"herkesin inandığı bir şey var bu .mına kodugumun hayatında, benimki de sensin..."
31 Ekim 2011 Pazartesi
Biutiful, Inarritu ve Yılmaz Güney
Meksika'da bir adam hayatı hakkında ne yapacağına karar vermemişken, bir gün bir film izler ve yönetmen olmaya karar verir. O adam 'Amores Perros/ Paramparça, Aşklar ve Köpekler', '21 Gram' ve 'Babel' gibi filmlerin yönetmeni Alejandro González Iñárritu, izlediği film ise 'Yol'.
Bu şaşırtan detayı geçenlerde Cüneyt Cebenoyan yinelemişti ekranlardan. Costa Gavras gibi dev bir yönetmen onu auteur olarak nitelendirmişti yine ki bu ayrı mevzu kıymetini anlayacağız gün geçtikçe bu değerlerin.
Biutiful ile tekrar yenilenme, bitti ya da hep kendini tekra ediyor dedirtmemek için belki de son şanstı Inarritu için, 12den vurmuş açıkçası, komalara soktu bizi, insanın boğazına yumruk gibi oturan cinsten...
Guillermo ile kimyaları nefisti senaryoda guillermo abinin kalemi bizi bizden alsa da kendi yolunu çizmeyi tercih etti, inarritu bu kez senaryoya kendisi de eğilmiş haliyle bu sefer çarpışan mevzular, kesişen hayatlar hadisesine son vermiş kendisi açısından iyi de olmuştur bu açıdan. Gücünü ana karakterden hayatın tüm acımasız gerçeklerinden ve Barcelonanın arka sokaklarından almış.
Hikayedeki kapitalizmin gerçek yüzü olan, çinli işçiler, afrikalı göçmenler, bir hiç uğruna yitip giden hayatlar, insanlığın değerinin eksilerde gezdiği manzaralar hemen hemen aynen Gomorra kitabında geçmekteydi. Özellikle tekstil olmak üzere ünlüleri bile giydiren düşük maliyetli sömürü düzeni, balık istifi yaşayan insancıklar ve daha nicesi...
Filmle alakalı birşey diyemiyorum bitirdi bizi inarritu ki 150 dakikaya dayanan süresine rağmen hertürlü izleniyor herşey dozunda ayarlanmış. Filmi değil Javier Bardem'i bile izlemek yeterli, bu adam bu iş için yaratılmış, iyi ki var dedirtiyor bilmem kaçıncı kez. Kendin yaşasan bu kadar etkilenmezsin lan yemin ediyorum yahu, mahvettiler akşam vakti. Müzikler de inarritu'nun her filmindeki gibi şahaneydi eklememek ayıp olurdu...
Bu arada Javier Bardem'in canlandırdığı Uxbal karakterinin Espanyol taraftarı olması, parasını espanyol tozluğunun içine saklaması da ayrı bir ayrıntıydı...
30 Ekim 2011 Pazar
Feyyaz #7
Zeki Demirkubuz'un kardeşi Cemil'in sabahın köründe acaba ne yapıyodur diye merak etmesi boşunba değil, acayip bir adamdı Feyyaz nevi şahsına münhasır hesabı. Kıymeti pek bilinemeyenlerden, Beşiktaş ve ülke tarihinin en yetenekli golcülerindendi ki 90yılından aşağıdaki çok bilinen 5-1 biten maçta biraz sabırlı olup Feyyaz'ın golünü izlemek yeterli. Bu tarz golü Bergkamp atardı, ikisini de seviyorum estetik adamlar, futbol sanatçıları. 7 numarayı quaresma ile değil Feyyaz ile sevdik biz sayın abim...
28 Ekim 2011 Cuma
Deplasman Hakkımız...
yollar var yollar uzun, hüzündür sonu hüzün...hesabı yine hakkaten hüzün oldu ama canı sağolsun ne diyebiliriz ki başka. Keşke biraz yürekli oynasaydık, topu tutabilseydik, her gol attığımız ertesi kendi sahamıza kapanmak yerine aksine rakip afallamışken üzerine gidebilseydik. Yıllar önce Kleberson'un uzaklardan attığı muhteşem golün güme gitmesi gibi Simao'nun acayip golü güme gitmeseydi...
