13 Eylül 2009 Pazar

Bir Fotoğraf...


15 Nisan 1989'da vuku bulan, Liverpool ve Nottingham Forest arasında oynanan federasyon kupası yarı final maçı öncesi Liverpool taraftarlarının aşırı izdihamının ardından, geride 90 küsür ölü ve yüzlerce yaralıyla yıllarca acısı dinmeyecek ve bitmeyecek derin yaralar açan İngiltere tarihinde milat olan olaylardan birisi. Malum olay, Hillsborough Faciası.

Ve yukardaki nafile çabalardan çok şey anlatan bir fotoğraf...

Mandela ve Arkadaşları


Güzel insan, karanlıkları aydınlığa kavuşturan, halkının özgürlüğü için hayatını ortaya koyup G.Afrika tarihini şekillendiren, birçoklarına da ilham veren güzel varlık Mndela'nın geçtiğimiz aylarda gerçekleşen 91. yaş günü için verdiği poz.

Eküriler gibi görünen Adebayor, Mandela ve Robinho...

Nerden Baksan Tutarsızlık...

Nerden baksan ahmakça...
Derbi geldi geçti, sonuç itibariyle de yaşananlarla da deldi geçti desek yeridir.

Denizli'nin 1 yıllık kontratisteğinde ısrarlı olmasını şimdi anlayabiliyoruz, bir de yüzündeki ürkek ifadelerden. Gol atabilecek ne kadar adam varsa ki onlar da tartışılır, alayının kenarda tutulması, üretkenlik açısından takımın tamamen bir "sıfır" gibi oynayarak her maç dellendirmesi de cabası.

Geçtiğimiz yılki çifte kupa mevzusu bu kadar kötü geliştirilir, daha doğrusu köreltilir. Rakipler çökmüş, sen iki kupa kazanıpivme kazanmışken, elindeki takımı takviye adına berbat seçimlerle, herzamanki gibi beceriksizce eline-yüzüne bulaştırarak şaşırtmadı Demirören yönetimi.

Bu adamın durduğu her saniye daha da ızdırap olurken kazandığımız başarılarda buruk sevinçler yaratmaktan öteye gidemiyor bünyede.
Alternatifler yeni yeni çıkarken bu alternatiflerin ismi de buadam kadar mide bulandırıcı tabi.

18 milyon dolar borçla alınan takım 200 lere dayanmış, ayrıca bir de başkana borç gibi komik mevzular yaşanıyor, tam bir çıkmaz...

Dünkü maçta 3 yemişiz 5 yemişiz herşeyi geçtim, Ali Sami Yen'e edilen küfür takımda yaşanan ve taraftara da sirayet edip sürekli içimizi kemiren bu tükenişin resmi oldu.
Bir zamanlar okulda tek başımıza savunduğumuz, bir duruşumuzvar diye göğüs kabarttığımız takımımızı silip sıradanlaştıranlar, artık utandıracak hale getirenler, gururla holigancılık ve sözde muhalif tavırlarına, sözde insan yanlısı, hayırsever hal ve hareketlerine devam edebilirler.

Genelleme yapmamalıyız tadında klasik savunma sözcükleri ortaya atılabilir ama bugüne dek benzeri görülmemiş şeyler bunlar, teşebbüs edilmesi bile artıkacizliğin bir göstergesi. Galatasaray taraftarının haftalardır küfür etmesi, bilmemne umrumda değil açıkçası, tabi bir de bu olayı fırsat bilip Beşiktaş'a sövmeye meraklı arkadaşların salya akıtarak sarfettikleri cümleleri de görmezlikten gelmek en iyisi, en azından sabır açısından...

Şampiyonluk da kupa da sizin olsun ama bize Beşiktaş'ı geri verin tadında haykırmak geliyor adamın içinden, lakin bir o kadar da geç olduğunun farkında olarak kafayı yemeye devam etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Herşeyi görmezden gelerek yaşamaya devam...

6 Eylül 2009 Pazar

ne atlet ne don

Uzun süren sessizliğin ardından, küllerimden doğup, Ege'nin bağrından kopup geldim.
Başlığımız şafaktan ileri geliyor, asker jargonunda birçok söylemden biri olan, ne atlet ne don sadece 10 diyoruz... Don diyince yeşil don ve çamaşırın bünyede yarattığı iğrenme duygusunun da altını çizeyim herşeyden önce. Buna yemek konusunda bulgur pilavı ve nohutu da eklemeden olmaz. Birkaç yıl bunları yemezsem vücut kendini bulabilir diye düşünüyorum...

