Son dönem rock grupları içinde eli yüzü düzgün, sağlam parçalar çıkaran gruplarından Peyk ve şahane şarkıları İstanbul...
Ah İstanbul
Sen de biraz tozutmuşsun
Üstün başın darmadağın
İstanbul, İstanbul, İstanbul
Peyk - İstanbul
"herkesin inandığı bir şey var bu .mına kodugumun hayatında, benimki de sensin..."
18 Temmuz 2008 Cuma
Ajax - Arena

51,600 oturma kapasiteli Amsterdam Arena -Kapılarını 14 Ağustos 1996'da açan ve açıldığı yıllarda ilk olma özelliğini taşıyan yeraltı geçidi ve sürgülü çatı sistemiyle devrim yaratmıştı denebilir.
Halen büyük çaplı konserlerin düzenlendiği, toplantıların yapıldığı, futsal gibi turnuvaların da gerçekleştirildiği hani o dillerdne düşmeyen çok amaçlı bir stad.
Ajax'ın maçlarını eski günlerini aramasından olsa gerek pek izleyemesek de özellikle bir dönem hazırlık maçları sayesinde görebildiğimiz, kalearkalarındaki güzel graffitiler de şahaneydi.
İşte güzelim stad ve çevresinden göz doyuran kareler;

Sanat Filmi ve Sabun Köpüğü

Yaz gelip kapıya dayanınca sinema sektörü de artık klişe haline gelen "bu sıcakta sinemaya gidilmez" tadındaki sözlerin yerleşmesiyle olması gerekenden çok daha durgun geçiriyor bu dönemi.
Dağıtıcılar da buna paralel olarak abidik gubidik filmleri yaz sezonunda gösterime sokarak zaten bunu kanıtlıyorlar, keza dvd sektörü de o şekilde az film piyasaya sunuluyor.
Eğer futbol sezonu gibi düşünürsek sinema da hazırlık kampında denebilir ve geçtiğimiz sezonun değerlendirilmesinde yine bir türlü anlaşılamayan tartışmalar yine yaşandı.
Sinema ve sanat filmi kavramı, sektör filmleri çevresinde dönen bir nevi kısırdöngü.

Bu tartışmaları alevlendiren film ise Recep İvedik oldu ve sinema tarihimizin rekorunu kırması işi iyice alevlendirdi.
una karşılık sanat filmi diye adlandırılan genellikle festivallerde de gösterimi yapılan filmlerin misal Sokurov ustanın Alexandra'sı, Gus Van Sant'ın Paranoid Park'ı, Bob Dylan güzellemesi I'm not There gibi filmlerin hiçbirinin 5 bin izleyiciyi bile yakalayamaması sienamamız hakkında da genel fikirler sunuyor.
Açıkçası festival filmlerinin ve festivallerin her daim destekçisiyim ki İf gibi Mardin'de, Kars'ta halkla içiçe düzenlenen şahane festivaller yapılıyor son yıllarda.
Onun dışında İstanbul'da popüler filmler dışında film getirmeyen dağıtımcılara inat şahane Avrupa filkmleri gösteren Beyoğlu Sineması, Ankara'da Ankapol ve Kavaklıdere sinemalarının kapanacaklarını açıklaması gibi alternatif sunabilen, belli kemik bir izleyici kitlesine sahip sinemaların kepenk kapatması, izleyicilerin bir nevi popüler sektör filmlerine mahkum olması anlamına da geliyor.Bu tarz filmlerin destekçisi olarak açıkçası popüler sinemayı da görmezden gelmek yanlış olur. Milyonlarca gişe yapan bu filmlerin gösterilmesi birçok sinemayı ayakta tutan belki de tek etken oluyor ki hele günümüzde alışveriş merkezlerinin sinemaları da batırdığı bir dönemde bu filmleri eleştirip, lanetlemek biraz fantaziye kaçıp gerçekleri görmemek gibi geliyor.
Recep İvedik konusunda ise neden bu kadar büyütüldü anlamak zor. Sonuçta sinema bir sanatsa eleştirilmesi doğru basit bir film, hiç bir derinliği, oyuncu kadrosu, bir derdi olmayan bir film ki bana kalırsa komik bile değil komedi bu kadar kolay değil açıkçası, sıradan bir film birçok vizyona giren sayısız filmlerden biriyken gösterilen büyük tepkilerinde rüzgarıyla belki de tabi Şahan'ın eski tiplemesinin de etkisiyle büyük kitleler tarafından izlendi. Sonuçta kazanan sinema sektörü oldu ona bakmak gerek.
Sabun köpüğü diye nitelendirilen, sinema jargonunda yerleşmiş bir terim olan bu terim genelde belli amaçlar doğrultusunda çekilmiş, pek derinlik arz etmeyen, zayıf filmler için kullanılmakta.Sinema eleştirmenlerinin öfkelendiği husus bu kadar basit bir filmin 4 milyon küsür kişi tarafından izlenmesi oldu ama bir de toplumun gerçekleri var. Genel olarak küfüre, argoya olan düşkünlüğümüz malum keza sanat filmlerine giden kiişi sayısı da ortadayken ne yazıkki gerçekler görmezden gelinerek yeldeğirmenlerine karşı çarpışan kişiler olarak görünüyo eleştirmenler.

