"herkesin inandığı bir şey var bu .mına kodugumun hayatında, benimki de sensin..."
15 Aralık 2011 Perşembe
Ey Özgürlük
Uzun zaman sonra yüzlerin güldüğü, sağlam bir maçla paça biçilemez mutlulukla bir günü tamamlarken trainspotting'den çalmak zorunda olduğum alıntıyla bitireyim. Fernandes'in topa vurduğu ve kapalının uçtuğu gol anı için ve niceleri için söylenebilir...
"yaşadığın en güzel orgazmı düşün , bunu binle çarp , bu bile yaşayacağın zevk yanında bir hiç kalır"
13 Aralık 2011 Salı
demiş...
''Kendimi bir şişe kola gibi hissetmeye başlamıştım. Ve çevremde beni popüler bir şişe haline getirmek için pazarlama dolapları dönüyordu. Ve bilirsin, kolanın tadı bok gibidir. Ama her yerde posterleri vardır, o yüzden insanlar satın alır. İşte ben de bok gibi bir tadım varmış ve sebepsiz yere satın alınıyormuşum gibi hissediyordum.''
Heath Ledger
11 Aralık 2011 Pazar
9 Aralık 2011 Cuma
Naked
...
-mahşer günü geldiginde
mahşerin kendisi...
o evrim sıçramasi sürecinin
bir parçasi olmus olacak.
-evet. her ne olursa olsun...
insanoglu yok olmayacaktır.
-yok olmalı. mahserin en temel tanımında...
insanoglu en azindan madde biçimini
alıp dogru yok olacaktir.
-"madde biçimi" derken
ne demek istiyorsun?
-evrimleşecek.
-neye doğru?
-maddenin ötesindeki bir şeye.
saf düşünceden oluşan türlere.
katılıyor musun?
-evet. hayalet gibi bir şey.
-hayır hayaletle alakası yok
seni korkak ibne!
algı kapasitemizin dışında
birşeye.
evrensel bir bilince.
tanrıya
ki o da aynı mantıkla...
zamanın ta kendisidir.
-sen tanrıya inanmiyorsun ki!
-tanrıya elbette inanıyorum.
bak Brian sorun şu ki...
tanrı nefret dolu bir tanrıdır.
bunun sebebi...
tanrı iyi olsaydı
şeytanın dünyada ne işi olurdu?
acı, nefret
açgözlülük ve savaşlar neden var?
hiç mantıklı değil.
fakat eğer tanrı boktan bir piç ise
"dünyada iyilik neden var?" diye sorabilirsin.
"aşk umut ve zevk neden var?"
diye sorabilirsin.
gel şununla yüzleşelim.
iyi kötü tarafindan düzülmek için vardır.
iyinin yadsınamaz varlığı
kötünün hava basmasini sağlar.
bu yüzden tanrı kötüdür.
ve kaç tane geçmiş ya da gelecek
varlığın olursa olsun...
bunların tümü acı ve ıstırap
ve hastalık ve ölüm tarafindan...
delik deşik edilecektir.
görüyorsun brian tanrı seni sevmiyor.
tanrı seni küçümsüyor.
yani hiç umut yok...
ve insanoğlu sadece
şeytanın kendi kendini yarattiğı...
cihazın bir bileşeni.
katılıyor musun?
temelde benim söylediğim...
bir kaç tane yumurta kırmadan
omlet yapamazsin...
ve insanoğlu sadece kırık
bir yumurtadır...
''ve omlet... berbat kokuyor.''
-mahşer günü geldiginde
mahşerin kendisi...
o evrim sıçramasi sürecinin
bir parçasi olmus olacak.
-evet. her ne olursa olsun...
insanoglu yok olmayacaktır.
-yok olmalı. mahserin en temel tanımında...
insanoglu en azindan madde biçimini
alıp dogru yok olacaktir.
-"madde biçimi" derken
ne demek istiyorsun?
-evrimleşecek.
-neye doğru?
-maddenin ötesindeki bir şeye.
saf düşünceden oluşan türlere.
katılıyor musun?
-evet. hayalet gibi bir şey.
