22 Ekim 2010 Cuma

Camus & Futbol

Albert Camus bir futbol âşığıydı. Bir arkadaşı bir gün ona, "Bir seçme şansın olsaydı, futbolu mu, tiyatroyu mu seçerdin?" diye sormuş, hayatta hep ters köşeye yatmaktan bıkmış olan Albert Abi de aforizmayı patlatmış, gerisini kendisinden dinliyoruz;



"Hiç tereddütsüz futbolu seçerdim. Futbol bir düdükle başlar, bir düdükle biter. Halbuki hayat zamansız bir doğumla başlar ve ansızın ölümle biter.
Ne zaman doğup ne zaman öleceğinizi bildiğiniz bir hayat düşünün. Bu hayatı basit ve sade yaşamak istemez miydiniz? Böyle bir hayatta öncelikleriniz gün gibi berrak olmaz mıydı?


Albert Camus

Porto Maçı ve Yeşil Dev

 

Tamamen tecrübe işi dedirten maç oldu Avrupa karşılaşmalarının belki de en en önemli olanı ardından.
Porto öyle bir takım ki ulan hiç oynamadı adamlar dedirtirken topu topu 4-5 kere ciddi-organize atakla hücum edip, savunma böyle yapılır dersi verip deplasmanda geniş geniş kazanan bir takım.
Sen de 90 dakika elli bin tane pas yapıp doğru düzgün dişe dokunur pozisyona giremeden yırtınıp durursun.
Eksikler, bir dünya sakat oyuncu, takımın sezon başı ritmini kaybetmesi gibi nedenler tabi mühim. Keza Hakan'da Zapo'da Nobre'de ısrar edilmesini aklım almıyor. Tabata'da bunların içinde ama dün iyilerden biriydi denebilir.
 Hakan'ı hep savundum lakin onu oynatmak artık kaybetmek anlamına geliyor, yakın çekimlerde surat halinden durumunu anlamak mümkün, bitmiş halde, özgüven sıfır, sürekli hata yapıyor, Cenk bir an evvel kaleyi devralmalı daha da geç olmadan.

Sezon başı bazı oyunculara yol verildiyse bile yetersiz, hala ikinci sınıf oyuncuların çokluğu takımı etkiliyor özellikle ciddi maçlarda basit bireysel hataların çokluğu bağırıyor artık adeta.
Bir önceki Porto'nun İnönü macerası yine hüsranla kapanmıştı bizler için ama bu kadar rahat kazanamaamışlardı, son dakikada kontra ataktan Q7 atmıştı yanılmıyosam, maçın ardından da formasını kapalıya forlatmıştı. Dün de bener şeyler Hulk da yaşansa da adam hakkaten fiziğine göre mükemmel bir oyuncu, sürati, son goldeki topa vuruşu inanılmaz. Gideceği yer Beşiktaş olmaz orası kesin.



Pazartesi Kayseri maçı çok önemli bence kazanabilirsek bu kötü gidişe dur deme, biraz toparlanma adına  mühim, üst üste mağlubiyetlere rağmen yıllardır Beşiktaş'ın kişiliksiz, korkak, silik futboluna dayanamayanlar bu seneki iyi niyeti, mücadeleyi gördüklerinden en azından içleri rahat, sağlık olsun diyebiliyorlar, Schuster yeter ki Rijkard gibi geri dönüş yapmasın çünkü gidişat aynı geçen yılki Galatasaray'a benziyor, ligi erken açma, sezon başı oynanan manyakça futbol, harika sonuçlar ve ardından gelen çöküş dönmei, sakatlıklar vesaire...

Tribünler açısından maç başı güzel sinyaller vardı lakin ilk golü biz yediğimizde genelde hemen çöküyoruz hele ki tansiyonu yüksek, önemli maçlarda. Eskilerden Bayern Münih maçını hatırlarım adamlar çok rahat kazanmıştı ama ses hiçbir zaman böyle sönük kalmazdı aksine inadına bağırılırdı, şimdi tezahurat eden sayısı bu gibi durumlarda 100'ü geçmiyo benim gördüğüm, hadi hayırlısı karamsar olmak için henüz erken, bir umut yaşatan insanı:)

21 Ekim 2010 Perşembe

Nostalji - Sabahlama


Biz göremesek de büyüklerin dillerin düşürmediği, bolca cefa çekilen, büyük ihtimalle futboldan en çok zevk alınan, bazı şeylerin kıymetinin olduğu güzel zamanlar.
Fotoğrafta da olası derbi öncesi sabahlayan taraftarlar, birbirine sarılmış, kendinden geçmiş bedenler, kafalardan düşmeyen çizgili bereler, kaşkollar... Şahane...

