23 Ocak 2009 Cuma

Uğur Polat


Türkiye'de artık jön falan çıkmıyo arkadaş diyenlere tokat gibi cevaptır Uğur Polat. Endamıyla, duruşuyla, kendinden emin bir o kadar da babacan tavırlarının yanında her filminde gösterdiği kalburüstü performansla bu ülkedeki en başarılı oyunculardan şüphesiz...
Geçmişten günümüze Kurtuluş, Bir Kadının Anatomisi, Bir Erkeğin Anatomisi, Salkım HAnımın Taneleri, Filler ve Çimen, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Devrim Arabaları, Sis ve Gece, Mavi Gözlü Dev filmlerinde gördük kendisini. Özellikle bir Serdar Akar güzellemesi olan Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminde endüstriyel futbolun sembolü, habercisi konumundaydı. Son dönem filmlerinde ise Ahmet Ümit'ten uyarlanıp ülkemizde örneği zor bulunan bir türe imza atılan Sis ve Gece'deki rolü de İlyas Salman ile birlikte filmi yukarılara taşımıştı.
Oyuncunun bilgilerinin ardından Radikal'de bu ay içinde Ömür Şahin'in yaptığı röportajı da sunalım;


Gösterimdeki ‘Vali’de izlediğimiz hüzünlü rollerin adamı Uğur Polat, ‘Hüzünlü karakterler benim seçimim değil. Gelen teklifler üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Ben çok matrak bir adamımdır aslında. Benden ne istenirse onu vermeye programlanmış bir aktörüm sonuçta’ diyor

İçinde yer aldığınız projeleri seçerken çok özenli davranıyorsunuz. ‘Vali’ filminde yer alma sebebiniz neydi?

Film ele aldığı hikâye itibarıyla beni çok ilgilendiriyordu. Bu ülkenin toprakları altında bir sürü maden var ve biz onlara sahip olmalıyız. Nasıl ki Irak halkı kendi topraklarının altında olan petrolün doğal sahibiyse, biz de öyleyiz. Buna ne Amerika ne de başka emperyalist güçler karışabilir. Filmin bunu savunan bir hikâyesi var.
Bir de yapımcı Ata beyle (Türkoğlu) daha önce çalıştık. Yönetmeni benim arkadaşım, Çağatay (Tosun), onunla daha önce çalışmıştık. Kasttaki hemen herkes arkadaşımdı. Böyle bir ekibin olması da etkili oldu.
Filmde Vali Faruk Yazıcı ve sizin oynadığınız Ömer’in çok tartışılan nükleer enerji kullanımını destekleyen replikleri dikkat çekiyor. Sizin görüşünüz nedir bu konuda?
Nükleer enerjiyi kuracak, işletecek teknolojinin kurulmasına izin verilmiyor Türkiye’de. Çünkü biliniyor ki, çok zengin bor ve uranyum yatakları var. Nükleer enerjiye ve termik santrallara ben de karşıyım ama bu fosil enerji de bir gün tükenecek.
‘Vali’ filmindeki Ömer’in sonu ‘Bir Erkeğin Anatomisi’ndeki Taner’in sonunu hatırlatıyor. İki filmde de İsmet İnönü’nün “Namuslular da namussuzlar kadar cesur olduğunda...” sözü var. İki karakteri karşılaştırsanız...

‘Bir Erkeğin Anatomisi’ndeki kahramanın çok zaafları var. Bir seçim yapıyor ve o seçim onun sonu oluyor. Ömer ise, zaten seçimini yapmış bir kahraman. Bu yolda ilerliyor, yurdunu seviyor, işini çok seviyor, proje geliştiriyor. Ama ikisi de yok ediliyor.
Sizi dizilerde de takip ediyoruz. Kimilerinin küçümsediği dizi oyunculuğuyla ilgili bir vicdan muhasebesi yapıyor musunuz kendinizle?

Aksine hiç küçümsememek lazım orada yapılan işleri. Oyunculuğu sinemada, tiyatroda, TV’de yapabilirim. Nasıl sinemaya sorumlulukla yaklaşıyorsam, orada da aynı disiplini, sorumluluğu sergilemek zorundayım; çünkü bu benim mesleğim, mesleğim de benim onurum, gururum.
Neden hep hüzünlü biri olduğunuzu düşünüyor izleyici?
O hüzün meselesi, benim seçimim değil açık söyleyeyim. Bana gelen tekliflerin içinden seçtiğim karakterler üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Böyle denk geliyor. Açıkçası yönetmenlerin de işine geliyor. Bir de benim oynadığım filmlerin çoğu düşük bütçeli bağımsız yapımlar. Böyle olunca da belki benzer insanların hikâyeleri anlatılıyor.

