Dokunsalar ağlayacaksın; Ama hiç dokunmuyorlar.
Ardarda dinleyesi geliyor insanın, anason kokusu burunlara ulaşıyo sanki...
Klip de ayrı güzel olmuş ki oynayan abimiz şahane, şarkı arasında bilirim gidenlerle ölünmez ama kalanlarla da yaşanmıyor diyip olayı bitiriyor.
Klarnetiyle, uduyla, bendir ve envai çeşit sazları ile güzel şarkı yapmış Zakkum, bize dinlemek düşer...
"herkesin inandığı bir şey var bu .mına kodugumun hayatında, benimki de sensin..."
7 Eylül 2011 Çarşamba
Nostalji
siyaaah

Sezon açılıyor lakin tadı tuzu yok hiçbirşeyin, ne ligler temiz ne takımlar, ne Beşiktaş bizim tutulduğumuz Beşiktaş, herşey bambaşka... Haftaiçinden gazete kağıtları dergiler kesip konfeti yaptığımız, tesislere koştuğumuz, sevgilerin daha bir içten olduğu günler çok geride, çok da takılmamak lazım belki de.
Herşeye rağmen Eskişlehir'de olcaz haftasonu bir mani çıkmazsa, sensiz geçen günlerin... diyerekten.
Ama gel gelelim özlüyor insan yeşil zemini görür görmez hissettiği heyecanı, takım sahaya çıkarken patlayan gümbürtüyü ve siyaah beyaaaz seslerini...
5 Eylül 2011 Pazartesi
Midnight Cowboy
"i'm walkin' here! i'm walkin' here!"
Bazı filmleri izlemeye kıyamazsınız, hep doğru zaman gelsin diye beklersiniz. Ulan bi kafam boşalsın şöyle bi güzel izleyeyim dersin birtürlü o vakit gelmez, aslında hep sona saklar gibi bekletirsiniz geç de olsa o an gelir. Ulan niye bu zamana kadar bekledim bunu izlemek için dersin.
Midnight Cowboy da benim için bu özel yerdeydi. Ulan bekle bekle nereye kadar, her geçen zaman zarar, pişman olacağını bile bile yapılan bir günah gibi resmen.
Bu film gelene kadar ağdalı, gösterişli toplumdan kpuk filmler ön plandayken oscar alırken Midnight Cowboy bu gidişe dur dedi, Amerikanın bilhassa New York'un arka sokaklarına, kaybedenlerine dikkat çekti, gerçek insanlara, amerikan rüyasında boğulanlara...
Açıkçası Dustin Hoffman'ın bence en sağlam oyunculuğu sergilediği film bu keza Jon Voight de Texas'ın bağrından kopmuş cowboy kod adlı saftirik abimiz rolünde şahane. Biri hırsızlıkla günü kurtarmaya bakarken diğeri jigololuk peşindedir ama ikisi de toplumsal hiyerarşinin dibindedir, exit yazısı çok bulanıktır, çok uzaktadır.
Florida'yı düşler birisi, topal ayağını unutup manyaklar gibi koşmayı, diğeri sürekli geçmişi düşünür ailesini, tutucu halkın deli diye yaftaladığı hatun kişiyi. Çok şey istemezler sadece karın doyurmak, gün geçtikçe dostlukları birbirine güç verir. Filmin sonu ayrı trajiktir otobüsün en arkasında, meraklı bakışlarının arasında. Onlar toplum için tehlikelidir, korkacak bişeyleri yoktur, dayatmalarla yaşamazlar, istedikleri gibidir ve özgürdürler aslında diğerlerinden çok daha...
Bazı filmleri izlemeye kıyamazsınız, hep doğru zaman gelsin diye beklersiniz. Ulan bi kafam boşalsın şöyle bi güzel izleyeyim dersin birtürlü o vakit gelmez, aslında hep sona saklar gibi bekletirsiniz geç de olsa o an gelir. Ulan niye bu zamana kadar bekledim bunu izlemek için dersin.