19 Ekim 2010 Salı

Ashes to Ashes - Life on Mars Sonrası

 Gene Hunt: Kimse kimseyi tanımaz Bolly...Bu yaşamın büyük yalanı, yaşadığımızı hayal etmektir...


 Life on Mars dizisinin, en'ler arasına giren güzelim İngiliz yapımının devamı niteliğindeki BBc dizisidir kendisi.
Bu kez başrolde role cuk oturmuş Sam Tyler yerine Alex Drake ablamız vardır, 2007'de açılır dizi, benzer bir durum yaşayıp 1981'de açar gözlerini. En başlarda acayip garipseyip Sam Tyler karakteri özlense de bölümler ilerledikçe bu duruma alışıyor insan. Polis merkezindeki ekip ve en önemlisi Gene Hunt fenomeni ve saflıkta sınırları zorlayan Chris dahil hemen tüm kadro korunmuş. Birçok sahnenin evsahibi olan pub yerini Luigi'nin italyan restoranına bırakmış, bira da aynı şekilde şaraba...Bu da eksi bir puan olsa da Manchester'daki küçük olaylar yerine Londra'nın olaylı, çetrefilli sokakları, yine birbirinden güzel müzikleri, dönemin ruhunu, zaman zaman politik durumları resmeden, harika şekilde kendine has İngiliz mizahı ve şahane diyaloglarıyla izlenmeye değer, izledikçe güzelleşen yapımlardan.



Yine arabalar, bolca sigara dumanı, sulu şakalar, futbol, bol miktarda alkol dizide yardımcı rollerde mevcut.
Dikkat çeken en önemli şeylerden biri de yine Life on Mars gibi diğer güzzel bir David Bowie şarkısının adı olması, açıkçası bu David Bowie hayranı kimdir yapımcı falan mı, meraklar içindeyim. Velhasıl bağımsız olarak da izlenebilir ama Life on Mars başkaydı be abi, o bir hatmedilip ardından Ashes  to Ashes yeterli dozda alınırsa kendinizi İngiliz aksanıyla sağa sola küfrederken falan bulabilir insan kendini, aman dikkat...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Rufus Wainwright - cigarettes and chocolate milk

İtalya'nın güzel insanlarından Nanni Moretti'li "Caos Calmo" filminin ve bir çok dizinin de soundtrack listesinde çoktan yerini almış şahane parça, Rufus abiden kanlı canlı;

''bir yanı kalbi kırık bırakmak, çok akıllıca değil''

rufus wainwright  - cigarettes and chocolate milk

17 Ekim 2010 Pazar

Burcu Esmersoy + Hayko Cepkin

                                        

Burcu Esmersoy ve Hayko Cepkin hoşbeşinden şahane fotoğraflar çıkmış gerçekten. Bildiğim kadarıyla Burcu apla cimbomluydu lakin fotoğraflarda çok başarılı, hiç sırıtmamış, semtin çocuğu sanki:)








Peki, Erman Toroğlu’nun ‘Her konuyu bu kadar düşük bir seviyeye indirgemesi’nin alıcı bulmasına ne diyeceksin?
Bu iş yine burada böyle maalesef. Yani bu tip konuşmalar gaf ismi altında ilgi topluyor ve alıcı buluyor. İnsanlar bayılıyor bunlara. Erman Toroğlu’nun ilk kez yaptığı veya söylediği şey değil ki bu. Keza Mehmet Ali Erbil örneğinde de durum aynı. Bunları yadırgayıp sonra başka bir ambalajla bize geri sunulduğunda, “Ne kadar güzel harika” deyip geri alan bir milletiz. Hani transseksüelliğe bu kadar karşı olup, sokakta gördüğünde tepki koyup garipseyen, “Olur mu ya erkek adam döner mi? Erkek adam kadın olur mu?” diyen toplumuz. Ama sonra Bülent Ersoy’u ‘Diva’, ‘Zeki Müren’i de ‘Sanat güneşi’ ilan ediyoruz. Çelişki toplumuyuz, bundan güç alıyoruz. Kaos hayatımızın parçası. Türkiye bağımlısı olmamızın sebebi bu. Sürekli olay, tartışma ve hareketlenme var hayatımızda. Adrenalin bağımlısıyız bir nevi. Burada hep ikilem var. Aklını kullanacaksın hep. Ancak bu şekilde kurtulursun, hayatta kalırsın.