Sektörün kendini çevirebilmesi, salonların ayakta durabilmesi için popüler sinemanın varlığını görmezden gelmek aptallıktır bana kalırsa fakat insanlara yığınlardan farklı alternatif ortaya koyan Beyoğlu Sineması gibi yerlerin de ayakta tutulması, festivallerin desteklenmesi de şart ki isteyen istediği filmi izleyebilsin...
17 Temmuz 2008 Perşembe
Üç Nokta...

“Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz… Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir, lanet olsun ki.”
Diego Maradona
16 Temmuz 2008 Çarşamba
Delgado & Ciro

Malum tabirle Tangocular diyarı Arjantin'in en ünlü rock yıldızlarından Ciro Martinez, geçtiğimiz haftalarda 20bin kişiye verdiği büyük konserde Mati Delgado'ya olan sevgisini üzerine giydiği 10 numerolu Delagado yazılı Beşiktaş formasıyla göstermiş.
Formayı nasıl edindiği muamma ama aralarında büyükj ihtimal sağlam dostluk olan bir ikili bunlar yoksa cola turkalı Beşiktaş formasını bulması yada gidip alması pek mümkün değil heralde.
Bu şık hareket hemen akıllara konserinde Galatasaray formasını giyen güzel varlık Manu Chao'yu da getirdi ki kendisi genelde Cezayir forması falan giyer, forma koleksiyonu olmasından şüphelendiğim bir şahıs:)

Delgado demişken şaka maka takım kaptanı şu anda. Onla alıp veremediğim yok aksine şahane tekniğine, karakterine hayranım zaman zaman oyundan düşüp kendini göstermese de ciddi potansiyel sahibi bir adam. Kaptanlık hususunda sorun Beşiktaş'ın artık kaptan yapacak bir adma bile bulamaması, en kötü dönemlerinden altın yıllara altyapıdan çıkardığı cevherlerle ulaşan bir kulübü yöneten şahısların tanımadığının bir göstergesi.

Flaş transferler, saçılan paralar hiçbir zaman iş yapmadı bu kulüpte. Büyük kulüplerin aralarındaki transferlerin başlangıcı olan Şenol-Birol'un Fenerbahçe tarafından alınması takım bitti denilirken altyapıdan çıkan Sanlı-Yusuf gibi yürekli adamlarla başlayan Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan yılları yaşatan özkaynak düzeni sayesinde yaşanmıştı.
Yine nostalji damarı tuttu, burada kesmek farz oldu...
Bang Bang!..