Midnight Cowboy da benim için bu özel yerdeydi. Ulan bekle bekle nereye kadar, her geçen zaman zarar, pişman olacağını bile bile yapılan bir günah gibi resmen.
Bu film gelene kadar ağdalı, gösterişli toplumdan kpuk filmler ön plandayken oscar alırken Midnight Cowboy bu gidişe dur dedi, Amerikanın bilhassa New York'un arka sokaklarına, kaybedenlerine dikkat çekti, gerçek insanlara, amerikan rüyasında boğulanlara...
Açıkçası Dustin Hoffman'ın bence en sağlam oyunculuğu sergilediği film bu keza Jon Voight de Texas'ın bağrından kopmuş cowboy kod adlı saftirik abimiz rolünde şahane. Biri hırsızlıkla günü kurtarmaya bakarken diğeri jigololuk peşindedir ama ikisi de toplumsal hiyerarşinin dibindedir, exit yazısı çok bulanıktır, çok uzaktadır.
Florida'yı düşler birisi, topal ayağını unutup manyaklar gibi koşmayı, diğeri sürekli geçmişi düşünür ailesini, tutucu halkın deli diye yaftaladığı hatun kişiyi. Çok şey istemezler sadece karın doyurmak, gün geçtikçe dostlukları birbirine güç verir. Filmin sonu ayrı trajiktir otobüsün en arkasında, meraklı bakışlarının arasında. Onlar toplum için tehlikelidir, korkacak bişeyleri yoktur, dayatmalarla yaşamazlar, istedikleri gibidir ve özgürdürler aslında diğerlerinden çok daha...
11'e 10 Kala
-Karından niye ayrılmıştın?
-Ya koleksiyonun ya ben dedi, ben de koleksiyonu seçtim tabi.
Bir gün çıktı gitti...
Pelin Esmer'in yazıp yönettiği son zamanlardaki en güzel filmlerden ki yerli yapımlarda birçok yapım var karambolde gümbürtüye giden. Bu filmi sinemada nasıl izlemedim lan diyor insan çoğu zaman olduğu gibi.
Bu tarz filmleri illaki tek başına izleyeceksin ama ota boka takılmadan, sağa sola dikkati dağıtmadan.
O kadar güzel bir sade anlatım, tadında abartısız oyunculuk fonda istanbul ve birçok güzel detay boşa gitmesin.
Mithat Bey'in hayatına dikiz yapıyoruz. Adam koleksiyoner ama öyle böyle değil, hergün gazteelerden çifter çifter alıyor, keza saatler de öyle, dergi, kitap, koleksiyoner değeri taşıyan içkiler ve hatta ekmeğin üzerindeki fırın etiketlerine kadar.
Koleksiyon işi obsesyona dönüyo arkadaş az çok biliyorum zaten filme ve mithat amcaya ısınmamı hızlandıran büyük bir etken oldu bu olay. Mithat Bey bir sahnede doktora gider, toza alerjisi olduğunu öğrenir ki aynı mevzu bende de var ona rağmen inatla abidik gubidik demeden herşeyi toplamaya devam ediyoruz.
En tepedeki diyalog zaten durumu özetliyor, koleksiyoner adam yalnızlığa mahkum sanki bana öyle geliyor.
Hergün sahaflara uğranıyor, ve bilumum uğrak yerlere eksik parçalar aranıyor, biri tamamlansa yenisi aranmaya başlanıyor...Koleksiyonunu asla paylaşmıyor, hayati önem arz ediyor hatta sağlığından da öte, rüyalarına girecek derecede takıntı olayı olabiliyor, vaktini bunlara harcıyor bundan zevk alıyor, sıkılmadan uğraşıyor tek tek bakıyor üşenmeden hepsine, satsana şunları diyenlere kıçıyla gülüyor...