O MU BU MU?
Arda Turan mı olmak istersin, Erman Toroğlu mu? Arda Turan tabii ki.
Mesut Özil mi, Nuri Şahin mi? Mesut Özil.
Karl Marx mı, Karl Lagerfeld mi? Karl kim? Marx tabi ki!
Kenan Sofuoğlu mu, Kenan İmirzalıoğlu mu? Sofuoğlu tabii ki!
Sergen Yalçın mı, Mehmet Demirkol mu? Sergen Yalçın.
Guti mi, Quaresma mı? Guti.
Quaresma mı, İbrahim Üzülmez mi? İbrahim!
Sabri Sarıoğlu mu, Aysun Kayacı mı? Feridun Düzağaç!

Bu Taraftarın Kalbi Solda

 “Sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz.”  menotti



Bağış Abi'nin bugünkü yazısı...tıpkı diğer yazıları gibi okumaya layık sayın abim. Kendisiyle tanışmış, az da olsa muhabbet etme şansı bulmuştum, zaten ekranda göründüğünden farklı olması mümkün değil içi dışı bir denir ya klişe bir söz de olsa vallahi doğru.
Bahsi geçen taraftarlar ne yazıkki çok azınlıktalar, çoğu kişi için futbol bir deşarj alanı, hayatın acısını çıkarma sanatı, bilet ve çeşitli illegal yollardan yolunu bulma olayı. Bilinçli olanlar, bir şekilde örgütlenip güzel işler yapanlar bizim tribün ve adana demir dışında ne yazıkki çok az sahneye çıkabiliyorlar, eşkiya düzeni, kafaya davul tokmağı atma düzeni, acayip bir rant var ortada, evet azlar...gerçi önemli olan az da olsa varlar...
Sağı solu geçtik geçtiğimiz günlerde Almanya'daki taraftarların birleşip haklarını aramaları, yine İtalya'da Ultras grupların birçok kez biraraya gelip sorunları, haksızlıkları hep bir ağızdan dile getirmeleri gibi birçok örnek varken bizde biraraya gelme yalnızca cenazelerde oluyor ne yazıkki. Gerçi ülkede hangi alanda hakkımızı aradık, yapılanlara dur dedikki futbolda yapacağız demek geliyor ama belki futbol bunun için iyi bir yol olur, bir takım şeyleri, refleksleri harekete geçirir umudu içindeyiz...
 
 Bu Taraftarın Kalbi Solda - Bağış Erten

Futbol kültürü ve edebiyatı takipçilerinin dilinden düşmez bir laf vardır: “Futbol asıl olarak işçi sınıfı sporudur.” Tarih böyle diyor olabilir, ama artık bazı kulüplerin sezonluk biletiyle on yoksul aile geçiniyor ve ortalama bir lig maçı bileti pek çok işçinin günlük yevmiyesinden fazla. Yani artık futbol (Karabük mucizesini saymazsak) işçilere uzakta. Ama işte, endüstriyel futbol dört bir yanı sarıp sarmalarken bile ona çelme atmak mümkün olabiliyor.

Bilmeyen, duymayanlar için kısa özet geçelim. 15 Nisan’da Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası’nın (TÜMTİS) UPS kargoda başlattığı sendikal örgütlenme çabaları yüzünden pek çok işçi işinden oldu. 1 Eylül’de onlarca ülkeden işçiler Türkiye’deki UPS işçileri için sokağa çıktı, seslerini bizim topraklara duyurmaya çalıştı. Fakat malum ülke gündemi çok yoğun, kulaklar ağır işitiyor. Bu yüzden sesi gür çıkan birilerinden destek istemiş UPS işçileri ve Forza Livorno’nun aracılığıyla taraftar gruplarıyla temasa geçmişler. FenerbahCHE, Tek Yumruk Galatasaray, Halkın Takımı Beşiktaş, Altay YSKA, Adana Demirspor ve Sakaryasporlu, Göztepeli, Kartalsporlu taraftarlarla temas sağlanmış. İş büyümüş, taraftar gruplarının direnişe ziyarete gitmesine varmış. Hoş-beşten sonra kurmuşlar taştan kaleleri ve işçilerle taraftarlar futbola başlamış. 2-2 bitmiş maç. Golleri de dayanışma usulü paylaşmışlar. Tıpkı dünkü yürüyüşteki gibi.