-hayır hayaletle alakası yok
seni korkak ibne!
algı kapasitemizin dışında
birşeye.
evrensel bir bilince.
tanrıya
ki o da aynı mantıkla...
zamanın ta kendisidir.
-sen tanrıya inanmiyorsun ki!
-tanrıya elbette inanıyorum.
bak Brian sorun şu ki...
tanrı nefret dolu bir tanrıdır.
bunun sebebi...
tanrı iyi olsaydı
şeytanın dünyada ne işi olurdu?
acı, nefret
açgözlülük ve savaşlar neden var?
hiç mantıklı değil.
fakat eğer tanrı boktan bir piç ise
"dünyada iyilik neden var?" diye sorabilirsin.
"aşk umut ve zevk neden var?"
diye sorabilirsin.
gel şununla yüzleşelim.
iyi kötü tarafindan düzülmek için vardır.
iyinin yadsınamaz varlığı
kötünün hava basmasini sağlar.
bu yüzden tanrı kötüdür.
ve kaç tane geçmiş ya da gelecek
varlığın olursa olsun...
bunların tümü acı ve ıstırap
ve hastalık ve ölüm tarafindan...
delik deşik edilecektir.
görüyorsun brian tanrı seni sevmiyor.
tanrı seni küçümsüyor.
yani hiç umut yok...
ve insanoğlu sadece
şeytanın kendi kendini yarattiğı...
cihazın bir bileşeni.
katılıyor musun?
temelde benim söylediğim...
bir kaç tane yumurta kırmadan
omlet yapamazsin...
ve insanoğlu sadece kırık
bir yumurtadır...
''ve omlet... berbat kokuyor.''
4 Aralık 2011 Pazar
R.I.P.
“Savunmacılara çalım atmak diktatörlere çalım atmaktan daha kolay…
Siz zoru başaracak, Brezilya’ya demokrasi şampiyonluğunu getireceksiniz!”
Socrates
Siz zoru başaracak, Brezilya’ya demokrasi şampiyonluğunu getireceksiniz!”
Socrates
Gelecek Uzun Sürer
"savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız, peki ya ölüleri ne yapacağız, neden öldüler?"
cesare pavese
Sonbahar ile gönüllerimizi fetheden Özcan Alper daha ikinci filmiyle her işi takip edilecekelr listesine eklendi bile. İlk filmi Sonbahar'da Yusuf ve Elka'nın imkansız aşkına benzer bir imkansız aşk, benzer acılar, yaşananlar, kürt meselesine dair tokat gibi çarpan gerçek hikayeler, Dİyarbakır'ın hikayesi bir yandan filme evsahipliği yapan şehrin güzelliklerini görmek mümkün.
Özellikle faili meçhuller-gidenler kadar kalanların bu sebepten daha çok doğudaki kadınların hikayesi bu film, filmde Sumru'nun araştırdığı tez konusu olan anadolunun ağıtları yakışmış. Yönetmenin Sonbahar'da olduğu gibi görüntüye dair ayrıntıları, harika ve çeşitli müzik örnekleri bu filmde de mevcut keza edebiyat göndermeleri de...
Açılış ve final sahnesi olarak şimdiden en iyiler arasında yerini almıştır acayip güzeldi hele ki açılış sahnesi. Yine korsan dvdci ahmet ki çok güzel bir karakter, uyku tutmayıp bir sigara yakıp başladığı monolog Masumiyet'ten beri gördüğüm en iyisi diyebilirim.
Hüzünlü, acı, bir o kadar gerçek bir film yapmış bizi düşüncelere boğarak Özcan Alper.İyi de etmiş, ben sevdim sayın abim, yeni projelerini beklemeye bile başladım hatta...
cesare pavese
Sonbahar ile gönüllerimizi fetheden Özcan Alper daha ikinci filmiyle her işi takip edilecekelr listesine eklendi bile. İlk filmi Sonbahar'da Yusuf ve Elka'nın imkansız aşkına benzer bir imkansız aşk, benzer acılar, yaşananlar, kürt meselesine dair tokat gibi çarpan gerçek hikayeler, Dİyarbakır'ın hikayesi bir yandan filme evsahipliği yapan şehrin güzelliklerini görmek mümkün.