Açıkçası yazmak içimden birtürlü gelmedi, burada ne kadar kolay ya da zor askerlik yapın insanın isteğini, hafızasını, özgürlüğünü, birçok şeyini bırakıyorsunuz zamanla. Cem Yılmaz'ın dediği gibi Nizamiyede beynini bırakanların sayısı da haddinden de fazla...


Batı taraflarında askerlik yapmak daha çok mide bulandırıyor açıkçası. Yaptığınız tamamen komutana hizmetten öte değil.Komutandan kastım yüksek rütbeliler değil, birçoğu şeker gibi komplekssiz adamlar. Mevzubahis şahıslar daha çok astsubay ve başçavuş olan şahsiyetler ki adamı zıvanadan çıkarmaya bire bir insanlar.

Yaptığınız hiçbir şey ağrınıza gitmiyor lakin bu adamların egolarına hizmet etmek ağır oluyor. Bir de bizden sonraki jenerasyon diyebileceğim uzun dönem askerlerin birçoğunun cingözlüğü de zaman zaman insanı çileden çıkartabiliyor. Adam ülkenin bir ucundan gelmiş bir yardım edeyim, elinden tutayım derkenb adamlar sizi suya götürüp susuz döndürüyor, birçoğu psikopat ayağına yatıp cin olmadan adam çarpmaya kalkıyor. İlkokul öğrencilerini andıran ylakalıklar, menfaat için yapılan salak sulak hareketler, komutana ajanlık yapanlar da cabası...

Güzel şeyler olmuyor mu illaki oluyor. Benim gibi kendi, şehrinde okumuş, yaşamış, evinden ayrılmamışlar için tadılmayacak güzellikler yok değil. Birlikte yaşamak, deplasman otobüsünü andıran paylaşımlar, uykusuz kalma uğruna yapılan muhabbetler, makaralar. sivil hayatta görmenin mümkün olmadığı envai çeşit insanla tanışma imkanı, güzel dostluklar, sivil hayatın farkına varamadığımız güzelliklerinin kıymetini anlama babaında, semtinin sokakları dahil heryeri hayal ederek geçirdiğin zamanlarla geçen saatler. Alışkanlıktan vazgeçemeyen futbol sevdalısı adamlar. Kupa finalinde Bobo'nun golü ardından ön taraflara doğru yıkılışımız ve tugay askerlerinin manasız şekilde bize bakışı gibi...

Geçmiyor, bitmiyor diye hayıflanılan her saate rağmen, su gibi geçen günler-haftalar...
üst devre alt devre, tertipçilik, sıracılık, ben mi yapayım, var mı?, şafak, mehtap muhabbetleri gibi onlarca kendine has kültürüyle ucundan da olsa askerliğin tadına vararaktan sona geldik. Anlatacak çok şey olmasına rağmen bir o kadar da yok gibi sanki. Tuhaf haller içinde, sivil hayata uyum, alışabilme süresini merak içinde bekliyoruz muhabereciler olarak:)

Biletimizi alıp bayram öncesi evde olacak bir insanın içinde kıpır kıpır duygularla, kendi yatağımda yatacak olmanın verdiği şevkle geliyorum!..

Selamlar

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Piyadenin Not Defteri

28 gün geçip gitti, yeminler edildi internete girerken bile sivil hayattan bu kadar çabuk kopmanın yarattığı şaşkınlık bünyeye hakim.
12 Nisan itibariyle Edremit'te teslim olduk. Edremit'e iner inmez sabahın köründe beni Beşiktaş tırı karşıladı:) Belli ki bu aşktan kaçış yoktu, nereye baksak Beşiktaş vardı. Ufaktan tebessümle berberin yolu tutuldu, muhabbetler edildi, son kez yiyip içildi ve olaylar gelişti.
Hep merak etmişimdir o ilk nizamiyeden giriş halini ve ilk geceyi, geçen ilk günleri. Gerçekten farklı duygular, evinden hiç ayrı kalmmaış ben, birkaç günde saat 5.30 gibi kalkıp hergün sinek kaydı olan, 1-2-3-4 diyerekten tempo tutan bir adam olmuşum. Vücutta beyin de her duruma tez zamanda alışıp uyum gösterirken bir tarafın her daim sivil hayatta oluyor. Sivil hayatı, günlük yaşamı unutmak diye birşey zaten mümkün değil, unuttum diyen yalancıdır, adidir:)
Askerliğin en büyük getirisi sivil hayatı, yemekleri, eşi-dostu, aileyi, yemekleri, en ufaüından bir meyveyi araması, kıymetini bilir hale gelmesi ve
lkenin 4 yanından gelen, günlük hayatta karşılaşması imkansız olduğu her yaştan-tipten insanla tanışma şansı. Gerçi kısa dönem askerlikte 1 aylık acemilik yüzünden tam içli dışlı olmuşken ekibin çoğunun sağa sola dağılması yüzünden bu durum sekteye uğruyor.