Derbide ve direnişte son durum
İlginç bir fotoğraftı dünkü. İşçilerden Fenerbahçeli Deniz ve Galatasaraylı Uygun bir yandan derbiyi konuşuyordu, diğer yandan direnişin 165. gününde gelinen noktayı. Demirsporlular Çav Bella’yı söylüyor, vuvuzelalar işçilere destek için ötüyordu. Türkiye’de spor sendikasının öncüsü eski milli futbolcu Metin Kurt da oradaydı. “Atılan hiçbir şut emekçi kalesine girmeyecek” diye bağırmak için… Demek ki neymiş; “Futbol asla sadece futbol değildir” lafından sıkılsanız da bu gerçek kolay değişmiyormuş. Arjantinli efsane teknik adam Menotti boşa mı konuşuyor: “Sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz.”

16 Ekim 2010 Cumartesi

Beşiktaş - Manisa

 

Guti ve Quaresma kayıpları ardından süregelen kısır futbol, yaratıcı oyuncu sıkıntısı yine baş gösterdi bu maçta. Daha maç başı gelen gol zaten takımın ve tribünün direncini de aldı götürdü. Manisaspor Hakan Kutlu belasından kurtulan her takım gibi beklenen çıkışı yaptı ki bunu Trabzon maçında gördüm ilk kez, takım olarak, kadro yapısı ve tek tek oyuncu kalitesi açısından da buna çok müsait, sağlam takım diyebiliriz rahatlıkla.

Bugün özellikle savunmada Dixon hemen hemen kusursuz oynadı, keza Kanadalı Simpson'un hastasıyım, adamı izlemek büyük keyif, aldığı her topu pozitif kullanan, takımını rahatlatan, doğru yerlerde durup topla buluşan şahane bir topçu. Forvet hattı olarak da ligin önde gelenlerinden Manisa. Ülkemize geldiğinde büyük yıldız adayı olarak lanse edilen ama bir türlü patlama gerçekleştiremeyen Isaac bu sene olgun bir futbol sergiliyor, Makakula her ne kadar beğenmesem de şutu olan, fiziğini kullanan kütük görünümlü ama beklenmeyen hareketler yapan bir adam, yine Kahe gibi bir oyuncuları var ki o da kalburüstü bir santrafor. Bugün oyuna sonradan giren Yiğit de özellikle skor olarak önde olan bir takım için bulunmaz nimet, hele ki Zapo gibi oyuncu kaçırmakta usta bir savunmacı varsa karşısında bingo!..
Ernst'in altın kafası, Necip, Deli İbo, Schuster'in Onur hamlesi yine de güzel denebilecek hadiselerdi. Bu tarz maçlarda aslında şampiyonlukta büyük payı olan çok kilit açan Yusuf hamlesi de düşünülebilirdi sanki ya geçmiş ola...



Zapo, Tabata gibi oyuncularla fıtık olma garantisi verilir bence anca, Hakan Arıkan mevzusunda da yeni Fevzi'mizi kendi ellerimizle yarattık, her hatasında yuhlayanlar, ıslıklayanlar münasip yerlerine itinayla kına yakabilirler. Hakkaten akıl almaz hatalar yapıyor artık, ama gözlerinden görmek mümkün artık kalmayan özgüvenini, korkuyu. Fevzi olayında bile tribünler her zaman arkasındaydı, tribünlere çağrılırdı ama Hakan konusunda azınlık da olsa bazı densizlerin sayesinde kaybediyoruz adamı.
 Tribünler hususunda da ilk yarı vasattık, ikinci yarı başından itibaren biraz kendine geldi tribün. Yalnız artık pankart bile yok koskoca kapalıda, hiçbir şeyin tadı tuzu yok sanki.