Son açıklanan raporlara göre Dünyada sivillere ait 650 bin silahın kayıp olduğu, bireysel silahlanmanın büyük suç örgütleri ve iç çatışmalar için de önemli bir kaynak olduğu vurgulanıyor.
Patlak veren iç savaşlar, Afganistan ve Irak gibi her daim karışık toprakları silah ticareti yapanların salyalarını akıtmaya devam ediyor. Bireysel silahlanma ve şiddet hakkında dünya çapında yeterli duruşa sahip bir milletten sözetmek mümkün değil. "Kınıyoruz" ya da "münferit bir olay, çok üzgünü" tarzında tanıdık açıklamalarla yetinilmesinde milyarlarca dolar dönen bir savaş ekonomisi olduğunu unutmamak gerek.
Dünya silah ticaretini konu alan Lord of War'da da çok güzel altı çizildiği üzere Dünyadaki en üyük silah satıcılarının aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyeleri olmaları ne kadar da ironik...
2008 raporunda yer alan verilere göre, dünyada 51 ülke hafif silah üretiyor. En önemli hafif silah ihracatçıları ABD, İtalya, Almanya, Belçika, Avusturya, Brezilya, Rusya ve Çin. En fazla silah satın alan ülkeler ise yine ABD, Suudi Arabistan, Kanada, Fransa ve Almanya.
Dünya çapında orduların elindeki yaklaşık 200 milyon silahın en az 76 milyonunun ihtiyaç fazlası olduğu belirtiliyor.

Özellikle 11 Eylül sonrası korku ve paranoya toplumu haline getirilen Amerika gibi ülkelerde silahlanmanın önüne geçmek imkansız durumda ki onların zaten bunu önleme gibi niyetleri yok, aksine silah alma bakkaldan şişe süt almak kadar basit neredeyse.
Bizde de hala abidik gubidik biz silah toplumuyuz, atalarımızın mirası gibi açıklamalarla anlamsız silahlanmayı savunan tipler mevcut. Ülkesinin en büyük başarısını bile silahla kutlayan, bürokratları maça bel altında silahla gelen, delikanlılığı emnaetiyle ölçen acayip bir toplumdan söz ediyoruz. Devlet de silahlanmayı teşvik etmeye devam ediyor.
Geçtiğimiz yıl M.K.E. elindeki stokları tüketmek amacıyla 10 taksitle silah sattı, anahaberlerde ufacık oğluyla silah beğenmeye giden adamları gördü bu gözler.
Ülke genelinde toplam silah sayısının 7-10 milyon arası olduğutahmin ediliyor, heryer atış poligonu misali, iyimi...
15 Temmuz 2008 Salı
Before The Rain
circle is not round...
time never dies...

1994 yapımı olağaüstü Milcho Manchevski filmi, Yağmurdan Önce...
Savaşın getirdikleri daha doğrusu götürdükleri, ülkemiz için de geçerli olan insan doğasındaki şiddetin boyutları, insanı yemininden anında çıkarabilecek büyük payda olan aşkı ve insanlığı bu kadar güzel perdeye aktarabilen başka film varmı bilmiyorum.
Filmde üç farklı hikaye: Kelimeler-Yüzler-Resimler birbirine bağlantılı şekilde anlatılıyor, öyle güzel kurgulanmış ki ne kadar çabalarsanız çabalayın sıraya koyamıyorsunuz. Zaten filmin düşündürdükleri yanında balyoz yemişe dönen izleyici için kurgu önemini yitiriyor.
Zaman Ölmez...Çember Yuvarlak Değildir...

Silahlı insanlardan kaçan Zamira, sessizlik yemini etmiş olan genç keşiş Kiril, İngiliz fotoğraf editörü Anne ve yılların ardından topraklarına dönen ödüllü Makedon fotoğrafçı Alexander çevresinde dönen hikayeler, insanlığın hikayesi, film kadar şahane müzikleri de cabası.
Sinemada çokça kullanılan yuvaya dönüş hikayesinden farklı olarak, Alexander'ın Makedonya'ya döndüğünde karşılaştığı, kardeşin kardeşi öldürdüğü, herkesin silahlandığı, hoşgörünün tarih olduğu kaos ortamı özellikle yıllarca kan kusturulan Balkan toplumunu da anlatır olmuş.
Sade ve yalın anlatımı, çarpıcı görüntü yönetimiyle, özellikle toplumsal yaralara duyarsız kalmayan, Balkan filmleri sevenler için bulunmaz nimet Before The Rain. Gelinen noktada "Barış bir istisnadır, kural değil" gibi iz bırakan sloganlarıyla da sağlam film olduğu kadar gerçekçi bir film...
time never dies...