Ezine faslından bahsedelim, 108 kişilik 327 kısa dönem vasıfsız er:) olarak tek koğuşta yattık kalktık. Cem Yılmaz hesabıyla 216 ayak yapıyor. Horlayanlar, uykuda konuşanlar, üst ranzadan düşenler derken sürüyle enteresan olaylarla da karşılaşıyorsunuz.
Velhasıl askerde de sivilde olduğu gibi torpilin kralı yapılıyor. Aramızda paşa çocukları olması nedeniyle biz de paşalar gibi bitirdik acemiliği. Komutanların öğretmen edasıyla yaklaşması, acemiliğin yarısını eşofmanla geçirmemiz, bolca yapılan futbol basketbol maçları, yarım yamalak da olsa izlenen lig maçları ve Beşiktaşın sayesinde kanser oluşumuz da cabası...

Kim ne derse desin tüm saçmalıklarına karşın yemin töreni gelip çattığında en takmayan adam bile kaplan kesilip gürlüyor törende, kendinden geçiyor. Gerçekten yaşanması gereken an'lar bunlar. Lakin uzun dönemlerin hal ve vaziyetine de hak veriyor insan. 460 gün orada o şekilde bitmez diyor insan, harbi firar eder adam yapamaz ki Ezine'de bu tarz adamların sürgün yeriymiş. Hapçısıi otçusu, firarisi silme orada. 40'lı yaşlarda adamlar bile var ki sayısız firar, kaçışın ardından gelip orada leyla gibi geziyolar ya da bir sonraki kaçma girişimini hesaplıyorlar.
Dayak olayı uzun dönemlerde hala az da olsa mevcut ama artık direk cezaevine gönderiliyor birçoğu. Kendini asmaya çalışan bir adam, daha doğrusu askerlikten yırtmak-elverişsiz raporu almak için deneyen bir adam yolu cezaevinde alırken, yırtmak yok mesajı veriliyor inceden.
Askerde herkes bir şekilde yırtma peşinde. İstirahatler, revire bolca çıkmalar, eşi dostu devreye sokmalar ki dağıtımda bilgisayar başına düşen adamlar oldu.

Usta birliği yani askerlik Pazar itibariyle başlıyor, Muhabere bölüğüne düştük. Revirci, yazıcı gibi yatış vaziyeti olan yerlere düşmeye çalışacaz bizde bakalım. Yoksa sabah o saatte kalkıp bu uzun günlerde geceyi getirmek çok zor. Güneşin altında cosby gibi kavrulmak da cabası.
Muhabere, iletişimin envai çeşidiyle alakalı bölükte çarşıya 2 haftada bir çıkacaz gibi, ama askerlik tarihinin belki de en ballı döneminde gelmişiz bunu herkes dillendiriyor. Zaten kısa dönemlere ayar olan uzun dönemler daha da uyuz oluyor bize. Tatbikat yok, denetleme yok, sayımız önceki dönemin üçte birinden bile az, hemen hemen herkes belli görevlere ya da mesleği doğrultusunda görevlendirildi. Baba yatar, şafak atar diyerek sözlere noktayı koyuyorum.
Tüm detayları yazmak saatler alır, televizyon ve internetten kopmak bir bakıma iyi geldi ne yalan söyleyeyim. Keza erken kalkmak ve egzersizler de fena değil, günde 50 kere sıraya girip sayılmak, oturup kalkmaktan, çömelmekten artık kusacak hale gelmek dışında şimdilik sıkıntı yok.
Soran, arayan, mesaj bırakan, yazan-çizen herkese bolca selam. Sagygılar-sevgiler...