Quaresma 2.golün ortası dışında tüm topları ezdi bitirdi ve hala tribünler takımdan çok ona bağırıyor hala. Egemen, Ernst gibi yürekli topçular lazım bize isim yapmış kendini kurtarmaya çalışanlar değil ya neyse...
Tribünler semt eskisi gibiydi sanki pozitif bir hava vardı az da olsa. Benim adıma en güzel şey tabi yolllara düşmek, eş dost görmekle beraber askerlik arkadaşımı görmek oldu dünden elde kalan.
Ve Simao'nun muhteşem golü ardından gelen yıkılma o gol sevinci neydi lan öyle, ayakkabımı aradım golden sonra öyle. Kabul etmesi zor olsa da tribünler tatsız tutsuz değişik değişik çoluk çocuklar ona buna bağırıyo falan tribüncülük öğretmeye kalkıyolar, takımdan çok fenere küfürle ilgileniyorla ve takım 2-1 galipken daha 70.dakikada makaralar başlıyo holey çekmeler falan ki sonra herzamanki gibi göt oluyoruz tabir-i caizse...
Sağa sola salça olmadan deplasman tribününe giren, yasakçı zihniyete karşı duran herkese selam olsun, bu arada fenerde caner acayip bir top oynadı sanki dün, takımı adına en iyi adamdı ya da bana öyle geldi. Son dakikalarda yediğimiz gol ve hayalkırıklığı maç sonundaki atkı atma olayını da gölgede bıraktı tabi...
26 Ekim 2011 Çarşamba
pis moruğun notları
bir hafta kalıp içtim, kiranın bitmesini bekleyerek, sonra da Village'in dışında bir oda tuttum. derli toplu büyükçe bir odaydı ve çok ucuzdu, nedenini anlayamamıştım. köşede bir bar buldum, bütün gün oturup bira içtim. param hızla tükeniyordu, ama her zamanki gibi nefret ediyordum iş aramaktan. sarhoş ve aç geçirdiğim her dakikanın benim için özel bir anlamı vardı. o gece iki şişe porto şarabı alıp odama çıktım. soyundum, bir bardak bulup ilk şarabı koydum ve karanlıkta yatağa uzandım. işte o zaman anladım odanın neden bu kadar ucuz olduğunu. "L" treni pencerenin önünden geçiyordu. durak pencerenin önündeydi. tam önümde. odanın tamamı trenin ışığı ile aydınlanıyordu. ve bir tren dolusu yüz geçiyordu önümden. korkunç yüzler: fahişeler, orangutanlar, deyyuslar, kaçıklar, katiller, efendilerim. sonra tren yavaşça hareket ediyordu ve oda bir kez daha karanlığa gömülüyordu bir sonraki tren dolusu yüzlere kadar, ki her seferinde beklediğimden çabuk geliyordu. iki şişe şarap almakla ne iyi etmiştim.
Pis Moruğun Notları, Charles Bukowski
24 Ekim 2011 Pazartesi
Shine

Yine kıyamayıp doğru zaman ne zmaansa artık o anı bekleyip izleyeceğim arkadaş dediğim ve sonunda izleyebildiğim mükemmel film Shine.
Konusunu falan okuyanlar öf pöf diyebilir ki o yüzden bu tür işlere hiç girmem. Yok klasik müzik, pitano, Rachmaninoff falan geçiyo lan filmde kaçın diyenler olacaktır ama çok şey kaçırır izlemeyen a dostlar.
Geoffrey Rush sen nasıl bir insansın dedirtiyor artık oyunculuk mevzuunda hayvani işler yapmış adam ağzın açık izliyosun ve gık demeden. Hikaye temelde aslında çok tanıdık. Otoriter hatta manyaklık derecesinde takıntılı baba figürü ve kendi çizgisinde gidemeden babasına boyun eğen, zincirlerini kırmak isteyen sessiz evlat, bir dahi David'in hikayesi.