1994 yapımı olağaüstü Milcho Manchevski filmi, Yağmurdan Önce...
Savaşın getirdikleri daha doğrusu götürdükleri, ülkemiz için de geçerli olan insan doğasındaki şiddetin boyutları, insanı yemininden anında çıkarabilecek büyük payda olan aşkı ve insanlığı bu kadar güzel perdeye aktarabilen başka film varmı bilmiyorum.
Filmde üç farklı hikaye: Kelimeler-Yüzler-Resimler birbirine bağlantılı şekilde anlatılıyor, öyle güzel kurgulanmış ki ne kadar çabalarsanız çabalayın sıraya koyamıyorsunuz. Zaten filmin düşündürdükleri yanında balyoz yemişe dönen izleyici için kurgu önemini yitiriyor.
Zaman Ölmez...Çember Yuvarlak Değildir...

Silahlı insanlardan kaçan Zamira, sessizlik yemini etmiş olan genç keşiş Kiril, İngiliz fotoğraf editörü Anne ve yılların ardından topraklarına dönen ödüllü Makedon fotoğrafçı Alexander çevresinde dönen hikayeler, insanlığın hikayesi, film kadar şahane müzikleri de cabası.
Sinemada çokça kullanılan yuvaya dönüş hikayesinden farklı olarak, Alexander'ın Makedonya'ya döndüğünde karşılaştığı, kardeşin kardeşi öldürdüğü, herkesin silahlandığı, hoşgörünün tarih olduğu kaos ortamı özellikle yıllarca kan kusturulan Balkan toplumunu da anlatır olmuş.
Sade ve yalın anlatımı, çarpıcı görüntü yönetimiyle, özellikle toplumsal yaralara duyarsız kalmayan, Balkan filmleri sevenler için bulunmaz nimet Before The Rain. Gelinen noktada "Barış bir istisnadır, kural değil" gibi iz bırakan sloganlarıyla da sağlam film olduğu kadar gerçekçi bir film...
14 Temmuz 2008 Pazartesi
Goal4Africa
Afrika'daki eğitim için düzenlenen epey kapsamlı bir organizasyon olan Goal4Africa, iki gün önceki yardım maçıyla kitlelere kendini duyurma amacına ulaştı.Münih'te Allianz Arena'da düzenlenen karşılaşmada Gattuso, Ballack, Seedorf, Drogba, Gerrard, Eto'o, Ze Roberto ve Formula efsanesi Michael Schumacher de görev yaptı.
Kampanya bu şekilde organizasyon ve etkinliklerle 2010 DÜnya Kupasına kadar sürdürülmesi planlanıyormuş efenim...

Başlama vuruşunu Klinsmann ile Zico'nun yaptığı özel karşılaşma 90.yaşını kutlayan Nelson Mandela adına düzenlendi.
Motto olarak "Education for all...All for education" sözünü kullanan, Nelson Mandela ve Güney frika'da düzenlenecek Dünya Kupası'ndan ilham alan organizasyon kapsamında en son düzenlenen etkinlik ile hümanizmin, ayrımcılığa karşı duruşun, insan haklarının simgelerinden biri haline gelen Mandela'ya bir jest yapılmış...
13 Temmuz 2008 Pazar
Kurşuni Renkler
Uzun gecelerin kıymetlisi, keşfedilmeyi bekleyen bir zamanların Sezen Aksu parçası olmasına rağmen, Göksel'in ilk albümünde olağanüstü şekilde seslendirdiği şahane parça.
Şu sabun köpüğü müzik piyasasında kendine özgü bir tarzı olan, her daim güzel işlere imza atan nadide isimlerden olan Göksel'e de selam olsun...