Son dakikalarda yine yürekler hop etti ama 85 dakika ne yaptığı belirsiz bir takım top oynamak için son dakikaları niye bekler anlamıyorum, bu hırsı, yürekleri zamanında ortaya koymak değilmidir amaç, tutarlı bir top oynayabilmek en azından. Bir sistem yaratabilmek olmalı en önemli hedef, bir iki oyuncu sakatlanıp bir hiçe dönüşecekse o takım falan değildir başka bir şeydir kanaatimce. Henüz konuşmak için erken lakin toparlanmak, silkinmeklaım gelir keza Porto maçı ve Kayseri deplasmanları bekliyor bizi. Haydi hayırlısı...

Merhaba Abi...

"Kieslowski’nin bile, “onun setinde çaycılık yapmak isterdim,” dediği, özü sözü aynı bir pir-i mugan’dır. hepimizin ken loach’dan ‘sahicilik’ bahsinde öğreneceğimiz çok şey vardır."
Sırrı Süreyya Önder



12 Eylül'ün derin izler bıraktığı adamlardan ama ondan sonra eğilip bükülmeyen yoluna devam eden bir adam Sırrı Süreyya Önder. Beynelmilel gibi bir güzelliği kazandırdı bizlere, izledik, çok sevdik, tanışma faslı böyle oldu bizlerle. Ardından televizyonda özellikle Meksika Sınırı programında bazı bazı denk geldi, ulan ne tatlı muhabbeti var adamın dedirtti, sabaha kadar konuşsa dinlenecek hoş sohbet birisi ve güzel konuşuyor genelde, zaman aman güldürüyor, taşı gediğine de koyuyor çoğu zaman.
 Hani şu hesapta hayatın sırrını veren The Secret adlı kitap hakkında "bu nasıl secret'tır ki migrosda bile satılıyor" diyen, "bir halk, en yoksulu kadar zengindir." gibi onlarca aforizmayı bir anda patlatabilen senarist, yönetmen, yazar ve nicesidir.
Velhasıl Radikal'da bugün itibariyle yazmaya başlamış, sen yaz okuyalım, konuş dinleyelim be abi;



Merhaba ama kime?

Birçok insan ‘Doğu’yu savaş, ölüm, töre gibi olumsuz çağrışımlarla anıyor artık.
İnsandan insana muhabbetin doğduğu ve kadim usullere bağlandığı yerdir oysa...
Gidenler bilirler, gitmeyenler duymuşlardır; bir meclise girildiğinde uzun bir selamlaşma faslı başlar.
Giren kişi önce “Selamünaleyküm” der. Herkes bu selamı topluca ‘Aleykümselam’ diyerek karşılayıp kabul eder.  Bu iki fasıl zorunludur. İnsanların iradesinin ve keyfinin dışındadır.
Sonra ‘merhabalaşma’ya geçilir. İnsanlar sırayla
‘merhaba’ der. Meclise yeni gelen bu merhabaları aynı şekilde karşılar.
İşte bu kısım zorunlu değildir!
‘Selam’ Allah’a, dolayısıyla kamuya, ‘Merhaba’ paşa gönlünüzün keyfine yani size aittir.
İnsan ilişkilerine dair sık duyacağınız cümlelerdendir.
-Falancayla aranız nasıl?
-Selamımız var, merhabamız yoktur!
Bu köşede, selamı alınan, merhabası verilen insanların arzuhalini okuyacaksınız.
Herkese selamun aleyküm, sadece insan kadri bilenlere merhaba!


Yazının tamamı burada

Nostalji - Eküriler


Damaklarda kalan tadıyla Beşiktaşın Ferdi'si Les Ferdinand ve tüm sempatikliğiyle o sıralar çok çektiği rakibi karşısında kaleci Şumi. O aralar gündüz maçları nedeniyle olsa gerek şapka çok kullanılıyordu, Bizde de bu akımın öncülerinden yine bir başka alman Raimond Aumann akla geliyor hemen.