10 Nisan 2009 Cuma

Rabbim "Balıkesir-Edremit" dedi


Bitli Piyade olarak kısa dönem Balıkesir Edremit yöresine yol göründü.
Gönül isterdi ki havacı, denizci olalım ama nafile. Yeşil don giymek farz oldu...
Unakıtan çifti gibi Cleveland demedi rabbim, sağlık olsun:)
Burdan Şairler parkı ekürisi Ege&Marmara, BAggio, Ortega, graSS, kartalbafiler, designerk, stalker, taksim, cem, voodoo girl, bob, aguila negra, wjker1982, 37927, marlon brando hocam olmak üzere bloga ilgi alaka gösteren, yazan çizen, okuyan kim varsa sağolsun/varolsun.

Muhabbetle...

9 Nisan 2009 Perşembe

Hayat Var


Giderayak izlenmesi farz olan ama birtürlü izleyemediğim filmlere akıyorum adeta.
Son halka da Reha Erdem'in son filmi Hayat Var, halen vizyonda olup film gitmeden meraklılarına tavsiyemdir.
Son dönem Türk sinemasına ivme kazandıran Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerle birlikte mutlaka anılması gereken bir adam lakin adını anan bile yok belirli çevreler dışında. Heleki bu filmin ses, müzik ve görüntü alanında ülkenin fersah fersah ilerisinde olduğunu not düşmek lazım gelir.
Özellikle görüntü yönetmeni Florent Herry ile birlikte eküri halinde mükemmel filmlere imza attılar. Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne, Beş vAkit ve A Ay filmleriyle bambaşka bir üslup, nizam ve bakış açısıyla soluk aldırdı bizlere. Diğer filmlerinde genelde İstanbul denizine karşı geçen filmleri bu kez denizde geçiyor. Bir balıkçı kızı olan Hayat'ın ergenliği, çevresinde ve dünyada sevgisizlik, büyüme belasıyla cebelleşmesi, kendine has dünyası diğer filmlerinin aksine sert ve gerçekçi bir film.


Filmin geçtiği işskele kenarındaki tahta ev inanılmaz isabetli olmuş, keza oyuncu seçiminde Beş Vakit'ten hatırladığımız filmin Hayat'ı Elit İşçan kusursuz iş çıkararak oyuncuyum diyenlere taş çıkartmış, yine oksijen tüpüne bağlı yaşayan dede rolünde Levend YIlmaz ve her yola gelen baba rolünde Erdel Beşikçioğlu da aynı şekilde. Hayat Var yönetmenin A Ay ve Beş Vakit filmlerinin de izinden gidiyor, farklılıklar yaratsa da...


Açıkçası yine ortalama sinema izleyicisinin oflayıp poflayacağı, kuvvetle ihtimal yarısında çıkacağı ağır ilerleyen Reha Erdem filmi. Fazla caz yapmadan yönetmenin tanımını sunayım; "Bu bir büyüme filmi, bu bir isyan filmi. İsyanda hayat var ve ben hep isyandan yanayım" diyor.
Filmin sürprizi ise bizi özümüze çağıran müzikleri ki Orhan Gencebay, Mine Koşan, Neşe Karaböcek ve film bitimi çalan Belkız Özener'in Artık Sevmeyeceğim'i acayip bir tad katmış filme. Hele ki Orhan BAba'nın Aklım Takıldı parçası melodisi ve sözleriyle dillere pelesenk oluyor. BEn arabesk dinlemem, şöyleyim böyleyim diyen kasıntı tiplere de ulan kültürümüze, müziğimize, reflekslerimize, iliğimize kadar arabeskiz diyerek tokatı basıyor...

7 Nisan 2009 Salı

The Wrestler; Tutunamayanlar

Bağımsız sinemacı Darren Aronofsky'nin artık dibe vurmaya yakın olan, yaşı kemale ermiş profesyonel güreşçi Randy 'The Ram' Robinson'un yürek sızlatan öyküsünü anlattığı The Wrestler, bizde halen sinemalardaki adıyla Şampiyon filmini geç de olsa izledik.
Bu filmi film yapan en önemli husus Mickey Rourke'un yeniden doğuşunu simgelemesi ve canlandırdığı, daha doğrusu hayvan gibi oynadığı Randy karakteriyle kendi hayatının paralellikler taşımasıyla yükselen performansıdır.