O kadar çok nokta, sahne, mevzu varki anlatılması gereken izleyiciye bişey kalmaz harbiden ben çok sevdim filmi, iki tane sahne şimdiden best of'uma girdi bile. David'in çocukluk döneminde bahçede babası ve kardeşiyle takıldıkları esnada annesinin camdan baktığı sahne inanılmaz etkileyiciydsi ve bir de sonlara doğru çıplak şekilde trambolinde kulaklığı takılı hop hop zıplarkenki sahne müthişti sayın abim.
Karman çorman bir yazı oldu ama tekrar izlenesi filmlerden biri olarak akıl defterime çoktan not ettim, çok sevdim be abi.
Geoffrey Rush olayı da bizim eşekliğimiz, abiyi tanıyoruz ediyoruz sağlam oyunculuğundan şüphe yok lakin yeteri kadar tanımadığımız da gerçek. Bir nevi Tuncel Kurtiz'in gudik dizilerde insanlar tarafından tanınması ne kadar trajikse bizlerin de Geoffrey abiyi Karayip Korsanlarından falan tanımamız bir o kadar trajik...
23 Ekim 2011 Pazar
Halil Sezai - İçip İçip
soner kardeşime teşekkür ederekten, gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun...
19 Ekim 2011 Çarşamba
My Name is Joe
kusura bakma, biz senin pembe dünyanda yaşamıyoruz.
bazıları polise gidemez.
bazıları borç almaya bankaya gidemez.
bazıları evini taşıyıp gidemez.
bazılarımızın seçeneği yoktur.
benim lanet bir seçeneğim yoktu.
Ken Loach sinemasının üzerinden tekrar bir cile çekiyoruz bu ara özellikle tam mevsimi diye düşünüyorum.
Hele ki Riff-Raff'tan sonra My name isa Joe bir sezercik deyimiyle baldan tatlı oldu yahu.
Yine sinema diye bize yutturulmaya çalışılan göz boyamaktan ileri gidemeyen cafcaflı hikayeler, aksiyon dolu sahneler, koftiden hikayeler, parayla sulandırılmış özendirilen lüks yaşamlar değil gerçek hayatlar, gerçek insanların hikayesi Ken Loach sinemasında anlatılanlar. Gün geçtikçe değişen, hertürlü olumsuzluğu içselleştiren-normalleştiren, bireyselleşmenin tavan yaptığı günlerde tutunmaya çalışan, ayakta kalmayan adamların hikayesi. Ne kadar gerçek ve iç burkan hikayeler olsa da hayatta yine fonda barınan komik mevzular da cabası tabi. Ve tabi ki futbol, Loach ustanın hemen her filminde az da olsa yer verdiği yaşama sebebi. Joe amatör bir takımı çalıştırır tek bir galibiyeti olan, kaybedeceği kesin olan bir takım, bir Batı Almanya bir Brezilya formasıyla sahaya çıkıp, sınıflara ayrılmış ve toplumsal hiyerarşinin en dibinden kurtulamayacaklarını bilmelerine rağmen hala hala topa aşık güzel adamlar. Doğruları yapsan da bazen yetmiyor hatta çoğu zaman, aşık olmaya bile lüksü olmuyor adamın ama senin canın sağolsun be Joe...
bazıları polise gidemez.
bazıları borç almaya bankaya gidemez.
bazıları evini taşıyıp gidemez.
bazılarımızın seçeneği yoktur.
benim lanet bir seçeneğim yoktu.
Ken Loach sinemasının üzerinden tekrar bir cile çekiyoruz bu ara özellikle tam mevsimi diye düşünüyorum.
Hele ki Riff-Raff'tan sonra My name isa Joe bir sezercik deyimiyle baldan tatlı oldu yahu.