Özellikle faili meçhuller-gidenler kadar kalanların bu sebepten daha çok doğudaki kadınların hikayesi bu film, filmde Sumru'nun araştırdığı tez konusu olan anadolunun ağıtları yakışmış. Yönetmenin Sonbahar'da olduğu gibi görüntüye dair ayrıntıları, harika ve çeşitli müzik örnekleri bu filmde de mevcut keza edebiyat göndermeleri de...
Açılış ve final sahnesi olarak şimdiden en iyiler arasında yerini almıştır acayip güzeldi hele ki açılış sahnesi. Yine korsan dvdci ahmet ki çok güzel bir karakter, uyku tutmayıp bir sigara yakıp başladığı monolog Masumiyet'ten beri gördüğüm en iyisi diyebilirim.
Hüzünlü, acı, bir o kadar gerçek bir film yapmış bizi düşüncelere boğarak Özcan Alper.İyi de etmiş, ben sevdim sayın abim, yeni projelerini beklemeye bile başladım hatta...
2 Aralık 2011 Cuma
29 Kasım 2011 Salı
Gustavo Santaolalla
Kim lan bu? demeden evvel yapılabilecek en güzel enstrümantal eserlerin sahibi, Amores Perros, Brokeback Mountain, 21 gram, Babel, diarios de motocicleta ve son olarak Biutişful filminde de bu abinin müziklerini görüyoruz, keza yine bu filmlerde ün yaptıktan sonra birçok filmde eserleri kullanıldı hatta Deadwood gibi caanım dizi de dahil buna, dinliyoruz kendimizden geçiyoruz sayın abim. Igazu, The Wings, Apertura, De Ushuaia a la Quiaca ve bir dolusu hayatınızın soundtracki olabilecek düzeyde muhteşmeler...Hastasıyız ama klişe tabirle değil harbiden ve derinden:)
Igazu
De Ushuaia a la Quiaca
Gezici Festival Geldi Haanım!
Her yıl zor şartlara tüm desteksizliğe rağmen yine yollarda Gezici Festival. Her yıl olduğu gibi yolculuğuna Ankara’dan başlayacak. Başkentte gerçekleşecek 2-8 Aralık’taki gösterimlerin ardından 9-12 Aralık tarihleri arasında Sinop’a ve 14-18 Aralık’ta da İzmir’e konuk olacak.
Dünya Sineması’ndan ödüllü filmler, Türkiye sinemasından son örnekler, Dardenne Kardeşler toplu gösterimi, ‘Arap Baharı’nı perdeye yansıtan filmler, Finlandiya’dan ve Fin sinemasının üstadı Kaurismäki’den kısalar, Zeki Demirkubuz’un ‘Kıskandığı Amerikan Filmleri’ bu yılki Gezici Festival’in programında.

Güzel programıyla göz kırpıyor keza bilet fiyatlarıyla da öyle. Gündüz 12.15 seansları 2,5 tl, öğlen seansları 5tl gibi harika fiyatlarla izlememek için pek bahane bırakmamışlar geçtiğimiz yıllardaki gibi.
Zeki Demirkubuz, Özcan Alper gibi isimler de bulunacak Zeki abi kıskandığı amerikan filmlerini ki Geceyarısı Kovboyu'nda bulunacakmış ve sunumunu yapacak, Özcan Alper de kendi filmi Gelecek Uzun Sürer'i takdim edecek. Daha fazla bilgi ve program için www.gezicifestival.org/ . E hadi rastgele...
31 Ekim 2011 Pazartesi
Biutiful, Inarritu ve Yılmaz Güney
Meksika'da bir adam hayatı hakkında ne yapacağına karar vermemişken, bir gün bir film izler ve yönetmen olmaya karar verir. O adam 'Amores Perros/ Paramparça, Aşklar ve Köpekler', '21 Gram' ve 'Babel' gibi filmlerin yönetmeni Alejandro González Iñárritu, izlediği film ise 'Yol'.
Bu şaşırtan detayı geçenlerde Cüneyt Cebenoyan yinelemişti ekranlardan. Costa Gavras gibi dev bir yönetmen onu auteur olarak nitelendirmişti yine ki bu ayrı mevzu kıymetini anlayacağız gün geçtikçe bu değerlerin.
