Zack Condon ve Beirut hakkında 2007'de birşeyler yazmıştık tam şurada
Özellikle ilk albümleri Gulag Orkestar şimdiden en iyiler arasına girdi bile ki yaptıkları hala en iyi iş olsa gerek... Atla Gel Şaban ile birlikte kitlelerin afyonu haline gelen 'şiki baba' şarkısını o tarihlerde de icra ediyorlardı, yine canlı güzel bir performans ile tekrar karşımızda,
tadından yenmiyür
Ankarada uzun zamandır bu kadar keyifli bir maç günü hatırlamıyorum ki kalabalığa, insanların suratlarına, yüzlerine de yansımıştı bu güneşli günün izleri.
Tam maç havası dedirten ve öğlen maçı olması, günü itibariyle şahane zamanlamaydı. Bilet fiyatları bana biraz fazla gelse de bir şekilde bilet yapıp hiç girmediğim yerlerden stada girip ancak kapalı tribünde yerimi aldım çocukluktan beri ilk defa. O maçta yine Gençler maçıydı ve Feyyaz'ın golüyle maçı almıştık tek hatırladığım.
Kapalı tribünün kenarından atlarken karşımda Zeki Demirkubuz'u görmem, şaşkın bakışlar altında merhabalaşmamız dünün en güzel dakikalarıydı benim için, üşenmemiş deplasman yapmış Zeki abi en arka sırada en köşede bayan arkadaşlarıyla yerini almıştı, selam olsun kendisine.
Maça açıkçası beklenmedik şekilde çok hareketli ve istekli başladık, harika paslaşmalar, özellikle sağ kanattan Hilbert'in bindirmeleri, Quaresma'nın iştahlı futbolu, Guti'nin klişe tabirle akıl dolu pasları falan derken bu pek uzun sürmedi tabi, o araya bir gol sıkıştırabilsek farklı olabilirdi ama rakip ceza sahası önüne kadar çok güzel gelip orda tıkanıyoruz, gol de gecikince direk oyundan düşüyoruz zaten. Bu maç sezonun en kritik maçlarındandı ne olursa olsun 3 puan almak gereken maç olarak önemliydi, Gençlerbirliğinin bu kadar silik bir takım haline gelmesi ise üzücü. Ligin ekonomik olarak belki de tek sorunsuz takımının bu kadar sıradan oyuncularla, vasat bir ekip olması kafa karıştırıyor, sanki cavcav küme düşmek için uğraşıyogibi son yıllardaki teknik adam kovmalar falan da hesaba katıldığında...
Velhasıl Holosko'nun maç boyu saç-baş yoldurması, Quaresma'nın bir türlü istediği topları alamayıp artık kale direklerini tekmeler hale gelmesi, Hurşut'un kendi kendine çırpınışları, Ersan'ın risksiz temiz oyunu, -rakibin de etkisiyle-uzun süredir kalede sorunsuz bir maç, herzamanki dirençli standart futboluyla Ernst, birtürlü beğenilmeyen ama yılmadan driplingleriyle çalışkanlığıyla giderek güzelleşen Hilbert, Bobo'nun maç boyu aranması, bir dakika susmadan harbiden beklediğimden çok iyi tribün ve kötü futbola rağmen çok güzel finişle sonlanan bir maç oldu.
Filmlerle Yaşayanlar, Düşünceler, Hayaller, Anılar başlığı altında kalın kapaklı, 170 sayfalı Altyazı özel 100.Sayısı bayilere düştü, edindik görür görmez.
Gerçekten ilerki yıllarda da bolca açıp açıp tekrar okunası, sinema dolu bir dergi yapmışlar.
Reha Erdem'den Nuri Bilge Ceylan'a, Uğur Yücel'den Adalet Ağaoğlu'na hatta Replikas grubundan dahi harika yazılar mevcut. Hayatında sinemanın önemli yer tuttuğu, güzel sloganıyla 'sinemada uyananların' harika kelimeleriyle ve herzamanki nefis kapak tasarımıyla, okurların samimi görüşleriyle, dergiye şimdiye dek emek verenlerin listelendiği güzel sayfasıyla, ara güler fotoğrafıyla, dikkat çeken resimlerle pek bir güzel efendim.
* Derginin içinden çıkan altyazı kapak serisinin posteri ve karikatür şeklinde 66 filmi bulmaca posteri de sürpriz yumurtası olmuş.