Yine sinema diye bize yutturulmaya çalışılan göz boyamaktan ileri gidemeyen cafcaflı hikayeler, aksiyon dolu sahneler, koftiden hikayeler, parayla sulandırılmış özendirilen lüks yaşamlar değil gerçek hayatlar, gerçek insanların hikayesi Ken Loach sinemasında anlatılanlar. Gün geçtikçe değişen, hertürlü olumsuzluğu içselleştiren-normalleştiren, bireyselleşmenin tavan yaptığı günlerde tutunmaya çalışan, ayakta kalmayan adamların hikayesi. Ne kadar gerçek ve iç burkan hikayeler olsa da hayatta yine fonda barınan komik mevzular da cabası tabi. Ve tabi ki futbol, Loach ustanın hemen her filminde az da olsa yer verdiği yaşama sebebi. Joe amatör bir takımı çalıştırır tek bir galibiyeti olan, kaybedeceği kesin olan bir takım, bir Batı Almanya bir Brezilya formasıyla sahaya çıkıp, sınıflara ayrılmış ve toplumsal hiyerarşinin en dibinden kurtulamayacaklarını bilmelerine rağmen hala hala topa aşık güzel adamlar. Doğruları yapsan da bazen yetmiyor hatta çoğu zaman, aşık olmaya bile lüksü olmuyor adamın ama senin canın sağolsun be Joe...
17 Ekim 2011 Pazartesi
Sahne - On the Waterfront
Marlon Brando'nun belki de en saf karakteri, ama en gerçek karakterlerinden Terry'yi canlandırdığı güzelim Elia Kazan filmi ve hep akıllara gelen arabada abisi charley ile Terry arasında geçen sahne ki şu linkten izlenebilir;
charley- kaç kilo geliyorsun boksör ? 75 kilo olduğun zamanlar çok güzeldin... menajer olarak tuttuğumuz o hergele... sana fazla yüklendi.
terry- sorun o değildi ... sendin soyunma odama gelip ufaklık bu gece senin gecen değil. bütün paraları wilson'a yatırdık dedin hatırladın mı? o herif büyük şampiyonluk ünvanına kondu, ben kifayetsiz boksörler çöplüğünü boyladım.. sen benim ağabeyimdin charley beni kollamalıydın bana sahip çıkmalıydın ki bahis parası için şike yapmak zorunda kalmayayım.
charley- senin içinde bahis oynadım cebin para yüzü gördü...
terry- derdimi anlamıyorsun biraz havam olabilirdi. mücadeleci, kişilik sahibi olabilirdim.. serseri olacağıma..! doğruya doğru şimdi öyle değilmiyim. bunu sen yaptın charley...
charley - onlara seni bulamadığımı söyleyeceğim kesin bana inanmayacaklar...
charley- kaç kilo geliyorsun boksör ? 75 kilo olduğun zamanlar çok güzeldin... menajer olarak tuttuğumuz o hergele... sana fazla yüklendi.
terry- sorun o değildi ... sendin soyunma odama gelip ufaklık bu gece senin gecen değil. bütün paraları wilson'a yatırdık dedin hatırladın mı? o herif büyük şampiyonluk ünvanına kondu, ben kifayetsiz boksörler çöplüğünü boyladım.. sen benim ağabeyimdin charley beni kollamalıydın bana sahip çıkmalıydın ki bahis parası için şike yapmak zorunda kalmayayım.
charley- senin içinde bahis oynadım cebin para yüzü gördü...
terry- derdimi anlamıyorsun biraz havam olabilirdi. mücadeleci, kişilik sahibi olabilirdim.. serseri olacağıma..! doğruya doğru şimdi öyle değilmiyim. bunu sen yaptın charley...
charley - onlara seni bulamadığımı söyleyeceğim kesin bana inanmayacaklar...
16 Ekim 2011 Pazar
Sevdamıza Demirören!
Bugün hesapta yürüyüş yapılacaktı ama emniyetten izin alamadığı gerekçesiyle sadece basın açıklaması yapılacakmış. Ulan Amerikada bile koyunun dibi dediğimiz adamlar ayaklandı biz anamızı belleyen şu adamlara gıkımızı çıkartamıyoruz. En azından bir tepki koyulsun bugün az ya da çok, bir başlangıç olsun istiyoruz arap baharı mı olur, kartal kışı mı ne haspaysa artık...