Henüz genç yaşında James Deanvari bir giriş yaptı Rourke. Diğer filmlerini çok izlemesem de Coppola'nın Rumble Fish filmi ki ordada Motorcycle Boy karakteriyle hafızalara kazınmış, karizmanın kralını yapmıştı.

rumble fish

Rourke ayrıca boksördü ki parlak çıkışının ardından cahilliğine verdiği hareketlerinden sonra boksa dönüş yapıp bol bol suratına darbeler alarak günümüzdeki surat şekline kavuşmuş. Bu bocalama döneminde hangi akla hizmet yaptığı bilinmeyen şekilde Pulp Fiction, Platoon, Rain Man, The Silence of the Lambs, Top Gun gibi kalburüstü filmlerde oynamayı reddeden bir adam var karşımızda, nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakçaaa...
Akabinde oynadığı ikinci sınıf filmlerin ardından Mickey Rourke The Wrestler ile geç de olsa titreyip kendine geldi diyebiliriz. Hali hazırda boks yapmış olan, bolca kan ve darbelerle yoğrulmuş, kariyeri bir kaybeden hikayesi kıvamında olan bir adam olarak The Wrestler'daki tutunamayan bir adamı oynaması mükemmel seçim olmuş. Lakin yönetmenin anlattıklarına göre yapımcılar Rourke ismini duyduklarında hiçbiri para vermeye yanaşmamış, duyan kaçmış tam manasıyla. Sonunda 6 milyon dolar gibi bir rakam kopartarak yönetmen yola çıkmış, Rourke'a inanarak. Filmin bitimiyle Altın Küre, Bafta ve Bağımsız sürüyle ödülün yanında OScar adaylığını da beraberinde geldi.
Filmin başrolündeki Randy rolünün ilk başta Nicolas Cage'e teklif edilmesi ise şaka gibi geliyor insana, hele ki bu kadar filme ruh katan bir performansın ardından.
Yönetmenin diretmesi ve bu ışığı görmesinin ardından neyseki hatadan dönülmüş. Eğer Cage ya da popüler herhangi bir Hollywood oyuncusu bu filmde oynasa stüdyolardan, yapımcılardan paralar yağar, eşşek yüküyle reklam harcamaları yapılır ama film bu kadar başarılı ve gerçek olmazdı, olamazdı...


Yönetmen Aronofsky adını 98 yılında 60.000 dolarlık ufacık bütçesine karşılık üç milyon dolarlık gişe yapan bağımsız filmi "Pi" ile adını duyurmuş, ardından "Requiem for a Dream" ile insanları 'bağımlı' yapmıştı adeta. Enteresan kurgusu, gerim gerim geren müzikleri, tekinsiz atmosferiyle fazlasıyla deneysel takılmış bu filmin ardından Brad Pitt ve Cate Blanchett'i oynatmayı düşünüp başaramadığı ve başarısız bulşunduğu "The Fountain" filmi geldi. Tarz olarak belli bir kalıba konulamayan bir adam olduğunu ise bu kez o kadar farklı filmin ardından çokça görmeye alıştığımız hikayeleri andıran eski bir sporcu hikayesini çekerek gösterdi. Kenar mahallede, karavanda yaşayan, hayata karşı tutunamayıp geçkin yaşı nedeniyle dövüşmeye devam etmesi için doping ilaçları alan, süreksiz işlerde ek işler kovalayan, çocuğu olduğunu kalp krizinin ardından hatırlayan, striptiz kulüplerde soluk almaya çalışan bir kaybeden öyküsü. Filmin açıkçası farklı bir tadı var anlatamayacağım şekilde. Karakterin de temsil ettiği ve sıkça dile getirdiği 80'lerin ruhunu ve 90'ların iğrençliğini de temsil ediyor. Kitleleri çekecek her sinema severi içine alacak bir film değil ki bunu filmin ilk yarısı bitince boşalan salondan gördüm bugün.
Bir de yine 45 yaşında olup adamı kendinden geçiren Marisa Tomei var ki bundan önce oynadığı film olan Şeytan Duymadan Önce'de de acayipti. Randy ile benzer karakterler filmde, ikisi de şovlarında takma isimler kullanan, etraflarında onlarca kişi olmasına rağmen acayip şekilde yalnız insanlar.
Bu benzerlikler, 80lerin müziğini çalan bomboş barda dans sahnesi, Randy'nin kızıyla olan sahneleri, herşeyi tekrar bok ederek telafi edilemez hasar aldıktan sonra ölüme gidişini temsil eden karşılaşmaya çıkmadan yaptığı konuşma ki bu konuşmayı da Rourke kendisi hazırlamış, ayrıca Amerikan Güreşçilerine dair söyledikleri, karşılaşma öncesi yaptıkları kurguları, birbirini zımbalayan-tel örgülerle saldıran manyakça ama gerçek iç acıtan hikayeleriyle bu insanlara da saygı duruşu niteliğinde. Keza filmdeki sahneler gerçek güreşçilerle ve onların hayranlarıyla çekilirken bolca doğaçlama yapılmış ki filmde gerçeklik duygusunu geçirmiş fazlasıyla. Filmin en güzel tarafı da çok rahatlıkla Rocky misali bir geri dönüş ya da kahramanlık hikayesi yaratabilecek, milyon kişiyi toplayabilecek hikayesine rağmen filmin en önemli sahnesinde en çok üzen anıyla zaten tavrını ortaya koyarak kolaycılığa kaçmadan tüm hikayeye sadık kalarak gözümüzde itibar kazanıyor, güzelleşiyor efenim.
Karşımızda favori filmleri Angel Heart ve Barfly olan sıradışı bir yönetmenin bu kez ondan beklenmeyen derecede normal hikayesi, dibe vurmuşken ikinci baharını yaşayan Mickey rourke ve kendini oynarcasına vücut bulduğu The Ram karakteri, Marisa Tomei ile yalnızlık sularında yüzdüğümüz Cassidy karakteri, zamanının efsane rock/metal gruplarından oluşan aynı baş kahramanımız gibi zamanla unutulup giden müzikleri ve o ruhu taşıyan güzel bir film var...