Biutiful ile tekrar yenilenme, bitti ya da hep kendini tekra ediyor dedirtmemek için belki de son şanstı Inarritu için, 12den vurmuş açıkçası, komalara soktu bizi, insanın boğazına yumruk gibi oturan cinsten...
Guillermo ile kimyaları nefisti senaryoda guillermo abinin kalemi bizi bizden alsa da kendi yolunu çizmeyi tercih etti, inarritu bu kez senaryoya kendisi de eğilmiş haliyle bu sefer çarpışan mevzular, kesişen hayatlar hadisesine son vermiş kendisi açısından iyi de olmuştur bu açıdan. Gücünü ana karakterden hayatın tüm acımasız gerçeklerinden ve Barcelonanın arka sokaklarından almış.
Hikayedeki kapitalizmin gerçek yüzü olan, çinli işçiler, afrikalı göçmenler, bir hiç uğruna yitip giden hayatlar, insanlığın değerinin eksilerde gezdiği manzaralar hemen hemen aynen Gomorra kitabında geçmekteydi. Özellikle tekstil olmak üzere ünlüleri bile giydiren düşük maliyetli sömürü düzeni, balık istifi yaşayan insancıklar ve daha nicesi...
Filmle alakalı birşey diyemiyorum bitirdi bizi inarritu ki 150 dakikaya dayanan süresine rağmen hertürlü izleniyor herşey dozunda ayarlanmış. Filmi değil Javier Bardem'i bile izlemek yeterli, bu adam bu iş için yaratılmış, iyi ki var dedirtiyor bilmem kaçıncı kez. Kendin yaşasan bu kadar etkilenmezsin lan yemin ediyorum yahu, mahvettiler akşam vakti. Müzikler de inarritu'nun her filmindeki gibi şahaneydi eklememek ayıp olurdu...
Bu arada Javier Bardem'in canlandırdığı Uxbal karakterinin Espanyol taraftarı olması, parasını espanyol tozluğunun içine saklaması da ayrı bir ayrıntıydı...
30 Ekim 2011 Pazar
Feyyaz #7
Zeki Demirkubuz'un kardeşi Cemil'in sabahın köründe acaba ne yapıyodur diye merak etmesi boşunba değil, acayip bir adamdı Feyyaz nevi şahsına münhasır hesabı. Kıymeti pek bilinemeyenlerden, Beşiktaş ve ülke tarihinin en yetenekli golcülerindendi ki 90yılından aşağıdaki çok bilinen 5-1 biten maçta biraz sabırlı olup Feyyaz'ın golünü izlemek yeterli. Bu tarz golü Bergkamp atardı, ikisini de seviyorum estetik adamlar, futbol sanatçıları. 7 numarayı quaresma ile değil Feyyaz ile sevdik biz sayın abim...
28 Ekim 2011 Cuma
Deplasman Hakkımız...
yollar var yollar uzun, hüzündür sonu hüzün...hesabı yine hakkaten hüzün oldu ama canı sağolsun ne diyebiliriz ki başka. Keşke biraz yürekli oynasaydık, topu tutabilseydik, her gol attığımız ertesi kendi sahamıza kapanmak yerine aksine rakip afallamışken üzerine gidebilseydik. Yıllar önce Kleberson'un uzaklardan attığı muhteşem golün güme gitmesi gibi Simao'nun acayip golü güme gitmeseydi...
Quaresma 2.golün ortası dışında tüm topları ezdi bitirdi ve hala tribünler takımdan çok ona bağırıyor hala. Egemen, Ernst gibi yürekli topçular lazım bize isim yapmış kendini kurtarmaya çalışanlar değil ya neyse...
Tribünler semt eskisi gibiydi sanki pozitif bir hava vardı az da olsa. Benim adıma en güzel şey tabi yolllara düşmek, eş dost görmekle beraber askerlik arkadaşımı görmek oldu dünden elde kalan.