Aynı zamanda yönetmenin amcası olan Mithat Amca yani Mithat Esmer ve kapıcı rolünde Nejat İşler gözönündeki iki oyuncu ve ikisi de rollerin üstesinden şahane geliyorlar, emniyet apartmanı, mithat amcanın mezarlardan sıkılma hali ve yakılmak istemesi, apartman sakinlerinin her yerde herzamanki gıcık muhabbetleri, rutubetli kapıcı dairesi, modern hayata direnen don kişot misali inatçı mithat amcanın tüm halleri, sayısı binlerce olan objelerine bağlılığı hayranlık uyandıran onlara çöp diyenleri şiddetle kınayan mithat amca ve insanı bir an bile sıkmayan ki tüm durağanlığına rağmen, güzelim film...
-Ya koleksiyonun ya ben dedi, ben de koleksiyonu seçtim tabi.
Bir gün çıktı gitti...
Pelin Esmer'in yazıp yönettiği son zamanlardaki en güzel filmlerden ki yerli yapımlarda birçok yapım var karambolde gümbürtüye giden. Bu filmi sinemada nasıl izlemedim lan diyor insan çoğu zaman olduğu gibi.
Bu tarz filmleri illaki tek başına izleyeceksin ama ota boka takılmadan, sağa sola dikkati dağıtmadan.
O kadar güzel bir sade anlatım, tadında abartısız oyunculuk fonda istanbul ve birçok güzel detay boşa gitmesin.
Mithat Bey'in hayatına dikiz yapıyoruz. Adam koleksiyoner ama öyle böyle değil, hergün gazteelerden çifter çifter alıyor, keza saatler de öyle, dergi, kitap, koleksiyoner değeri taşıyan içkiler ve hatta ekmeğin üzerindeki fırın etiketlerine kadar.
Koleksiyon işi obsesyona dönüyo arkadaş az çok biliyorum zaten filme ve mithat amcaya ısınmamı hızlandıran büyük bir etken oldu bu olay. Mithat Bey bir sahnede doktora gider, toza alerjisi olduğunu öğrenir ki aynı mevzu bende de var ona rağmen inatla abidik gubidik demeden herşeyi toplamaya devam ediyoruz.
En tepedeki diyalog zaten durumu özetliyor, koleksiyoner adam yalnızlığa mahkum sanki bana öyle geliyor.
Hergün sahaflara uğranıyor, ve bilumum uğrak yerlere eksik parçalar aranıyor, biri tamamlansa yenisi aranmaya başlanıyor...Koleksiyonunu asla paylaşmıyor, hayati önem arz ediyor hatta sağlığından da öte, rüyalarına girecek derecede takıntı olayı olabiliyor, vaktini bunlara harcıyor bundan zevk alıyor, sıkılmadan uğraşıyor tek tek bakıyor üşenmeden hepsine, satsana şunları diyenlere kıçıyla gülüyor...
Aynı zamanda yönetmenin amcası olan Mithat Amca yani Mithat Esmer ve kapıcı rolünde Nejat İşler gözönündeki iki oyuncu ve ikisi de rollerin üstesinden şahane geliyorlar, emniyet apartmanı, mithat amcanın mezarlardan sıkılma hali ve yakılmak istemesi, apartman sakinlerinin her yerde herzamanki gıcık muhabbetleri, rutubetli kapıcı dairesi, modern hayata direnen don kişot misali inatçı mithat amcanın tüm halleri, sayısı binlerce olan objelerine bağlılığı hayranlık uyandıran onlara çöp diyenleri şiddetle kınayan mithat amca ve insanı bir an bile sıkmayan ki tüm durağanlığına rağmen, güzelim film...
30 Ağustos 2011 Salı
mehmet ali aydınlar yalnızlığı
Adamı her gördüğümde bir acıma hissi uyanıyo artık nedense. Adam bildiğin sanki kumpasın içine sürüklenmiş, çıkışı bulamıyor battıkça batıyor.
Federasyonun kriz yönetememe hali, herkesi memnun etmeye çalışma, boncuk dağıtma gibi alışılageldik şeylere girmesi akabinde yüzüne gözüne bulaştırması aşikar.
Gelgelelim bu adamın suçu ne ki tuttuğu takım tarafından da bildiğin aforoz edildi, kimseye yaranması zaten mümkün değil, saha içindeki hakemlere döndü resmen.