Bu hüzünlü adam etiketi güldürüyor mu sizi aynaya baktığınızda?
(Gülüyor.) Ben çok matrak bir adamımdır aslında, gerçekten çok matrak. Benden ne istenirse onu vermeye programlanmış bir aktörüm sonuçta. Tabii ki içimde hüzün, romantizm, duygusallık yanı sıra matrağı da barındırıyorum.


‘Ben Ruhi Bey. Nasılım?’ tam yedi yıl sürdü. Bir oyunu bu kadar uzun oynamak nasıl bir his?

Benim için tiyatro ‘prova sürecinde yapılan iş’tir. Tiyatro dediğimiz kısım prova ve prömiyer. Ondan sonrası seyirci için tiyatro olarak devam ediyor, ama oyuncu için farklı bir sürece bürünüyor. 400 oyun, yedi yıla yayılan bir süreç. Her gün aynı şeyi yapmak, aynı ses tonuyla, aynı vurguyla, aynı yerde susup, aynı yerde nefes alıp vererek 1.5 saat boyunca 400 kere yapmak çok zevkli bir iş değil oyuncu için, açık söylüyorum. Ama Edip Cansever öyle bir şiir yazmış ki, metaforlarla dolu. Bir 400 oyun daha devam etseydi, çok farklı bir yere varırdı. Her oynadığımda yeni bir şey keşfettim.

“Derdi olan filmlerde oynamak isterim” diyorsunuz. Bunu içinizdeki muhalif mi söylüyor.

Evet, elbette. Her sanatçının olması gerektiği kadar muhalifim. Politik bir süreçten geçtim. Ankara’daydım, 77’den 12 Eylül’e. Elimden geldiğince, inandığım için, o çabanın içinde oldum. İstanbul’da Gazetecilik Yüksek Okulu’nda okurken Ankara’da oyunlarda oynuyordum. Sonra ailecek İstanbul’a geldik. Grevlere giderek, sendikaların gösterilerine katılarak, bağlı bulunduğumuz örgütler içinde tiyatro yaparak gelişen başlayan bir süreçti. O yıllar çok belirleyici oldu hayatımda. Benim bugünkü seçimimi dahi o yıllar etkiliyor. Acılı bir süreçti, çok arkadaşımı kaybettim. Çok arkadaşımı. Evet kaybettim. Çok yakın arkadaşlarımı kaybettim.
Geriye dönüp o yıllara baktığınızda, neler değişti bu ülkede?

Bir kuşak gitti, yok oldu. Yeni bir kuşak geliyor. Amaç o yeni kuşağı elde edebilmek. Kendi tarafımıza çekebilmek. Sanata topluma insan haklarına duyarlı, gerçekten bu ülkenin ve dünyanın sıkıntılarını dert eden, bana dokunmayan yılan bin yaşasından uzak insanların tarafı.
O kayıp şey geldi geçti. Hemen Özal’ın, 12 Eylül’ün sonrasında, apolitize edilen, okumayan, düşünmeyen, üretmeyen, sadece tüketen. Onlardan kurtulduk çok şükür. Şimdi üreten, dert eden bir nesil geliyor. Üzerimize düşen görevler var. Onlara yalan söylememeliyiz.
Gençler için bu umutlu düşünceleriniz, üniversitede hocalık yapmış olmanızdan mı?
Onun da çok büyük etkisi var. Şimdi öğrencilerimden biriyle de aynı oyunda oynuyorum. Çok yetenekli, çok akıllı, geleceği çok parlak bir oyuncu kardeşim Tuğrul Türek.

22 Ocak 2009 Perşembe

There Will Be Blood ve O An

Stop crying, you sniveling ass! Stop your nonsense. You're just the afterbirth, Eli.


