Oyuncu" ödüllerinin sahibi olur. Üstelik ikincisini "idolüm" dediği Erkan Can'la paylaşır.
"Zeki ağabey"inin yakınından ayrılmamaya kararlıdır ya, bu arada gene onun sayesinde tanıştığı iki yönetmenin filmlerinde de oynar: Nuri Bilge Ceylan'ın "İklimler"i ve Semih Kaplanoğlu'nun yeni gösterime giren Altın Portakallı "Yumurta"sı. Hayatının üç yönetmenini "Hem işlerinin ustası, hem de karakter olarak dört dörtlük insanlar" diye tanımlar. Sinemaya onlarla adım attığı için ne kadar şanslı olduğunu da hiç unutmaz.

Haylazlık başa bela!
"Yumurta"da bir kasaba delikanlısını oynayan Ufuk Bayraktar, 4 yıl önceki hayatını pek az değişiklikle sürdürüyor. Babasını kaybettiği için annesinin ve kız kardeşinin sorumluluğunu üzerinde hissediyor, zaman zaman gene kahveye uğrayıp dayısına yardım ediyor. "Vay Ufuk yoksun ne zamandır!" diyenlere, "Cannes'daydım da ağabey" demesi dışında her şey aynı. Ona karşı tavrı değişen arkadaşlarını ayıklamış hayatından, kalanlarla ve yeni eklenenlerle devam ediyor yoluna. Kitap okumayı sevmeye çalışıyor. "Sıkmadan, ne zaman gönlü çekerse"... "Suç ve Ceza"yı sekiz dokuz ayda bitirmiş, darısı Dostoyevski'nin biyografisinin başına...
Bir de mayasındaki 'haylazlık'la baş etmeye çalışıyor tabii. Son dönemde gene birkaç kez başını belaya soktu, hatta mayıs ayında eski mahallesinde girdiği kavgada bıçak çekip tutuklandı da... Ama artık beyaz bir sayfa açmış dediğine göre... Bu işin gereği bu, biliyor. Artık büyümesi gerektiğini de... "Belki ben hâlâ 16 yaşındaki haylaz çocuğum ama artık onu içimde taşımak gerekiyor" diyor... Ve buluşmamıza beraber geldiği 20 yıllık arkadaşıyla uzaklaşıyor. Ellerinde çekirdek, gözlerinde gelecek hayalleri...

4 yorum:

Chao Grey dedi ki...

güzel röportaj fakat kim yaptı bu röportajı ufuk bayraktarla

ferdinand dedi ki...

milliyet'ten asu maro yapmıştı hatırladığım kadarıyla,

marlonbarando dedi ki...

Adı geçen filmlerde çok iyiydi evet ama duruşuyla, demeçleriyle hiç güven vermiyor. Her an "bana ne ya!" deyiverip gidecekmiş gibi bir havası var.

Adsız dedi ki...

Çağrı OKAN : Bravo be gerçekten mükemmelsin :)kamera için yaratıldın sen, sana hasda olmamak elde değil....Daha çoookk uzun yıllar karmera karşısında seni izlemek ümidiyle yakışıklı...From KIBRIS.....