Foto İngiltere












Coupling, H.I.M.Y.M & The Office


Geç de olsa uzun zamandır izlenmeyi bekleyen İngiliz komedisi Coupling'e kavuşup izledik, güldük eğlendik. İngiliz tarzı esprilere, mizahına alışkın olup seven insanlar için 10 numara bir komedi dizisi Coupling. 4 Sezon sürüp, her sezonda ortalama 8-9 bölüm gibi çok kısa ömürüyle belki de hep tadı damaklarda kalmış, efsaneleşmiş dizi olmuş kendisi.
Coupling kendinden sonra gelen türevi diziler için de temel dayanaklardan biri olmuş. Buna en güzel örnek de How I Met Your Mother. Hemen hemen dizinin yarısının barda geçmesi, müdavim olunan barlar, mekanlar, diyaloglara dayalı işlenen, ince mizahla örülü hikayeleriyle ve karakterleriyle Coupling'ten etkilendiği ve birebir bazı mevzuların alındığını izler izlemez anlıyorsunuz.

Coupling dizi camiasına Jeff Murdock gibi bir fenomen hediye etti ki diziyi efsaneleştiren, sevilmesini sağlayan, en önemli ögelerden kuşkusuz. Kendine has jargonu olan, hayal gücü sınırsız olup hertürlü absürd olaya gebe Jeff karakteri dizinin son sezonunda çıkartılarak dizi intihar etse de son sezonunda idare ederek finişi tamamlamışlar.
How I Met Your Mother da Coupling'deki birçok karakterin yansımasını bulmak mümkün. Uzun zamandır bir dizide bayan karakterin bu kadar komik olduğunu görmemiştim Coupling'deki JAn karakteri. Onun ses tonu hal ve hareketlerini Lily'de görmek mümkün. How I Met Your MOther'da zirveye çıkan, dilden dile dolaşan Barney Stinson karakteri de kadın-erkek ilişkileri yönünden Patrick, komiklik yönünden de Jeff'den kopyalanmış adeta. PAtrick'in hergün farklı hatunla takılması, ilişkilere bakış açısı, birlikte olduğu kişileri kasetlere kaydedip bunları biriktirmesi, Jeff'in sürekli kadın uzuvlarıyla takıntılı halleri, uçsuz bucaksız fantezi dünyası izlendikten sonra Barney'nin birçok bölümdeki yaptıkları birebir alınmış hissi veriliyor.
Başroldeki Steve kardeşimizden de Ted Mosby'ye dair bir çok referans bulmak mümkün.
Dizi tüm orjinalliği, göndermeleri ve başarısıyla vakit kaybetmeden Amerikalıların dikkatini çekmiş, çoğu kez olduğu gibi hemen Amerikan versiyonu çekilse de patates gibi olmuştur efenim. Bu aynı dizinin kopya mevzusunda belki de tek istisna aşağıdaki The Office örneğidir.