Ve Simao'nun muhteşem golü ardından gelen yıkılma o gol sevinci neydi lan öyle, ayakkabımı aradım golden sonra öyle. Kabul etmesi zor olsa da tribünler tatsız tutsuz değişik değişik çoluk çocuklar ona buna bağırıyo falan tribüncülük öğretmeye kalkıyolar, takımdan çok fenere küfürle ilgileniyorla ve takım 2-1 galipken daha 70.dakikada makaralar başlıyo holey çekmeler falan ki sonra herzamanki gibi göt oluyoruz tabir-i caizse...
Sağa sola salça olmadan deplasman tribününe giren, yasakçı zihniyete karşı duran herkese selam olsun, bu arada fenerde caner acayip bir top oynadı sanki dün, takımı adına en iyi adamdı ya da bana öyle geldi. Son dakikalarda yediğimiz gol ve hayalkırıklığı maç sonundaki atkı atma olayını da gölgede bıraktı tabi...
26 Ekim 2011 Çarşamba
pis moruğun notları
bir hafta kalıp içtim, kiranın bitmesini bekleyerek, sonra da Village'in dışında bir oda tuttum. derli toplu büyükçe bir odaydı ve çok ucuzdu, nedenini anlayamamıştım. köşede bir bar buldum, bütün gün oturup bira içtim. param hızla tükeniyordu, ama her zamanki gibi nefret ediyordum iş aramaktan. sarhoş ve aç geçirdiğim her dakikanın benim için özel bir anlamı vardı. o gece iki şişe porto şarabı alıp odama çıktım. soyundum, bir bardak bulup ilk şarabı koydum ve karanlıkta yatağa uzandım. işte o zaman anladım odanın neden bu kadar ucuz olduğunu. "L" treni pencerenin önünden geçiyordu. durak pencerenin önündeydi. tam önümde. odanın tamamı trenin ışığı ile aydınlanıyordu. ve bir tren dolusu yüz geçiyordu önümden. korkunç yüzler: fahişeler, orangutanlar, deyyuslar, kaçıklar, katiller, efendilerim. sonra tren yavaşça hareket ediyordu ve oda bir kez daha karanlığa gömülüyordu bir sonraki tren dolusu yüzlere kadar, ki her seferinde beklediğimden çabuk geliyordu. iki şişe şarap almakla ne iyi etmiştim.
Pis Moruğun Notları, Charles Bukowski
24 Ekim 2011 Pazartesi
Shine

Yine kıyamayıp doğru zaman ne zmaansa artık o anı bekleyip izleyeceğim arkadaş dediğim ve sonunda izleyebildiğim mükemmel film Shine.
Konusunu falan okuyanlar öf pöf diyebilir ki o yüzden bu tür işlere hiç girmem. Yok klasik müzik, pitano, Rachmaninoff falan geçiyo lan filmde kaçın diyenler olacaktır ama çok şey kaçırır izlemeyen a dostlar.
Geoffrey Rush sen nasıl bir insansın dedirtiyor artık oyunculuk mevzuunda hayvani işler yapmış adam ağzın açık izliyosun ve gık demeden. Hikaye temelde aslında çok tanıdık. Otoriter hatta manyaklık derecesinde takıntılı baba figürü ve kendi çizgisinde gidemeden babasına boyun eğen, zincirlerini kırmak isteyen sessiz evlat, bir dahi David'in hikayesi.
O kadar çok nokta, sahne, mevzu varki anlatılması gereken izleyiciye bişey kalmaz harbiden ben çok sevdim filmi, iki tane sahne şimdiden best of'uma girdi bile. David'in çocukluk döneminde bahçede babası ve kardeşiyle takıldıkları esnada annesinin camdan baktığı sahne inanılmaz etkileyiciydsi ve bir de sonlara doğru çıplak şekilde trambolinde kulaklığı takılı hop hop zıplarkenki sahne müthişti sayın abim.
Karman çorman bir yazı oldu ama tekrar izlenesi filmlerden biri olarak akıl defterime çoktan not ettim, çok sevdim be abi.
Geoffrey Rush olayı da bizim eşekliğimiz, abiyi tanıyoruz ediyoruz sağlam oyunculuğundan şüphe yok lakin yeteri kadar tanımadığımız da gerçek. Bir nevi Tuncel Kurtiz'in gudik dizilerde insanlar tarafından tanınması ne kadar trajikse bizlerin de Geoffrey abiyi Karayip Korsanlarından falan tanımamız bir o kadar trajik...