Daniel Planview ve Eli Sunday'in müthiş karakter aalizleri ve yağan repliklerin ardından Kan Dökülecek...
Geçtiğimiz yılın bana kalırsa en başarılı filmi ve oyuncu performansı bu filme ve My Left Foot'un ardından heykelciğe uzanan Daniel Day Lewis'e ait.
Ateşli Geceler, Manolya ve Aşk Sarhoşu gibi filmleriyle genç kuşak Amerikalı yönetmenlerin en başarılıları arasına giren Paul Thomas Anderson, Upton Sinclair’ın ‘Petrol’ adlı romanından uyarladığı son filmi Kan Dökülecek’te kanla, petrolle, parayla örülmüş bir tarihin sayfalarını karıştırırken, insanın içindeki şiddete, kapitalizm ve din eleştirisinin yanında insana dair evrensel sorular sordurmayı da başarıyor.

Filmde birçok sahne mevcut ki akıllara kazınan ama benim gibi birçokları için milkshake sahnesi şimdiden sinema tarihinin kült sahneleri arasına girdi bile;

“Senin milkshake’in var, benim milkshake’im var.
Ben senin milkshake’ini içiyorum.
Hem de kafama dikiyorum.”

19 Ocak 2009 Pazartesi

Efsaneler Ölmez! alayına aduket!..

Nostaljide sınır tanımayan, bir nebze olsun hayat bulan bu bünyeler bazı fenomenler tozlu raflara kalkarken bazılarını geri dönüşünde bayram ediyor haliyle.
Mevzubahis nostalji ürünü çok yakın tarihte genç zihinlere zehri salıp sokakta hareketleri uygulatan, jeton manyağı yapan, yanına gireyim mi gibi sorularla akıllara kazınan Street Fighter fenomeni.

Tabi bu nostalji nesnelerine özlemin ana kaynağı eski günlere olan hasret esasında.
İlkokul ve ortaokul yaşlarında sabah top oynamaya diye çıkıp hava kararınca eve gelmek, uyduracak birşey bulamamak ve bilumum atari salonlarında ablam tarafından basılıp eve yaka paça götürülmem o günlerde kabus gibi gelse de şu anda monitör başında pis pis gülümsememe neden olmakta. Özellikle yaz sıcağının asfaltı kavurduğu günlerde atari salonları fullenirdi, street fighter başı çekerdi kuyruk olurdu çoğu zaman. Street Fighter ile geçiştirilecek bir husus değil tabi atari salonları. Tek jeton almadan milleti izleyen yancılar, gol atıp vereyimciler, makinaya tel çekip beleşe getirenler ve tüm pisliğine rağmen efsanelerden biriydi çocukluğumuzun. Street Fighter'a dönüş yapacak olursak hemen herkesin kahramanı Ken ve Ryu iken ben yine alternatiflerde gezip Dhalsım ve Blanka'nın hastasıydım:)
Daha fazla caz yapmadan haberin detaylarına geçenzi;

Street Fighter serisi geri dönüyor
Capcom’un efsane dövüş oyunu serisi Street Fighter, PlayStation 3 ve Xbox 360 platformlarında devam edecek.

Capcom, efsane Street Fighter serisinin dönüşünü ve PLAYSTATION®3 ve Xbox 360® için Street Fighter IV’ün çıkışını kutlamak üzere serinin Avrupa ve Avustralyalı hayranları için benzersiz bir Koleksiyoner Versiyonu hazırladı.

Koleksiyoner Versiyonunda, klasik bir Street Fighter sahnesinin canlandırıldığı kutuda hem PS3, hem de Xbox 360 için çıkacak olan oyunun yanı sıra şunlar da bulunuyor.

* Tüm zamanların en sevilen oyun karakterlerinden Ryu ve yepyeni karakter Crimson Viper’ın ünlü ‘kalabalık Çin mahallesi’ arka planına yerleştirilmiş, sınırlı üretim figürleri.
* Street Fighter IV’ün çıkışı için özel olarak hazırlanmış, HD kalitesinde anime film ve en iyi oyun fragmanlarını içeren bonus disk.
* Seriye yeni katılan dört karakterin (Viper, Abel, El Fuerte veRufus) biyografilerini ve hareketlerini anlatan, çizgi roman tarzında hzırlanmış mini strateji rehberi;
* Özel, indirilebilir oyun içeriği

Street Fighter IV Koleksiyoner Versiyonu 20 Şubat 2009’da hayranlarının elinde olacak.