Fatih Altaylı'nın bu davayı bilseydiniz aday olurmuydunuz sorusuna cevabı zaten açıklıyor, hayatta girmezdim bu işe derken pişmanlığın son safhasında adam.
Burda asıl kafama takılan Özgener-Serdar Bilgili benzerliği. Özgener de bildiğin durduk yere abidik gubidik nedenler öne sürerek koşar adım istifa edip kaçtı. Bilgili de sözümona şeref tribünü dolaylarından 1-2 adamın küfür ettiğini öne sürüp kaçıp gitmişti ve geçen yıllarda Bilgili'nin semtin en sağlam yerlerini kapatması, Akaretlerin kaymağını yemesi acayip midemi bulandırdı.
Her iki adamın da benzerlikleri çok. Bilgili bir röportajda aslında futbolla pek alakası olmadığını itiraf ederken bir iş adamı arkadaşının akıl verdiğini ve futbola girmesi halinde hertürlü yükseleceğini söylediğini belirtmişti.
Daha sonra abi tekstil işinden zaten genel sekreterlik, yöneticilik, başkanlık derken Beşiktaşın diğerlerine benzetilme operasyonunun temellerini atan adam oldu, localar, kapalının yıkılması, butik stad gibi Beşiktaşla, gerçeklerle bağdaşmayan işlere girişti, locaları sponsorlara falan peşkeş çektikten sonra bir anlamı kalmadı tabi.
Çok karışık bir dönemde Bilgili işin içinden sıyrıldı gitti.
Aydınlar da gayet efewndi bir adam portresi çizdi, tüm kulüplerin ortak desteğiyle geldi ve bildiğin yediler adamı diye düşünüyorum bu kaos ortamında bir yem misali, Özgener belki de kıs kıs gülerken Aydınlar labirentteki fare gibi çıkış yolları arıyor, kafama takıldı bayram günü lan bunlar çok garip. Bir tarafta Bilgiliye özel sevimsiz gülümseme hali bir tarafta mehmet ali aydınlar tedirginliği...
Cümleten şeker tadında bayramlar olsun, el öpmeli falan...
28 Ağustos 2011 Pazar
Born to be wild
-Bizden korktular galiba.
-Hayır senden değil, temsil ettiğin şeyden korkuyorlar.
-Neymiş o?
-Özgürlük...

68 kuşağının filmi olarak bilinir, efsane film Easy Rider, yol filmlerinin de aynı zamanda en güzellerindendir.
Tüm filmi burda anlatacak değilim mevzubahis açılış sahnesi ve herkesin bildiği harika eser bort to be wild.
Filmi müzikleri birbirinden güzel aşmış vaziyettedir abiler motorla ordan oraya akarken otobanda hissettirir.
Açılış sahneleri arasında Apocalypse Now ile birlikte favorimdir. Peter Fonda abi tüm karizmasıyla kolundaki saati yere fırlatır ki yola çıkma vaktidir zamanın pek bir önemi yoktur artık. Dennis hopper, Jack Nicholson ve Fonda yeter artar bile...
Çok şey anlatır aslında tüm dinginliğine de rağmen. Irkçılık, önyargılar, farklı olanı tahammül edememe hatta yok etmeye giden yüzyıllardır ekilen nefret tohumları ve aslında hala değişen birşey yok acı olan da bu, modern kisvesi altında hala ilkel yaratıklarız bize dayatılan tüm önyargılarımızla, muhakemeden uzak ilkel yaratıklar...
Easy Rider...Özgürlüğün filmi kısaca ve uzunca...
-Hayır senden değil, temsil ettiğin şeyden korkuyorlar.
-Neymiş o?
-Özgürlük...

68 kuşağının filmi olarak bilinir, efsane film Easy Rider, yol filmlerinin de aynı zamanda en güzellerindendir.
Tüm filmi burda anlatacak değilim mevzubahis açılış sahnesi ve herkesin bildiği harika eser bort to be wild.
Filmi müzikleri birbirinden güzel aşmış vaziyettedir abiler motorla ordan oraya akarken otobanda hissettirir.