23 Ekim 2011 Pazar
Halil Sezai - İçip İçip
soner kardeşime teşekkür ederekten, gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun...
19 Ekim 2011 Çarşamba
My Name is Joe
kusura bakma, biz senin pembe dünyanda yaşamıyoruz.
bazıları polise gidemez.
bazıları borç almaya bankaya gidemez.
bazıları evini taşıyıp gidemez.
bazılarımızın seçeneği yoktur.
benim lanet bir seçeneğim yoktu.
Ken Loach sinemasının üzerinden tekrar bir cile çekiyoruz bu ara özellikle tam mevsimi diye düşünüyorum.
Hele ki Riff-Raff'tan sonra My name isa Joe bir sezercik deyimiyle baldan tatlı oldu yahu.
Yine sinema diye bize yutturulmaya çalışılan göz boyamaktan ileri gidemeyen cafcaflı hikayeler, aksiyon dolu sahneler, koftiden hikayeler, parayla sulandırılmış özendirilen lüks yaşamlar değil gerçek hayatlar, gerçek insanların hikayesi Ken Loach sinemasında anlatılanlar. Gün geçtikçe değişen, hertürlü olumsuzluğu içselleştiren-normalleştiren, bireyselleşmenin tavan yaptığı günlerde tutunmaya çalışan, ayakta kalmayan adamların hikayesi. Ne kadar gerçek ve iç burkan hikayeler olsa da hayatta yine fonda barınan komik mevzular da cabası tabi. Ve tabi ki futbol, Loach ustanın hemen her filminde az da olsa yer verdiği yaşama sebebi. Joe amatör bir takımı çalıştırır tek bir galibiyeti olan, kaybedeceği kesin olan bir takım, bir Batı Almanya bir Brezilya formasıyla sahaya çıkıp, sınıflara ayrılmış ve toplumsal hiyerarşinin en dibinden kurtulamayacaklarını bilmelerine rağmen hala hala topa aşık güzel adamlar. Doğruları yapsan da bazen yetmiyor hatta çoğu zaman, aşık olmaya bile lüksü olmuyor adamın ama senin canın sağolsun be Joe...
bazıları polise gidemez.
bazıları borç almaya bankaya gidemez.
bazıları evini taşıyıp gidemez.
bazılarımızın seçeneği yoktur.
benim lanet bir seçeneğim yoktu.
Ken Loach sinemasının üzerinden tekrar bir cile çekiyoruz bu ara özellikle tam mevsimi diye düşünüyorum.
Hele ki Riff-Raff'tan sonra My name isa Joe bir sezercik deyimiyle baldan tatlı oldu yahu.
Yine sinema diye bize yutturulmaya çalışılan göz boyamaktan ileri gidemeyen cafcaflı hikayeler, aksiyon dolu sahneler, koftiden hikayeler, parayla sulandırılmış özendirilen lüks yaşamlar değil gerçek hayatlar, gerçek insanların hikayesi Ken Loach sinemasında anlatılanlar. Gün geçtikçe değişen, hertürlü olumsuzluğu içselleştiren-normalleştiren, bireyselleşmenin tavan yaptığı günlerde tutunmaya çalışan, ayakta kalmayan adamların hikayesi. Ne kadar gerçek ve iç burkan hikayeler olsa da hayatta yine fonda barınan komik mevzular da cabası tabi. Ve tabi ki futbol, Loach ustanın hemen her filminde az da olsa yer verdiği yaşama sebebi. Joe amatör bir takımı çalıştırır tek bir galibiyeti olan, kaybedeceği kesin olan bir takım, bir Batı Almanya bir Brezilya formasıyla sahaya çıkıp, sınıflara ayrılmış ve toplumsal hiyerarşinin en dibinden kurtulamayacaklarını bilmelerine rağmen hala hala topa aşık güzel adamlar. Doğruları yapsan da bazen yetmiyor hatta çoğu zaman, aşık olmaya bile lüksü olmuyor adamın ama senin canın sağolsun be Joe...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