15 Ekim 2010 Cuma

Replik


 “Charlie Chaplin, Monte Carlo’da düzenlenen Charlie Chaplin’e benzeyenler yarışmasına girdi ve üçüncü geldi. bunu biliyormuydun…”
—   Lucky number Slevin

14 Ekim 2010 Perşembe

Banksy'den The Simpsons Ayarı



 Bugün güzel insan Kanat Atkaya da değinmiş, geçtiğimiz hafta yayınlanan The Simpson son bölümünün jeneriği tüm işlerinin hastası olduğumuz sokak sanatçısı Banksy'ye emanet edilmiş, dizinin en can alıcı jeneriğine imza atmış desek yeridir.
Uzakdoğu ve özellikle Çin'de maliyetin düşürülmesi çapında insanlık suçlarının en kallavisi işlenirken Banksy sessiz kalmmaış üstelik Simpson'ların çizimlerini uzakdoğuda yaptıran yapımcı firma dahil herkes nasibini almış.
Reklamlara milyar dolarlar akıtılırken, diğer tarafa, yerin altına çekmiş dikkatleri, emek sömürüsüne.
Tüm dünya halklarının, sözümona aydınların, yazar-çizer takımının yapamadığını bir tane sokak sanatçısı yapıyor tek başına...

12 Ekim 2010 Salı

Ne Demiş?

" Artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok."


*Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim; film ya da sanatla uğraşmazdım.

*Amerikan sineması, gösterimdeki filmleri aracılığıyla dünyayı sömürgeleştiren, karşı konulmaz bir güç merkezidir.

Jean Luc Godard

Yerüstünden Notlar

 

*Havada bunalım kokusu var sanki bol miktarda, ya da bizim ruh halinde Sergen'in deyimiyle "sıkıntı" var abi.
Bir isteksizlik, mayışma hali, hep aynı şarkıları dinlemeler, hiçbir şey yapmamak ve akabinde bundan bile yorulmak, telefona dahi bakmaktan imtina etme ve daha nicesi. Daha dur lan son bilmemkaçbin yılın en soğuk kışı var yolda, bunalımın falan sırasımı...
80'lerde Sheffield'de geçen şahane İngiliz filmi The Full Monty'de fenomen Dave karakteri dilelndiriyordu ki adam haklı; "bütün gün hiçbir şey yapmamak ne kadar yorucu bilemezsin"
Özellikle milli maç araları bu şekil oluyor arkadaş, hayatını futbola hatta bir takıma göre planlarsan ne bekliyodun teneke diyenleri duyar gibiyim.

*Efes'in glikoz şurubu kazığından sonra mı oldu ne bilmiyorum tadı bile bir garip geliyo eski havası yok gibi tombul şişenin bile. Bulabilen için eskinin tekel birası kadar sağlam mı bilmem ama Bomonti tavsiye edilir %100 malt, şişesi de kendi de güzel.


*Ya şu aile büyükleri olsun ya da sağda solda karşılaşılan yaşlı büyüklerimiz olsun dinlerken bazen kendimden geçiyorum acaba sadece bana mı oluyor diyorum ama değildir lan. Adamlar-kadınlar neyse anlattıkça anlatıyo hatta böyle zihinde canlanıyo falan, o kadar detaylı ve iştahlı anlatıyolar ki bir de daha dünmüş gibi aynı heyecanla. Ulan biz ilerde hani olur da yanlışlıkla çocuğumuz-torunumu olursa anlatcak birşeyimiz de yok diyorum hani. Ne onlar kadar zorluk çektik, zor günler gördük, ne bir savaş derken tam derdimi anlatacakken Tyler Durden'e bağladık gene olayı ya;  “Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olmayacağız... Hepimiz heba oluyoruz... Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık.... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız...’

 *Sinema salonları epeydir güzel film yüzü görmedi yahu, bekliyoruz bekliyoruz yine hüsran, kayda değer izlenesi film çok nadir. Festivaller falan iyi hoş tabi lakin gidebilene, ulaşabilene...

*Aşağıdaki repliği Yıkılmayan Adam filminde Cüneyt Arkın sarfetmiş, eskilerden Cüneyt abinin Maden filmi ve bu filmler gibi nadir de olsa sağlam işler yok değil, adam atın üstünden indiği yok diyenler yanılıyor sayın abim.
- kendini hiroşima'da bulabilir misin? özgürlük adına kendini yakan viatnamlının et kokusunu duyabilir misin? okullarda vurulan gençlerin kanlı elbiselerini giyebilir misin? filistin'deki kurtuluş savaşçısı gerillaların fişeklerini kuşanabilir misin? beni barış içinde çıkar düşünmeden sevebilir misin?