Bir sabah saçlarımı okşayıp da rüzgar
İzlerini sürüp de gidecek beyaz beyaz
Ve güneş aynaya baktığımda çizgilerden
Yeni bir yüz gösterecek üzülerek biraz
Yok olmaz erken daha
Biraz geç kalın ne olur
Hiç hazır değilim henüz
Ne olur baharlarımı bırakın bir süre daha
Tanıdık değil bana güz
Yok olmaz dur
Dur gidemezsin
Gözlerimin rengi dur
Bulutlara dönemezsin
Yok alamazsın
Beni deli zaman
Ömrüme o kurşuni renkleri süremezsin
O gün başka renkte ağaracak biliyorum
Ve zorla değil ya o rengi hiç sevmiyorum
Ne olur sanki biraz daha zaman verseniz
Yıllar öfkenizi hiç mi hiç anlamıyorum
Şu sabun köpüğü müzik piyasasında kendine özgü bir tarzı olan, her daim güzel işlere imza atan nadide isimlerden olan Göksel'e de selam olsun...

Bir sabah saçlarımı okşayıp da rüzgar
İzlerini sürüp de gidecek beyaz beyaz
Ve güneş aynaya baktığımda çizgilerden
Yeni bir yüz gösterecek üzülerek biraz
Yok olmaz erken daha
Biraz geç kalın ne olur
Hiç hazır değilim henüz
Ne olur baharlarımı bırakın bir süre daha
Tanıdık değil bana güz
Yok olmaz dur
Dur gidemezsin
Gözlerimin rengi dur
Bulutlara dönemezsin
Yok alamazsın
Beni deli zaman
Ömrüme o kurşuni renkleri süremezsin
O gün başka renkte ağaracak biliyorum
Ve zorla değil ya o rengi hiç sevmiyorum
Ne olur sanki biraz daha zaman verseniz
Yıllar öfkenizi hiç mi hiç anlamıyorum
12 Temmuz 2008 Cumartesi
Orantılı Güç
Olaylı 1 Mayıs (olaysızı varsa göster diyenleri duyar gibiyim:) sonrası basılan parti merkezleri, bözek ilacı misali bolca sıkılan biber gazları ve işin bokunun çıkartılıp plastik mermi yağdırılmasının ardından haklı olarak çıkan kıyametin ardından emniyet müdürü Celalaettin Cerrah'ın yine umarsızca yaptığı Orantılı Güç hususunda bobiler'den güzel bir çalışma;
11 Temmuz 2008 Cuma
Aforizma > Futbol
6 Temmuz 2008 Pazar
Replik > Los Lunes Al Sol
5 Temmuz 2008 Cumartesi
Beşiktaş Dingonun Ahırı Kulübü
Dünkü spor tarihimize geçecek olan terlik mevzuundan sonra hala Sinan Engin'i savunabilecek babayiğit bulunabilir mi bilmiyorum.Tek bildiğimiz Beşiktaş erimeye, kaybolmaya, küçülmeye devam ediyor gerçek olan bu...
Plansız programsız yola çıkan, moda deyimle vizyonsuz, çapsızlarla dolu sözde yöneticilerin oyuncağı olmuş, karanlık odakların neredeyse arka bahçesi olmuş durumda koca bir kulüp.
Misal Çakıcı'nın Bjk Travel ile yurtdışına çıkarılması, futbolla ve Beşiktaş'la gram ilgisi olmayan, iktidarın besleyip yetiştirerek Futbol Federasyonu başkanı yaptığı Hasan Doğan'ın yıllar evvel Beşiktaş kulüp üyesi yaptırılarak futbol sahnesine adımının bizim aracılığımız ile yapılması en canlı ve can alıcı örneklerden.
Siyah da beyaz da bizim lakin beyazı bol yıllar geçerken tüm renkler hızla kirlenirken şairin dediği gibi en çok kirlenen beyazımız oldu malesef.
Bi İlhan İrem vardı ya? geyiğindeki gibi ilerde acaba Bi Beşiktaş vardı noldu mu diyeceğiz?
Tek tutunacak dalı taraftarı olan, kulübün içinde sözsahibi olan belki de tek taraftar olmasının cezasını genel kurulun, olmayan muhalefetin, sözde büyük beşiktaşlı işadamlarının yıllardır süren bu çürümeye karşı gıkını çıkarmadığı ortamda herşey taraftardan beklendi ve son barikatta dayanamadı bu çözülmeye.