Beşiktaş babasının yıllar evvel kulübe yaptığı yardım yüzünden oğluna mahkum oldu, oyuncak oldu, keza futbol takımı da milli takımdaki gibi futbol oynayan ya da formda olanların değil sadece isimlerin oynadığı çiftlik halini aldı. Yüzeye çıkabilmek için daha ne kadar dibe batmamız gerekiyo ama bir an evvel batalım arkadaş, kurtulalım pisliklerden ne pahasına olursa olsun. Sabote edelim uefa ya falan gitmeyelim gerekirse küme düşelim, bazılarının rahatı bozuluversin beleşçiliğe fena alıştık ama yetti gayrı. Denizli maçında hem de tribünün eskilerini de kiralayıp kendisine bağıranları dövdürttü ki kimse müdahalede bulunamadı, o gün bittik zaten halen uzatmalardayız, uyanırız umarım...Hala sağda solda adam iyi Beşiktaşlı aslında diyenleri duyar gibiyim tüylerim diken diken oluyo. Adam 10milyon vermiş bak yine cebinden falan muhabbetleri öldürüyor abi beni.
13 Ekim 2011 Perşembe
Atkılar Sandıktan Çıksın Abi
Yavaştan soğuğun kendisini hissettirdiği, sandıklardan(hala mevcutsa tabi), dolaplardan kaşkollar çıksın dolansın bir güzel, kış denince akla tabi bu tür şeyler geliyor tribüncü beyinlere...
Alttaki fotoğraf ise apayrı bir tez konusu. Eski günlerden bomba fotoğraflardan, idmandan değil de sanki Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesi bahçesinden bir kare gibi geldi bana:)
21 Ocak 1977 Beşiktaş Galatasaray maçı için antreman sırasındayken.
Alttaki fotoğraf ise apayrı bir tez konusu. Eski günlerden bomba fotoğraflardan, idmandan değil de sanki Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesi bahçesinden bir kare gibi geldi bana:)
21 Ocak 1977 Beşiktaş Galatasaray maçı için antreman sırasındayken.
7 Ekim 2011 Cuma
Riff-Raff
Susan: Sen hiç depresyona girdin mi?
Stevie: Depresyon burjuvalar içindir. Biz sadece sabah uyanır ve yollara düşeriz hepsi bu...

91 yapımı Ken Loach güzellemesi...
Türkçeye çevrimi de ayak takımına yakın toplumun en gözardı edilen, en alt tabakasının hikayesi adından da anlaşılacağı üzere.
Başrolde her rolde ayrı sevdiğimiz Robert Carlyle varlığın yeter dedirtiyor. Kendisinin bile inanmadığı ticaret hayalleri kuran inşaat işçisi Stevie rolünde yine göz kırpıyor abimiz. Filmin hemen hemen hepsi zaten Stevie'nin de katılımıyla yapmına devam edilen bir bina inşaatında geçiyor. Acımasız çalışma koşulları, yok sayılan insan hakları, insanlık dışı barınma ve yaşama durumlarında ayakta kalmaya çalışan umudu ve düşleri kırık, sistemin getirdiği şekilde doğar doğmaz kaybetmiş insanların hikayesi...
İşçilerin bilinçlenmesi, sendikal hakları falan filan muhabbetine tek bir işçi girse de kendi aralarında deli gözüyle bakılıyor patronlar da zaten bu adama anında yol veriyorlar, hayat aynen devam ediyor. Fazlasıyla şahane ve komik sahneler de mevcut, yaşı başı çoktan geçmiş bilinçli tek işçi abimizin bir banyo uğruna yaşadıkları ve Big Lebowski ile birlikte en komik kül dökme sahnesine sahip film desek yeridir, acı-tatlı ilerleyen bitter tadında bir film. Meraklısına...
Stevie: Depresyon burjuvalar içindir. Biz sadece sabah uyanır ve yollara düşeriz hepsi bu...

91 yapımı Ken Loach güzellemesi...
Türkçeye çevrimi de ayak takımına yakın toplumun en gözardı edilen, en alt tabakasının hikayesi adından da anlaşılacağı üzere.
Başrolde her rolde ayrı sevdiğimiz Robert Carlyle varlığın yeter dedirtiyor. Kendisinin bile inanmadığı ticaret hayalleri kuran inşaat işçisi Stevie rolünde yine göz kırpıyor abimiz. Filmin hemen hemen hepsi zaten Stevie'nin de katılımıyla yapmına devam edilen bir bina inşaatında geçiyor. Acımasız çalışma koşulları, yok sayılan insan hakları, insanlık dışı barınma ve yaşama durumlarında ayakta kalmaya çalışan umudu ve düşleri kırık, sistemin getirdiği şekilde doğar doğmaz kaybetmiş insanların hikayesi...