*Basketbol takımı nolcak abi paralarını vermiyolar muhabbetinden artık gına geldi. Her sene aslında tüm olumsuzluklara rağmen kaliteli yabancılar gelmesine karşın elde tutamayıp takım tekrar tekrar yenileniyo ısrarla. Bu yönetmin birşeyleri düzelteceğimine dair kırıntı dahi yok o kesin. En azından futboldaki Quaresma hamlesi gibi Iverson söylentileri gerçekleşse de bari salona seyirci gitse kötünün iyisi hesabı artık ince hesaplar yapıyoruz. Seba'daki düdük kadar salonda bile ne maçlar çıkarıyoduk o imkansızlıklarda, daha bir güzeldi.

*Günlerdir sözde festival fonunda abidik gubidik muhabbetler dönüyo, vurun abalıya ya da vurun kahpeye de denebilir ki atış serbest özellikle kendini islamcı diye tanımlayan vatandaşlar tarafından.
Filistin mevzusunda yıllarca gıkını çıkarmayan sonra bir anda davanın savunucusu intifada öncüsü gibi zıplayan Tayyip'in gazıyla gudik işler aynı hızla devam ediyor. Filistin mevuzusunda da türk solu özellikle 70 ve 80'lerde binlerce insan Filistin'e akın etti, ölenler, sakat kalanlar oldu ve cezaevinde ömür çürütenler. Tabi bunda Filistin olayının en başlarda devrimci bir yapıya sahipken bunun zamanla kasıtlı olarak din odaklı bir savaş haline gelmesiyle hemen hemen evrenselliğini yitirir gibi oldu, velhasıl o zamanlar bu müslüman kardeş severler neredelerdi. Ya da yanı başlarında Irak'ta binlerce insan katledilirken...

 
Şov yapmaya bayılıyoruz, popülist söylemlerle insanları etkilemeyi de başarıyoruz tabi. Kültür bakanı çıkıp daha yeni Bursa'da ağırlanıp sessi sedasız gitmiş adamı yerden yere vuruyor açık şekilde hedef göstererek.
Beni en çok üzen Kusturica'nın ben o tür bir açıklama yapmadım, yapmam bir kere Yugoslavya aşığıydık, hepberaberdik tadında açıklamalarına rağmen aldık gazı yine linç kültürünün bize verdiği yetkiyle koyulduk festival yollarına. Ben şahsen Emir abinin belirtildiği gibi tecavüzcüleri falan haklı gösterecek birşey dediğine inanmıyorum, kendisi de söylüyor zaten benim filmlerim ortada bunu izleyen adam bu şekilde konuşamaz diyor ki bilgi sahibi olmadan saldıran tiplere tabi dert anlatmak imkansız. Yine kurtardık dünyayı, şovenist tavırlarla topladı puanları siyasetçiler, ülkenin bir yerlerine koyulurken gıkını çıkarmayan sözde aydınlar.
Beni en çok üzen Semih Kaplanoğlu'nun bir nevi Ertuğrul Günay'ın tezgahına alet olması oldu. Umut ederiz ki bu duyarlılıklarını her zaman dile getirsinler misal Darfur'da insanları katleden, sonra devletin konuğu olarak ülkemizde gezen El-Beşir gibi adamlar gelince de görmek ister bu gözler tepkileri, ama cevabı biliyoruz.
Sen sıcacık filmlerini çek, emir kusturica and the no smoking orchestra ile güzel müziklere devam Emir abi, kendini tekrarlama ya da yönetmen olarak düşüş gibi iniş-çıkışlar olsa da can'dır o can...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Zemin Müsaitse Gelcektik

Bu sene konserler, mitingler, törenler derken bir de anlamsızca Kasımpaşa'ya birkaç maçlığına İnönü'nün açılıp zeminin mundar edilmesi epeyce konuşuldu, adam akıllı saha koşulları devre arasında ancak sağlanabilecek heralde.
Bu bağlamda geçmişten bir nostaljik fotoğraf daha gelsin, gazete küpürleri özellikle çok net olmuyo  ama olduğu kadarıyla idare etmek zorundayız.