Büyük yürekli Ulvi,Kadir, stoperlik tarihimizin devrimci savunmacısı Gökhan Keskin, Takoz Recep, Şifo mehmet, Atom Karınca Rıza, Şenol, birbirinden ayıramadan dillendirdiğimiz Metin-Ali-Feyyaz gibi gazetelerden kesip duvarlarımıza yapıştırdığımız, sokakta top oynarken onlar olduğumuz, maça gitmeden daha 1 hafta evvelinden yüreğimizin hopladığı o yılları daha da çok anmaya, nostaljinin dibine vurmaya, hayattan soğumaya tam gaz devam edeceğiz anlaşılan.
Son olarak Cem Dizdar'ın dünkü cümlesiyle itirmek lazım, Beşi,ktaş'ın öğreticiliği! adına;
Beşiktaş çok öğretici takımdır. Taraftarı vefayı, cefayı, katlanmayı öğretirken yönetimi de ‘bir takım nasıl yönetilemez’i öğretiyor...
2 Temmuz 2008 Çarşamba
Dozerler Kültürlerin Üzerinden Geçiyor
Burda insan yaşıyor!..
Avrupalı insanın şen şakrak, sürekli çalıp söyleyen çingene imajı çok yanlış. Halbuki tam tersi, büyük sefalet, hüzün var. Çok acı çekmiş bir halk çingeneler. Toplumlar bir yandan baskı altına almak, ezmek için ellerinden geleni yapıyorlar, bir yandan da Çingeneler etrafında bir folklor örüyorlar. -tony gatlif
İlk olarak 2005'te meclisten geçen, insanların olumlu karşıladıkları ama yasalara ve iktidara güvenerek hertürlü yıkıma imza atan hükümetin elinde balyoza dönen bir proje kentsel dönüşüm.
Özellikle çingene, roman gibi yüzyıllardır aynı yerlerde kültürlerini yaşatan, bu şekilde mutlu olan insanların yokedilmesi aşamasına gelmiş bir nevi sosyal yıkım projesi haline gelmiştir.
Küreselleşmenin kentlerdeki sürecinin, para kokusunun dayanılmaz hafifliğinin açık göstergesidir bu yaşananlar.

Son haberlere göre bu tarz projeler Türkiye ile sınırlı değil. Roma belediye başkanı, aynı zamanda neo-nazi olan vatandaş da İtalya'daki çingenelerin parmak izinin alınması, ülkeden postalanması gibi hayvani davranışlar sergilemekte, büyük ihtimalle kendi gibi düşünen İtalyan politikacıların çoğunlukta olması nedeniyle amacına da ulaşacak durmumdadır.
Bizde de Sulukule'yi tarihin tozlu sayfaları arasına karıştırmak üzere olan hükümet, heryeri talan eden, özelleştiren, Arap'lara, işadamlarına peşkeş çeken anlayışına devam edip elini ovuşturmaktadır açıkçası.
Aydın diye geçinne ya da lafa gelince sanatçıyım, duyarlıyım tadında açıklama yapan suya sabuna dokunmayan insanlardan çok bu kültürün yıkılmaması adına Manu Chao gibi, ülkemizde konser verip ertesi gün Sulukule'ye gidip şarkılar söyleyen-desteğini esirgemeyen Gogol Bordello gibi ya da İstanbul Film Festivali için ülkemize gelen muhalif yönetmen Tony Gatlif'in iner inmez ilk işinin Sulukule'ye gitmesi, turist gibi değil oranın bir parçası gibi çalıp söylemesi, insanları dinlemesi ki filmlerinde bu insanların hikayelerini çokça anlatır, garip bir durum yabancı dediğimiz o insanların sahiplenip, büyük kitlelerin, sözde aydınların susup kalması...
"Daha fazla Mc Donald’s değil, daha fazla Sulukule" Gogol Bordello-Eugene Hutz