18 Ocak 2009 Pazar

Nabokov ve Kaleci Olmak

Futbola dair aforizmalar, deyişler, anılar malumunuz gün geçtikçe su yüzüne çıkıyor, hiç izlemem diyenlerin dahi farketmeden dakikalarca konuştukları modern çağın fenomeni. İngilterede fabrka bacaları arasında gelişip rugbyden ayrılan, kriket gibi sporlara itibar eden İngiliz aristokrasisinin burun kıvırıp günümüzden endüstri haline gelmesinde İngiliz kulüplerin başı çekmesi apayrı bir mevzu.

Alıntı yaptığım insan Rus asıllı Abd'li yazar Vladimir Nobokov. Özellikle Stanley Kubric'in beyazperdeye aktardığı Lolita filmiyle epeyce ses getirmiş, kitlelere yayılmasında öncü olmuştu diyebiliriz.

Kaleciliğin farklı kültürlerde nasıl algılandığı, imajı hakkında da bilgiler veriyor. Lev Yashin'i de hatırlatmıyor değil kaleci için çizdiği resim...Bizde mahallede en beceriksiz adam kaleye geçer, kaleci olmamak için son- son bir diiye bağırışlardan geçilmezdi. Ben de hatırlarım kar yağdığı zamanlar kaleci olmak isterdim sadece, çok keyifli gelirdi sağa sola atlamak. Yazar aslında başlıkta bile kalecinin kaderini özetlemiş, yalnızlığını. Sahadaki en zor görev kaleciliktir kim ne derse desin. Üç direk arasında yalnızdır vesselam...Buyrun size Nobokov'dan yalnız kartal.

Vladimir Nabokov

KALECİ: YALNIZ KARTAL

Cambridge'de yaptığım bütün sporlar arasında futbol benim için hep karışık bir dönemin ortasında rüzgarla süpürülmüş bir açık alan gibiydi. En büyük tutkum kalecilikti. Rusya'da ve latin ülkelerinde bu soylu sanat her zaman özel bir itibar sağlar. Kaleci, rolü nedeniyle kenarda, tek başına, geçit vermez olduğu için, coşkulu çocuklar sokakta peşinden ayrılmaz. Tapınma nesnesi olarak boğa güreşçisi ve usta pilotla yarışır. Bluzu, kasketi, dizlikleri, şortunun cebinden gözüken eldivenleri onu takımın diğer oyuncularından ayırır. O yalnız kartal, esrarengiz adam, son kurtarıcıdır. Kalenin önünde, parmaklarının ucuyla bir saldırıyı yıldırım gibi defetmek için gösterişli bir dalış yaptığında, bu anı yakalamak isteyen fotoğrafçılar saygıyla diz çöker...

15 Ocak 2009 Perşembe

Rock’ın Kralı Freddie Mercury

Daha çok sinemada yapılan aslında sanatın bu şekilde top 10 listelerine sıkıştırılamayacağından birhaber bünyeler tarafından yapılan bir hadise bu. Sinema tarihinin en iyi filmi, en kötü filmi diye boy boy listeler yayınlanıp sanki tümdünya insanların ortak görüşüymüş gibi sunulup dayatılır adeta. Halbuki sanat sidik yarıştırmaz, her film ya da eser kendi içinde kendi türünde ayrı ayrı değerlendirilmeli, en iy ien kötü gibi şeylerin göreceli olduğunun farkına varılması farzdır efendim.
Bana göre Sadri Alışık ve fonda İstanbul'lu filmleri en kral filmdir üzerine tanımam ama başkası uzakdoğu filmlerinin, animelerin hastasıdır sıkıldıkça izler, canıdır ciğeridir.
Müzik konusunda da aynı şekilde tamam müzik tarihine geçmiş gitaristler, tarihi albümler, ikon olmuş solistler kabulümüz ama bunu böyle 1numara iki numara diye sıraya koymak denyoluktur. Bu tür listeleri benim yer vermemdeki husus ise listedekilerin tartışılması, hatırlanması babındadır yanlış anlaşılmasın...
Ayrıca müzikle ilgili yada gruplarla özellikle rock efsanelerinin genelde genç yaşta uyuşturucu gibi nanelerle yitip gitmesini anlatan müzik temalı filmler de tavsiye edilir.
Winterbottom ustanın Sex Pistols ile başlayıp İngiliz birçok grubu ve o dönemi çok iyi yansıtan filmi '24 Hour Party People', The Doors ve Amerikan Şairi olarak bilinen fenomen Jim Morrison'u anlatan aynı adlı The Doors, bir müzik grubunun ardına takılıp hayat tecrübesi kazanan muhabirin yer aldığı pek şahane film Almost Famous, Bob Dylan'a dair eteresan şekilde çekilen erkek-bayan oyuncu ayrımı yapmadan Cate Blanchett'in de ustalıkla canlandırdığı yapım I'm not There filmleri tavsiye olunur, varsa diğer tavsiyeler hararetle dinlenir...