Yine İngiliz kültürü ve mizahıyla yoğrulup tek bir mekanda adından anlaşılacağı üzere ofiste süregelen bir dizi The Office. Çok başarılı olmasa da epey bir sevilip hayran kitlesi oluşturdu. Amerikalılar da boş durmayıp aynı formatı alarak Amerikan versiyonunu çekmeye başladılar. Türevleri gibi gerçeğinin gölgesinde kalıp silinip gidecek diye beklerken The Office US inanılmaz bir iş yaparak orjinalini de sollayıp şaşırttı. Sıradan ve haddinden fazla sıkıcı kağıt şirketi Dunder Mifflin'de vuku bulan olaylar, sıradan insanların yanında görüşmemiş hıyarlıkta seyreden, kendisinden filmleri nedeniyle çok haz etmesem de hastası eden Steve Carell'in oynadığı patron Michael rolüyle yarıp geçirmektedir.

Absürdlükte sınır tanımayan, gaf yapmakta üzerine olmayan bir adam olarak yalnız değil tabiki. Dizi tarihine en fantastik en gerzek karakter olarak kazınacak Dwight Schrute karakterini hala görmeyenler bana kalırsa çok şey kaybetmiştir. 20 dakikadan oluşan her bölümde en az 10 defa bu adama gülmeyeni zincirle döverler diye düşünüyorum. Klişe tabirle anlatılmaz, yaşanır bir karakter Dwight. Jim, Pam ikilisi, pörtlek gözleriyle Stanley ve diğer ofis ahalisi de birbirinden renkli insanlar.
Beşinci sezonu hızla devam ederken halen izlemeyenler için hararetle tavsiye edilir...

2 Nisan 2009 Perşembe

Placebo @ İstanbul

Daha evvel 3 kez Türkiye'ye gelen Placebo, 5 Haziran itibariyle yeni albüm çıkışının ardından start verecekleri konserlere 23 Haziran'da İstanbul ile devam edecek. Şu anki indirimli fiyatlar ki en ucuzu ayakta 70, Sahne önü 160 olmakla birlikte el yakıyor. Abidik gubidik konserlere bile dünya para isterlerken bu fiyatlar tabi dünya çapındaki bir grup için normal karşılanıyor.
Molko ve arkadaşları 98'de büyük patlamayı Without You I'm Nothing ile yaptılar, kitlelere ulaştılar.

Grubun hikayesini bilmeyenler için; İsmini bir tıp teriminden alan ve ilaç niyetine verilen ama hiçbir fonksiyonu olmayan madde anlamına gelen Placebo, iki eski okul arkadaşının Londra Metrosu’nda karşılaşmalarıyla kuruldu.
Placebo ile tanışmak isteyenlere One More With Feeling adlı 96-2004 arası Single şarkılardan oluşan albümleri ilaç gibi gelecektir.

Çok sayıda güzel parçaları mevcut, English Summer Rain, Sleeping With Ghosts, The Bitter End, Plasticine, Special Needs, Protège Moi, Every You Every Me, Without You I'm Nothing bir çırpıda akla gelen güzel şarkıları...

Monica Bellucci'nin şahaneliyle arz-ı endam ettiği, akıllara kazınan sahneleriyle ve kamera hareketleriyle olay yaratan Irreversible / Dönüş Yok filminin yönetmeni Gaspar Noe'nin de yine kendine has üslubuyla çektiği Placebo şarkısı Protège Moi klibini de izlemeyenlere tavsiye edelim diyeceğim ama nerdeyse porno film kıvamında Noe yapımı olmuş, o yüzden grubun Paris konserinden oluşan, ülkemizde de Dvd'si bulunan Live in Paris/Soulmates Never Die versiyonunu tavsiye edelim. Bu konser kaydında ayrıca bonus olarak Pixies grubunun solistinin de sahneye çıkıp birlikte seslendirdikleri enfes şarkı Where is my mind da cabası...

Placebo - Special Needs


Meds