Açılış sahneleri arasında Apocalypse Now ile birlikte favorimdir. Peter Fonda abi tüm karizmasıyla kolundaki saati yere fırlatır ki yola çıkma vaktidir zamanın pek bir önemi yoktur artık. Dennis hopper, Jack Nicholson ve Fonda yeter artar bile...
Çok şey anlatır aslında tüm dinginliğine de rağmen. Irkçılık, önyargılar, farklı olanı tahammül edememe hatta yok etmeye giden yüzyıllardır ekilen nefret tohumları ve aslında hala değişen birşey yok acı olan da bu, modern kisvesi altında hala ilkel yaratıklarız bize dayatılan tüm önyargılarımızla, muhakemeden uzak ilkel yaratıklar...
21 Ağustos 2011 Pazar
17 Ağustos 2011 Çarşamba
17 Ağustos
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Crazy Heart
Bad: Oğlumun yanındayken bile yanında değildim,
Jean:Nasıl olur, ben Buddy olmadan yaşayamam
Bad: İşin kötüsü ne ne biliyor musun, yaşarsın...
Yüce oyuncu her karakterin adamı Jeff Bridges'in çok öncelerden beri hak ettiği oscarı almasına vesile olan, gösterişsiz, ağdasız, salya sümüksüz ama bir o kadar etkileyici ve alkol kokusunun gelip yanaştığı, son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden Crazy Heart.
Thomas Cobb'un romanından uyarlanmış olan film çoktan dibe vurmuş bir country sanatçısı, emekçisi desek yeridir, nam-ı diğer Bad Blake'in hikayesini konu alıyor. Batakhanelere kadar düşmüş, ikinci sınıf barlarda hatta bowling salonlarında şarkı söyleyebilen Bad'in hal ve vaziyetlerine bir an bile sıkılmadan göz atıyoruz Bowling salonu bildiğin Big Lebowski'ye saygı duruşu babında olmuş zaten. Müzikler desen şahane mi şahane. Jeff abiye eşlik eden Maggie Gyllenhaal her filmindeki gibi pek sempatik minimal tadında oyunculuğuyla tam oturmuş, aynı zamanda yapımcılardan da olan büyük usta yan rollerin eşsiz adamı Robert Duvall Blake kadar bizim de dostumuz gibi adeta. Colin Farrell yerine başkası olamaz mıydı acaba diyorum birçok rolde çiğ duruyo bu adam In Bruges de çok iyiydi o ayrı ama olmamış gibin.
Ne bir adamın hikayesini anlatırken ileyeni drama boğuyo, ne göz boyama olayına girip saçma sapan sahneler, olaylarla yoruyo film tam kıvamında gerçek bir film ilemek isteyenleri kucaklıyor vatandaş.
Aşağıdan oscarlı film müziği, Ryan Bingham'ın seslendirdiği The Weary Kind dinlenmeli;
Jean:Nasıl olur, ben Buddy olmadan yaşayamam
Bad: İşin kötüsü ne ne biliyor musun, yaşarsın...
Yüce oyuncu her karakterin adamı Jeff Bridges'in çok öncelerden beri hak ettiği oscarı almasına vesile olan, gösterişsiz, ağdasız, salya sümüksüz ama bir o kadar etkileyici ve alkol kokusunun gelip yanaştığı, son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden Crazy Heart.
Thomas Cobb'un romanından uyarlanmış olan film çoktan dibe vurmuş bir country sanatçısı, emekçisi desek yeridir, nam-ı diğer Bad Blake'in hikayesini konu alıyor. Batakhanelere kadar düşmüş, ikinci sınıf barlarda hatta bowling salonlarında şarkı söyleyebilen Bad'in hal ve vaziyetlerine bir an bile sıkılmadan göz atıyoruz Bowling salonu bildiğin Big Lebowski'ye saygı duruşu babında olmuş zaten. Müzikler desen şahane mi şahane. Jeff abiye eşlik eden Maggie Gyllenhaal her filmindeki gibi pek sempatik minimal tadında oyunculuğuyla tam oturmuş, aynı zamanda yapımcılardan da olan büyük usta yan rollerin eşsiz adamı Robert Duvall Blake kadar bizim de dostumuz gibi adeta. Colin Farrell yerine başkası olamaz mıydı acaba diyorum birçok rolde çiğ duruyo bu adam In Bruges de çok iyiydi o ayrı ama olmamış gibin.