İşçilerin bilinçlenmesi, sendikal hakları falan filan muhabbetine tek bir işçi girse de kendi aralarında deli gözüyle bakılıyor patronlar da zaten bu adama anında yol veriyorlar, hayat aynen devam ediyor. Fazlasıyla şahane ve komik sahneler de mevcut, yaşı başı çoktan geçmiş bilinçli tek işçi abimizin bir banyo uğruna yaşadıkları ve Big Lebowski ile birlikte en komik kül dökme sahnesine sahip film desek yeridir, acı-tatlı ilerleyen bitter tadında bir film. Meraklısına...
1 Ekim 2011 Cumartesi
Soundtrack & Buddy Holly
Varlığından tesadüfler eseri haberimiz olduğu müziğin 23 yaşında erken göç eden efsanelerinden Buddy Holly. Öldüğünde henüz 23 yaşında olmasına rağmen kendisinden sonra Beatles, Bob Dylan gibi birçok efsaneyi de etkilemiştir. Her şarkısı birbirinden güzel şarkılardan Everyday'i çalalım hafiften, bu şarkı da Stand by me, big fish ve mr. nobody gibi sağlam filmlere film müziği olarak kullanıldı hepsine de ayrı bir yakıştı.
Son olarak Mr.Nobody filminde kullanıldı ki bu filmde ayrı tez konusu, baya uzun süren, bir süre kafa karıştıran, tekra izlenmesi makbul olan kelebek etkisiyle kardeş bir güzel film...
buddy holly - everyday
27 Eylül 2011 Salı
Bira ve Rooney
Klişe tabirle ingilizlerin asi çocuğu Wayne Rooney'in bazı bazı apaçiliklerine denk gelmiştik ama ben bunu yeni gördüm yahu. Rooney locada bir hanım ablanın itinayla alıp masaya koyduğu birayı kalıbına bakmadan kendi bardağına koyuyor, sonra hiçbir şey yokmuş gibi maçı izler gibi yapmaya devam ediyor...
26 Eylül 2011 Pazartesi
Acaba Nerdeyim?
Bir sabah uyandığınızda
Beni bulamayacaksınız
Bir hicaz şarkı
Rüzgâr olacak denizlerinizde
Üşüyeceksiniz
Bir rıhtımda tiz bir ıslık
Her kundakta yeni bir yalnızlık
Beni bulamayacaksınız
İstanbul'un üzerinde kavak yelleri
Bir bir gemiler uzaklardan
Sizin eteklerinizde ziller
Sizinle olmayacağım
Anlamayacaksınız...
sadri alışık
Yorumsuz...
357.570.727 tl
ne lan bu böyle? diyenlere kısaca Beşiktaş'ın borcu şeklinde açıklayabiliriz.
Günü kurtarmaya dayalı kulüp politikası yarınlara ipotek koydu çoktan...
ne lan bu böyle? diyenlere kısaca Beşiktaş'ın borcu şeklinde açıklayabiliriz.
Günü kurtarmaya dayalı kulüp politikası yarınlara ipotek koydu çoktan...
24 Eylül 2011 Cumartesi
the guardian ve Beşiktaş
The Guardian istanbul rehberinde bir tek bize yer vermiş semti ve stadı ziyaret etmişler, klişe ve klasik dönerle açılıyor klip, idare eder çok da iyi olmasa da semtte hissettiriyor hafiften...
Beyoğlu için de ufak bir klip yapmış abiler bu daha başarılı olmuş, apaçilerden türkü barlara varan geniş yelpazede beyoğlunda bir gece;
ve yine internet sitelerindeki Çukurcuma ile alakalı video şaahne olmuş, adamlar bizi bizden iyi tanıtıyor arkadaş...
Beyoğlu için de ufak bir klip yapmış abiler bu daha başarılı olmuş, apaçilerden türkü barlara varan geniş yelpazede beyoğlunda bir gece;
ve yine internet sitelerindeki Çukurcuma ile alakalı video şaahne olmuş, adamlar bizi bizden iyi tanıtıyor arkadaş...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