Galler Milli takımının formasını rekor sayıda (93) terletip Everton formasıyla da efsaneleşen fenomen adamlardan Neville Southall.
2002 yılına kadar ısrarla yeşil sahalara veda etmemiş, renkli futbol hayatı, büyük kulüpler derken, sıradan takımlarda oynayıp karizma çizdrime ya da dalga konusu olaylarına hiç girmeden sevdiği şeyi yapmış.
Velhasıl 44 yaşında futbolu bırakmış adam, bizde olsa ne olurdu diye sorasım geliyor klişe bir soruyla, sağlam dalga geçilirdi, çekirdek çitleyen bıyıklı amcalar kafa bulurken Southall tribünlere tırmanmaya çalışır becereme, maç çıkışı pataklardı milleti, ben öyle hayal ettim...
Bir de aklıma kaleci fiyaskolarıyla dolu Beşiktaş yılları geldi, Daum'un büyük ihtimal askerden arkadaşı olan duba misali Kjaer'i kim unutabilir ki?
Özellikle sinema alanında birçok silinip giden dergiye inat Altyazı hayatına devam ediyor, yaşıyor-savaşıyor. Hem de en niteliklisi olarak Kasım ayında 100.sayısıyla karşımızdalar.
Bu ay iki dergi birden çıkacak ki ilki her ayki şekliyle bayilerde, tahminen birkaç güne de özel sayısıyla, birçok tanınmış yazar ve yönetmen tarafından hazırlanmış özgün içeriğiyle de adından uzun süre söz ettireceğe benziyor. Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Kutluğ Ataman, Ümit Ünal, Murathan Mungan, Selim İleri, Ayfer Tunç ve Murat Uyurkulak gibi sinema ve edebiyat dünyasının önde gelen isimlerinin sinemayla olan kişisel ilişkilerine dair yazı, çizim ve fotoğraflarını paylaşacakları bu özel sayı, uzun süre sinemaseverlerin başucunda kalacak ve tekrar tekrar açıp okunabilecek kalıcı bir eser.
Zeki Abi'den ufak bir bukle, nedense bahsi geçen maç birçoğumuz için unutulmazlar arasına girmiştir, sürekli yağan yağmur, o dönemki Beşiktaş-Gençler maçlarının inanılmaz zevkli oluşu, İlhan'ın çırpınışları ve yenilgiye rağmen hiç üzülmemek aksine hüzünlü bir haz duymak...
Filmlerinize en yakın bulduğunuz maç hangisi?
Beni o açıdan en etkileyen şey tabii duygudur. Değişik duyguların, farklı duyguların yaşanma durumudur. Gençlerbirliği'ne 4-3 yenildiğimiz maçtır mesela. Oradaki İlhan Mansız'ın o hali hiç aklımdan gitmiyor. İnsan doğasını anlama çabasından bahsediyorum ya, yani İlhan Mansız'ın bile bilmediği derinlerindeki bir duygunun ortaya çıkması beni inanılmaz etkilemişti. O gün ona İmansız demiştim ama İ. Mansız'ı bilmiyordum, onu düşünerek söylememiştim. Bir gün maça giderken bir çocuğun formasında gördüm, İmansız yazmış acayip hoşuma gitti.
Henüz 36 yaşında inanılmaz yetenekli İranlı ressam İman Maleki. İran'da tüm baskılara rağmen sinema, resim gibi birçok sanatın bu kadar gelişmiş olması tabiki özellikle sinemadaki sağlam altyapı, geçmişten beri süregelen anlayışın büyük etkisi var, hayran olmamak elde değil.
Maleki'nin tabloları fotoğraf tadında, özellikle gerçekçiliği ve harika ayrıntılarıyla "resim olamaz, gerçektir lan" dedirtiyor birçoklarına... Şu linkten bazı eserlerine bakabilir arzu edenler.
“Babam da amatör olarak futbol oynamıştı, ama asla bizi zorlamadı. Şimdi aileler çocuklarını aslında kendi hayallerinin peşinde koşturuyor. Çocukların hayalleriyle ebeveynlerinkini karıştırmamak gerek.”
‘Bir+Bir’ adlı güzelim dergide yer almıştı yanılmıyosam, fenomen cantona'dan inciler...