Ne bir adamın hikayesini anlatırken ileyeni drama boğuyo, ne göz boyama olayına girip saçma sapan sahneler, olaylarla yoruyo film tam kıvamında gerçek bir film ilemek isteyenleri kucaklıyor vatandaş.
Aşağıdan oscarlı film müziği, Ryan Bingham'ın seslendirdiği The Weary Kind dinlenmeli;
14 Ağustos 2011 Pazar
Sen, Hep Özlenen!..

Aylardır Seinfeld'i tekrar sıfırdan başlayıp bitirecem ulan diye inat ettik başardık, dizilerin atası ulan bu en hası dedirtiyo, kendisinden sonra gelen hhemen tüm sitcomlar bildiğin burdan esinlenmiş arkadaş bunu tekrar çok net görüyorsun. Gel gelelim onun yanına bilke yaklaşamazlar hani günümüdeki en popüler olanları dahi gördük ki Barney falan hikaye Kramer var lan, hele George Costanza sen nasıl bir admasın ya, gelmiş geçmiş en muazzam kaybeden en baba karakter benim şahsımda yanına yaklaşabileceğini sanmıyorum kimsenin. "benim gibi birini sevebilen bir kadinla ne isim var?" tarzı onlarca cümleyi çekinmeden savurur, hep pintidir hep bahtsı ki çoktan kabullenmiştir çoğu zaman kazanmayı reddeder, yabancılar George abi. Ailesi de apayrı olaydır özellikle babası yerlere yatıran cinsten.

Jerry kaptanlığında keza Elaine de görülmedik şekilde arkaya itilmiş kadın karakterlerin ötesinde falasıyla sempatiktir, ön plandadır hiçbir dizide kadın karaktere bu kadar sempati duyamazsınız, her daim cinlik peşinde postacı Newman ve her dizide binbir çeşit katan envai çeşit karakter, hiç sıkmıyor kaç yıl geçerse geçsin eskimiyor ve hep en iyi kalacak lan bu iddia ediyorum.
Ona yakın bişeyler arayanlar için yine Larry David'in “Curb Your Enthusiasm” dizisi tavsiye olunur.
Hiç bitmesin be abi...
7 Ağustos 2011 Pazar
Robbie Savage'li Sezon Açılışı
Arıza karakter Robbie abi, geçtiğimiz sezondan beri İngiltere liglerinin (championship, league one, league two) sponsorluğunu bağlayan npower'in önderliğinde yeni başlayacak olan sezonu formaları üstüste giyerek açmış, start vermiş bir nevi.
Formaları giydikçe minik kuş gibi olmuş adam yaz gününde para için yapılır mı be abi diyorum gerçi o formaları bana verseler takla atarım, koleksiyona katarım yahu.
Nottingham forması güzel, Sheffield da güzel olcak visitmalta gibi gudik bi reklamı olmasa keza, birkaç tane daha güzel örnek olsa da pek içaçıcı değil sanki...
Formaları giydikçe minik kuş gibi olmuş adam yaz gününde para için yapılır mı be abi diyorum gerçi o formaları bana verseler takla atarım, koleksiyona katarım yahu.
Nottingham forması güzel, Sheffield da güzel olcak visitmalta gibi gudik bi reklamı olmasa keza, birkaç tane daha güzel örnek olsa da pek içaçıcı değil sanki...
3 Ağustos 2011 Çarşamba
eskici geldiii
Gün geçtikçe eskiye özlem daha bir artıyo sanki, hele bu tarz fotoğraflara denk gelince ulan ne acayipmiş diyosun. İlk kez gördüm ve gördüğüm en eski kapalı-tribün fotoğraflarından. Pankartlar da enteresan Heybeli, Kınalı Ada falan. Kafalarda fötr şapkalar, kapalıda sette oturma şekli falan ama o zamanlar da farklı değil beklediğimden güzel herşey:)
24 Temmuz 2011 Pazar
koyverdin gittin amy...