İngiltere’de istatistik konusunda bir otorite olarak kabul edilen ‘OnePoll’ tarafından gerçekleştirilen bir ankete göre, 1991 Kasım ayında AIDS nedeniyle yaşamını yitiren ve müzik kariyeri boyunca yaklaşık 300 milyon albüm satışına imza atan efsanevi müzik grubu Queen'in solisti Freddy Mercury, ‘Rock Tanrısı’ olarak gösterildi.Sıralama şöyle:



1. Freddie Mercury (Queen)
02. Elvis Presley
03. Jon Bon Jovi (Bon Jovi)
04. David Bowie
05. Jimi Hendrix
06. Ozzy Osbourne (Black Sabbath)
07. Kurt Cobain (Nırvana)
08. Slash (Gunsn' Roses)
09. Bono (U2)
10. Mick Jagger (The Rolling Stones)
11. Axl Rose (Guns'n' Roses)
12. Dave Grohl (Foo Fighters)
13. Jim Morrison (The Doors)
14. Paul McCartney (The Beatles)
15. Steven Tyler (Aerosmith)
16. Robert Plant (Led Zeppelin)
17. Brian May (Queen)
18. James Hetfield (Metallıca)
19. Jimmy Page (Led Zeppelin)
20. Bruce Dickinson (Iron Maiden)

13 Ocak 2009 Salı

İade-i İtibar?

Birileri itibardan mı bahsetti?
Geçtiğimiz hafta tane tane konuşan, karşısında ilkokul çocuğu varmış gibi hitap eden, hafiften azarlama ve ayar da veren Tayyip bey müjdeyi verdi ve biraz konuşulduktan sonra şimdilik tekrar açılmak üzere kapandı bu olay.
Neymiş efendim Akp hükümeti Nazım Hikmet'i tekrar vatandaş yapıp iade-i itibar diye sıkça bahsedilen itibarını da tekrar sağlayacakmış. Kimin haddine ki hayal edemeyecekleri boyutta yurttaş olan, ülkesini ve insanı seven tüm dünyaca tanınıp sayılan bir adamın itibarı üzerinden alkış toplamak.
Nazım'ın nasıl vatan haini ilan edildiği malum. Atatürk'ün hastalığından da faydalanarak linç girişimi başlatılmış, Nazım ve çevresindekiler silip süpürülmüştü. Ta o zamanlar başlamıştı komünizm korkusu, saplantısı demek daha doğru olur.
Tabi Akp'nin yaptığı bu hamle bir kısım sözde aydınları ve liboş kesimi zevkten dört köşe yaparken demokrasi, insan hakları gibi konularda kendince artı puan kazandırdı hükümete tabi yiyenlere.
Trt Şeş olayı, kürtçe televizyon olayı ne kadar samimiyetten uzaksa bu da o kadar uzak. Bu sevimsiz, vizyonsuz-çapsız, değiştik-geliştik deselerde geçmişlerinden hiçbir şey kaybetmedikleri çok açık olan adamların yaptığı hiçbir şey samimi olamaz, ben buna inanıyorum. Aynı şekilde Baykal için de geçerli. Erdoğan'ı bu ülkeye musallat edip başbakan yapan adam Baykal'dır, o döneki yasa değişiklikleriyle. Yine yaptığı polemikten ibaret olan muhalefetle de Akp'nin elini güçlendirmekten ve hala Atatürkün mirasını yemekten başka bir halt yemeyen adamlar ve Baykal'ın Enternasyonel'in toplantılarına katılması, hala bu partiye sol denmesi ise işin ayrı gülünç tarafı.