Şair Julien Blaine’e göre futbol insanları uyutmaya yarıyor. Şiir ise uyanmaya ve daha iyi bir hayat arzulamaya, düşünmeye teşvik ediyor. Ne diyorsunuz?” Haliyle hafiften sinirleniyor çılgın Fransız. Kolajlayarak aktarıyorum: “Kültürel sefalet diyorsunuz ama futbol kültürün bir parçasıdır. Kimi tiyatroya gitmeyi sever, kimi maç seyretmeyi. Benim gözümde futbol bir sanat. Esas sefalet hiç tutkusu olmayan, hiçbir şey için heyecan duymayan insanlarınki. Sonuçta sinemada da, resim sergisinde de, konserde ya da statta da hepimizin aradığı şey aynı: Bizi sarsacak güçlü duygular. Futbolun uyutmaya yaradığını söyleyenler bu oyunun ne olduğunu kavrayamamış insanlar. Tabii ki güzel bir şiir okuyunca ya da film seyredince kendinize sorular sorarsınız. İnsanın kendisini sorgulaması çok önemli. Ama futbol taraftarları da maç sonrası kendilerine bir dolu soru sorar. Bazı sorular diğerlerinden daha mı değerlidir? Ben öyle düşünmüyorum.”
*İngiltere’de futbol neden daha güzel oynanıyor sorusuna ise çok şık yanıtı var Eric’in: “Mesela Fransa’da takımların kendilerine has bir oyun tarzları yok. Çalıştıran antrenöre göre değişiyor. İngiltere’de ise Liverpool taraftarları Liverpool’un tarzını beğendiği için taraftardır. Antrenörler de buna uymak zorundadır ve zaten takımın stiline uyacak antrenör seçilir. Esasında, mesela Fransa’da kimse taraftarı olduğu takımı neden tuttuğunu bilmez. Halbuki elli yıl önceki Man. United’la bugünkünü karşılaştırın, oyuncular farklı, fakat oyun stili aynı. Hollanda’da Ajax gibi. Aynı şey Liverpool ve Arsenal için de geçerli. Niye o takımı tutuyorsunuz? Çünkü çocukken gördüğünüz oyun tarzına tutulmuşsunuz.”
Koyu bir Beşiktaş taraftarı olan Seden, bir filminde şöyle bir diyaloga imza atar: "Filmlerde kötü adamlar vardır. Ya gerçek hayatta kimdir kötü adam?"
Cevap: "Beşiktaş'a gol atan adam kötü adamdır."
Sinemamızın nev-i şahsına münhasır yapımcı, senarist, oyuncu ve yönetmeni, büyük emektarı Osman F. Seden. Kanun Namına, Çalıkuşu, Sana Layık Değilim ve geç de olsa izlediğim, sinemamızda kurtuluş savaşına dair nadide filmlerden Düşman Yolları Kesti gibi bir dolu kaliteli yapımın mimarıdır.
hırsız
Güzel varlık, benim gönlümün oscarını almış Sadri Alışık'lı birçok filmi olması nedeniyle de belki ayrı bir severim. Sadri Baba gibi o da İstanbul aşığıydı, fimlerinde fonda İstanbul illaki bulunurdu.
Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Memduh Ün ve tabi ki Atıf Yılmaz ile birlikte büyük emek vermiştir, can'dır. Memduh Ün mevzusu da ilginç ki kendisi Beşiktaş formasıyla futbol da oynamış bir yönetmen...
Osman Seden'in karakterleri ''baba adam'' tabir edilecek karakterlerdir.Ağırbaşlı ve efendidirler.Usul,erkan,edep ve racon bilirler.Hayatın tornasından geçmişlerdir,acılardan yoğrulmuşlardır.Hippiliği,hoppalığı,tangoyu,smokini,viskiyi,cazı ,valsi,gavur icatlarını sevmezler.
düşman yolları kesti
Rakı içerler,alaturka dinlerler,alaturka adamlardır zaten tepeden tırnağa.Merttirler,dostturlar.İlle de Beşiktaş'lı olurlar.Beşiktaşlı olmayana kız vermezler.Maksat Beşiktaş'a gol olmasın yeter onlar için...