7 Ekim 2010 Perşembe

Life on Mars

"Benim adım Sam tyler, bir trafik kazası geçirdim ve gözlerimi 1973'te açtım. Deliriyor muyum? Komada mıyım? Yoksa zamanda yolculuk mu yaptım? Her ne olduysa, farklı bir gezegene düşmüş gibiyim. Belki nedenini bulabilirsem, eve dönebilirim.”



Bbc yapmış ulan sıkıcı olma ihtimali kuvvetli derken almıştım bu dizinin dvdlerini.
Lakin iki sezon sürüp tadı damağımızda kaldı, böyle düşündüğüm için utandım kendimden, Bbc'yi arayıp özür dileyesim geldi, vallahi...
Güzelim dizinin sadece 2 sezon ve toplamda 16 bölüm olması bir yandan üzse de bu tarz işler daha kalıcı oluyor, daha bir seviliyor. Yani boku çıkmadan bitiriyo adamlar bunu demek istiyorum galiba...
Amerikalılar da bu nefis diziyi görür de hemen US versiyonunu yapmazmı sanıyosunuz, yapar tabi. Bu hazırcı halleri beni bitiriyo arkadaş, film sektöründe zaten tamamen kıçlarından uydurdukları süper kahraman filmleri, geçmişten tekrar çevrimler ve uzakdoğudan apartılan filmlere kaldılar, dizi olayını aslında iyi kıvırmalarına rağmen dokunmasalar şunlara iyi olcak. Ha iyi örnekleri yok mu? The Office şahanedir misal, hastasıyım ama olsun baştan yanlış bence, öyle yani...
Oyunculuklar ki başroldeki Sam Tyler ve 70lerin geleneksel taktikleriyle yoğrulmuş fenomen karakter Gnee Hunt olmak üzere harikalar. Sırf Deep Purple, The Doors, David Bowie, Lou Red, Pink Floyd ve Rolling Stones'un nadide eserlerini barındıran müzikleri için bile izlenmeli şahsi kanaatim.

Sam Tyler : Gördün mü? Reeves cinayeti nefretten kaynaklanıyor olabilir.
Gene Hunt : Yani? "Seni çok çok seviyorum" cinayeti olacak değildi herhâlde.
Benim gibi İngiliz kültürü, mizahı, müziği gibi nanelere ilgisi olanlar için ise bulunmaz nimet olacaktır. Manchester sokaklarında bir yandan mevzular yaşanırken kahramanımızın arada kalma, çelişki dolu hal ve hareketleri, polislerden nefret eden, ağızlarından küfür düşmeyen kenar mahalle yaşayanları, sokakta umarsızca top koşturan çocuklar, duvarlarda asılı George Best posterleri, ter içinde uyandıran rüya sahneleri, bir an olsun sırıtmayan, dizide yaratılan mükemmel 70ler havası, kıyafetler, insanı gülümseten-diziye yakışır şekilde mikemmel sonlanan finali, İngiliz varda alkol yokmu kardeşim diyenler için harika pub sahneleri ve tabiki İngilizlerin bir diğer olmazsa olmazı futbol.



Hele ilk sezonun 5.bölümü olması lazım bir bölüm var ki tonla dizi izlemiş ben için bu bölüm ilklerim arasına anında girdi. Holiganizme de göndermeleriyle olağanüstü bir City-United derbi bölümüydü. Polis şefi Hunt fanatik City taraftarıdır, United'lı bir taraftar derbi öcesi şüpheli şekilde öldürülürken adamımız United taraftarı olması ölmesi için geçerli bir sebep babında sözler sarfederki özellikle o tarihte derbi olgusu, mavi-kırmızı çekişmesi adına çok şey söylüyor.
Yine politik göndermeler ve İngiltere özeleştirisi de çokça mevcut. IRA olayında İngilizlerin yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kendilerine has kapalı bir toplum olmalarından kaynaklanan durumlara çokça gönderme vardı kahramanımız Sam üzerinden.
Velhasıl dvd setleri bulabilenler için acayip ucuz piyasada, bulamayanlara da bölüm bölüm indirmek boyunlarının borcu diyorum, beğenmeyeni iyileşme belirtisi görene kadar dövüyorum efendim. Muhabbetle...