Tony Gatlif 1990 yılında da Sulukule'de çekimler yapmış ve son manzara karşısında yıkılıp kalmış, bu insanlar burdan atılarak, apartman dairelerinde oturtulamaz diyerek öfkesini dile getirirken şu hani çok önemli mevzu gibi lanse edilen kültür başkenti mevzusuna da değinmeden de geçmiyor;
tonf gatlif in sulukule
Kültür Başkenti demek! bu çok iyi bir şey. Ama bana hep yaptıkları yüksek kuleleri gösteriyorlar. Kültürden söz ettiklerinde kastettikleri "money". Mahalleleri, yeşil alanları korumak gibi dertleri yok. Büyük binalardan, alışveriş merkezlerinden, lalelerden bahsediyorlar hep. Bunlar "kültürün başkenti" anlamına gelmiyor ki, "kapitalizmin başkenti" anlamına geliyor.
İlk olarak 2005'te meclisten geçen, insanların olumlu karşıladıkları ama yasalara ve iktidara güvenerek hertürlü yıkıma imza atan hükümetin elinde balyoza dönen bir proje kentsel dönüşüm.
Özellikle çingene, roman gibi yüzyıllardır aynı yerlerde kültürlerini yaşatan, bu şekilde mutlu olan insanların yokedilmesi aşamasına gelmiş bir nevi sosyal yıkım projesi haline gelmiştir.
Küreselleşmenin kentlerdeki sürecinin, para kokusunun dayanılmaz hafifliğinin açık göstergesidir bu yaşananlar.

Son haberlere göre bu tarz projeler Türkiye ile sınırlı değil. Roma belediye başkanı, aynı zamanda neo-nazi olan vatandaş da İtalya'daki çingenelerin parmak izinin alınması, ülkeden postalanması gibi hayvani davranışlar sergilemekte, büyük ihtimalle kendi gibi düşünen İtalyan politikacıların çoğunlukta olması nedeniyle amacına da ulaşacak durmumdadır.
Bizde de Sulukule'yi tarihin tozlu sayfaları arasına karıştırmak üzere olan hükümet, heryeri talan eden, özelleştiren, Arap'lara, işadamlarına peşkeş çeken anlayışına devam edip elini ovuşturmaktadır açıkçası.
Aydın diye geçinne ya da lafa gelince sanatçıyım, duyarlıyım tadında açıklama yapan suya sabuna dokunmayan insanlardan çok bu kültürün yıkılmaması adına Manu Chao gibi, ülkemizde konser verip ertesi gün Sulukule'ye gidip şarkılar söyleyen-desteğini esirgemeyen Gogol Bordello gibi ya da İstanbul Film Festivali için ülkemize gelen muhalif yönetmen Tony Gatlif'in iner inmez ilk işinin Sulukule'ye gitmesi, turist gibi değil oranın bir parçası gibi çalıp söylemesi, insanları dinlemesi ki filmlerinde bu insanların hikayelerini çokça anlatır, garip bir durum yabancı dediğimiz o insanların sahiplenip, büyük kitlelerin, sözde aydınların susup kalması...
"Daha fazla Mc Donald’s değil, daha fazla Sulukule" Gogol Bordello-Eugene Hutz