Aşağıda kendisinden bir iki kelam ve ardından Tarık Akan'lı filmden replikleri birçok filmde olduğu gibi görmek mümkün;
kaynaklar; sinema & sinematurk.com/eylulfırtınası
"Bey abi gördüm ama senin gibi erkek görmedim" "Eksik olma ne de olsa Beşiktaş'lıyız"
Eskinin kült pankartlarından, en akılda kalanlarından biri bence. Buna benzer birkaç tane daha var ama en güzeli bu olsa gerek. Artık adam akıllı pankart bile yok artık kapalı önünde. Olanlar da zaten dolmuş hattı misali, semt isimlerinden geçilmiyor ne yazıkki...
"artık çok geç, her zaman hep geç olacak. çok şükür ki öyle!.."
Albert Camus ve insanın sözümona çağdaş dünya karşısındaki hallerini sorguladığı bir başka romanı.
İkiyüzlülüğümüz, ahlak anlayışımız, dışardan nasıl göründüğümüz, kalıplaşmış davranış şekillerimiz ve bir dolu durumla tokat gibi çarpar. Jean baptiste clamence biirçoklarının tasviridir, özellikle kahramanımızın kendisini yalnızca tiyatroda ve futbolda kendisini rahat ve dürüst hissetmesi gibi özellikleriyle yazarın da pek çok halini taşıdığı kesin. Birçok unsuruyla Dostoyevski ve Yeraltından Notlar'la benerlikleri az değil...
Hazmetmesi zor, ilk okumayla birçok yeri kavrayamadan geçebiliyor insan ki hemen her cümle başlıbaşına kafa yorulması gereken bir eser. Kahramanımızın dediği gibi 'gerçek can sıkıcıdır' aziz dostum...
"...hele hele , dostlarınız kendilerine karşı içten olmanızı istedikleri zaman onlara inanmayın.onlar , sizin için içtenlik vaadinizde bulacakları ek bir güvenceyi kendilerine sağlayarak onlar hakkındaki iyi fikrinizi sürdüreceğinizi umarlar yalnızca.içtenlik nasıl dostluğun bir koşulu olur?her ne pahasına olursa olsun gerçek sevgisi hiç bir şeyi kollamayan ve hiç bir şeyin kendisine direnemeyeceği bir tutkudur.bir kusurdur o , bazen bir konfordur ya da bir bencilliktir.eğer bu durumda bulunursanız çekinmeyin.`doğruyu söyleyeceğinize söz verin ve en fazla yalanı söyleyin`.böylece onların derin arzusuna yanıt verirsiniz ve sevginizi iki kere kanıtlarsınız onlara..."
Birçokları gibi bizlerin de yürekleri hop hop etti ismini duyar duymaz, kariyer olarak sona gelmiş, ailevi meselelerde dibe vurmuş, zaten oldum olası çalkantılı bir hayata sahip bir adam Iverson. Arıza karakterler, asi ruh sahibi manyaklar her zaman bu taraftarla bütünleşmiştir bunu yaşamamız olası tabi. Gerçi sahada performans açısından Kaan Kural'la hemfikirim, bu heyecan parkede o kadar etkili olmayabailir lakin psikolojik faktörler de önemli. Taraftar basketbola küstü, küstürüldü. Her yıl sıfırdan takım yapılması, başarılı yabancıların elde tutulamaması, her sene en kritik yerde patlak veren oyuncuların parasının ödenmemesi gibi gerzekçe yönetim hatalarının olduğu bu dönemde keşke gelmeseydi Iverson. İster istemez sorunlar olacak, takım içi dengeler gibi klişe de olsa mevzular yaşanacaktır. Herşeye rağmen basketbolda bu tarz bir harekete ihtiyaç vardı.
Akatlar'ın semte uzaklığı ve gerekli yatırımın yapılmaması ve bahsettiğim yönetimsel hatalar yüzünden salon boşalmıştı. Dünyada gündeme oturan bir transfer en nihayetinde, futboldaki Quaresma etkisini bakalım basketbolda Iverson ile görebilecekmiyiz bilmiyorum ama onun da benzer yönleri çok ki en önemlisi o da tekrar oynamak istemesi-hırsı, geri dönüş için iyi bir yer oldu İstanbul, ülkemizde en çok sevilen, forması satılan adam Nba yıldızı bu herif, hem yarattığı heyecan, hiç beklemiyorum ama yönetimin satış-pazarlama açısından kafayı kullanabilirse sağlam getirileri olabilir. Haydi hayırlısı diyelim, parkeye adım atmasını dört gözle bekleyerekten...