Yapılacak şey miydi bu, en olmayacak zamanda yaşta. Tıpkı Hendrix, Morrison, Joplin ve Cobain gibi 27 sene yetti demek ki. Manasız şaşaalardan, her daim patlayan flaşlardan bıkıp çekip gitmek iyi de daha yeni başlıyordun sanki mahrum bıraktın sesinden, nefesinden be Amy.
Frank ile tanıştırdın 2003 civarları, uzun yıllar sonra heyecanlandıran bir ses duymuştum, acayip olmuştum. Ulan şu ses rengine, ses teline kurban olduğum bir gelse buralara nolur demiştim, gelecektin lakin bilet fiyatlarını görünce lanet okudum, ardından konser iptal, sevenler iptal. Harbi yıktın geçirdin, yine popüler kültür seni ilerde tişörtlere, duvarlara yapıştırcak ama çoktan efsane oldun zaten yıllar geçmesine gerek mi var be abi.
Off herşey karışık..
Frank ile tanıştırdın 2003 civarları, uzun yıllar sonra heyecanlandıran bir ses duymuştum, acayip olmuştum. Ulan şu ses rengine, ses teline kurban olduğum bir gelse buralara nolur demiştim, gelecektin lakin bilet fiyatlarını görünce lanet okudum, ardından konser iptal, sevenler iptal. Harbi yıktın geçirdin, yine popüler kültür seni ilerde tişörtlere, duvarlara yapıştırcak ama çoktan efsane oldun zaten yıllar geçmesine gerek mi var be abi.
Off herşey karışık..
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Jimmy İş Başında
Jimmy Abi Copa America'yı es geçmedi, yine yaptı yapacağını.
Arjantin-Uurguay maçının karambol dakikalarında Aguero'yu yakalayıp kafasına meşhur beresini taktı, adamı üstüne bir de öptü ve herzamanki alışılageldik polisin kendisine eşlik etmesiyle sahayı terk etti abimiz.
Artık bir futbol fenomeni, olmazsa olmalardan biri Jimmy. İlerde onu da çok arayacağız eminim hızla tüm renkler ve futbol silinirken...
16 Temmuz 2011 Cumartesi
İşte Böyle Birşey Beşiktaşlılık
Oynanan bir maç sırasında rakip takımın bir oyuncusu öyle sıkı bir tekme atıyor ki Vedat Okyar can acısıyla bir anlığına zerafeti falan unutup küfür ediyor. Oyuncu hemen öğretmene şikeyete giden bir talebe gibi hakemin yanına koşuyor. “Hocam, Vedat bana küfür etti!”
Hakem de bir efsane: Doğan Babacan. Vedat’ın küfür edeceğine ihtimal vermiyor ama yine de yanına gidip soruyor: “Vedat, sen küfür ettin mi falancaya!”
Vedat duraksamadan: “Evet, ettim” diyor.
Doğan Babacan’ın eli cebine gidiyor. Geri geldiğinde o el bir kırmızı kart tutuyor. Havaya kalkan kırmızı kart tüm stadı şaşkınlık temelli bir sessizliğe gömüyor. Olacak iş değil… Beyefendi Vedat kırmızı kart yiyor. Üstelik yediği tekmenin üstüne, tatlı niyetine…
Tezcan arkadaşının yanında tüm olan bitenlere şahit olmuş. O da şaşkınlık içinde:
“Oğlum” diyor Vedat’a, “Manyak mısın sen, niye ettim diyorsun. Etmedim deseydin ya”
“Üstümde Beşiktaş forması varken yalan mı söyleyecektim!”
“Oğlum” diyor Vedat’a, “Manyak mısın sen, niye ettim diyorsun. Etmedim deseydin ya”
“Üstümde Beşiktaş forması varken yalan mı söyleyecektim!”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