Tony Gatlif 1990 yılında da Sulukule'de çekimler yapmış ve son manzara karşısında yıkılıp kalmış, bu insanlar burdan atılarak, apartman dairelerinde oturtulamaz diyerek öfkesini dile getirirken şu hani çok önemli mevzu gibi lanse edilen kültür başkenti mevzusuna da değinmeden de geçmiyor;
tonf gatlif in sulukule
Kültür Başkenti demek! bu çok iyi bir şey. Ama bana hep yaptıkları yüksek kuleleri gösteriyorlar. Kültürden söz ettiklerinde kastettikleri "money". Mahalleleri, yeşil alanları korumak gibi dertleri yok. Büyük binalardan, alışveriş merkezlerinden, lalelerden bahsediyorlar hep. Bunlar "kültürün başkenti" anlamına gelmiyor ki, "kapitalizmin başkenti" anlamına geliyor.
29 Haziran 2008 Pazar
Asi Ruh
-Acaba Feyyaz şimdi ne yapıyodur?
2 Yıllık zorlu çalışma evresinden, toplanan yüzlerce saat malzemeden, Optik başkanın ölümünden, aksaklıklardan sonra Asi Ruh nihayet piyasada.
Dün akşam da Ankara'da Hakan Alak, belgesel çalışanları, Ayhan Abi ve Alen MArkaryan'ın katılımlarıyla gerçekleştirildi. Sahneye çıkan Alen'in İstanbul'daki galada Çarşı'nın feshini ilan etmeleri ve akabinde filmin geri planda kalması ve emeklerine gölge düşürmelerinden dolayı ondan ve ekipten özür dilemesi şık hareketti.

Bu film için söylenmesi gereken ilk şey samimi olmasıdır, bizen olmasıdır. Dışardan izleyen biri bune kardeşim diyebilir ama bu büyük bir prodüksiyon değil, kısıtlı imkanlarla birçoğu yüreklerini koyarak kotardıkları, kolektif bir çalışmanın mütevazı eseri, bir taraftar filmi.
Film için samimi olduğu kadar beni en çok etkileyen husus ise muhteşem müzikleri oldu. Film içinde filmi boğmadan, ölçülü şekilde kullanılan birbirinden güzel eserler mevcut ki raflarda yerini alan Dvd'nin yanında müzik cd'si verilmesi şahane bir nimet benim için.
Eski futbolcularla yapılan, orası burası kesilmeyen içten konuşmalar, semtin insanlarının, namazında-niyazında dedenin, 80 yşındaki ninenin de kadrosa yer aldığı, deplasman otobüsünden, Beşiktaş sokaklarından görüntülerin yanında paralel olarak ufak bir çocuğun semtindeki kendinden büyük bir kıza olan platonik aşkını da anlatan, çok iddialı olmayan ama gönüllerimizi fethetmiş belgesel-filmdir kendisi.
Zeki Demirkubuz'un kendi kardeşiyle olan anısı, Cem Dizdar'ın mevcut taraftar anlayışı temelli güzel konuşmaları, biraz daldan dala atlayan, siyahı da beyazı da bol olan bir yapım.
Optik Başkan'a adanması, özellikle Cem Abinin O'na dair anıları da en güzel ayrıntılardan sadece biri. Velhasıl %100 emek ürünü, gönülden yapılmış bir film bu, daha çok bu şekil anılar, hoş görüntüler olabilirdi tabi ama herkesin memnun kaldığı bir film olmuş, emeklerine sağlık...
Dexter - Kan Gölü

Seri katil kavramına yeni açılımlar getiren, izleyiciyi filmin kahramanı olan adamın gözünden bakmasını sağlayan, izleyene adalet, suç nedir, ceza gibi kavramları sorgulatan son dönem yapılmış en başarılı dizilerinden biri Dexter. 2 sezon yayınlandı gözler 3. sezonu beklerken son gösterilen sezon finali için yapılan ilgi çekici, halka açık reklam ve tanıtımlar bomba olmuş açıkçası.
Olay yeri inceleme tarafından etrafı çevrilmiş devasa havuzlar ve fışkıran kanlar, açıkçası bir seri katil dizisi için çok güzel planlanmış, fazlasıyla ilgi çekmiş anlaşılan.


Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