Nâzım Hikmet, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarıldı. 58 yıl önce elinden alınan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını yeniden kazanıyor. Nâzım yıllarca Türkiye'den ve dünyadan birçok çizere esin kaynağı oldu, olmaya da devam ediyor.

Tan Oral-Türkiye

İsmail Doğan-Belçika

Hasan Fazlic-Bosna Hersek
Luiz Carlos Fernandes-Brezilya

Tsocho Peev - Bulgaristan


Habib Haddad - İran

Raed Khalil-Suriye

12 Ocak 2009 Pazartesi

66.Altın Küre

Oscar ödüllerinin bir nevi habercisi olarak nitelendirilen Altın Küre(Golden Globe) Ödülleri dün gece dağıtıldı. Geçtiğimiz yıl yazarların yaptığı grev nedeniyle tören yapılamamıştı, bu yıl kaldığı yerden devam eden ödül töreninde çıkan sonuçlar baya şaşırttı denebilir;

Hint yapımı “Slumdog Millionaire” 4 dalda birden ödül alırken, En İyi Dizi ödülünü e2’de yayınlanan Mad Men kazandı. Gecenin bir diğer yıldızı da 2 ödülle Oscar’a koşan Kate Winslet oldu.

Bu yıl 66’ncısı düzenlenen ödül töreninde geceye damgasını “Slumdog Millionaire” adlı film film vurdu. Genç bir Hintli’nin televizyonda yayınlanan bir bilgi yarışmasını tam kazanacakken hile yaptığı şüphesiyle gözaltına alınmasını anlatan film, En İyi Yönetmen ve Drama dalında En İyi Film dahil 4 dalda ödül kazandı.

WINSLET’IN MUTLULUĞU
Geceye bir başka damgasını vuran isim de Kate Winslet oldu. Winslet The Reader’daki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Revolutionary Road’daki rolüyle de en iyi kadın oyuncu ödüllerinin sahibi oldu. Winslet en iyi kadın oyuncu ödülünü alırken gözyaşlarını tutamadı.
HEATH LEDGER EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Drama dalında En İyi Erkek Oyuncu ödülü The Wrestler filmindeki rolüyle Mickey Rourke’a giderken, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü Batman-The Dark Knight filmindeki rolüyle geçen yıl hayatını kaybeden Heath Ledger’ın oldu.

WOODY ALLEN’DAN EN İYİ KOMEDİ
Müzikal veya komedi dalında En İyi Film ödülünü, Woody Allen’ın yönetmenliğini yaptığı “Vicky Christina Barcelona” kazandı.

EN İYİ TV DİZİSİ MAD MEN
Drama dalında En İyi Televizyon dizisi ödülü ise e-2’de yayınlanan Mad Men’in oldu.

Oscar’dan sonra en saygın ödüllerden biri olarak görülen ve Hollywood Foreign Press Association tarafından 1944’den beri verilen ödüllerin dağıtıldığı törende, son 35 yılın en parlak kariyerine sahip yönetmenlerinden biri kabul edilen ABD’li Steven Spielberg’e kariyeri için özel bir ödül verildi.


GECEDE, ÖDÜL KAZANANLARIN LİSTESİ
* Sinema dalında En İyi Film: Slumdog Millionaire
* Drama filmi dalında En İyi Erkek Oyuncu: Mickey Rourke (The Wrestler)
* Drama dalında En İyi Dizi: Mad Men
* Drama filmi dalında En İyi Kadın Oyuncu: Kate Winslet (Revolutionary Road)
* Müzikal veya Komedi dalında En İyi Film Ödülü: Vicky Christina Barcelona
* Müzikal veya Komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu: Colin Farrel
* TV Dizisi Müzikal ya da Komedi dalında En İyi Kadın Oyuncu: Tina Fey (30 Rock)
* En İyi Film Müziği: A.R. Rahman (Slumdog Millionaire)
* En İyi Televizyon Dizisi - Komedi ya da Müzikal: 30 Rock
* Mini dizi ya da film dalında En İyi Erkek Oyuncu: Paul Giamatti (John Adams)
* Mini dizi ya da film dalında En İyi Kadın Oyuncu: Laura Linney (John Adams)
* En İyi Senaryo: Simon Beaufoy (Slumdog Millionaire)
* En İyi Mini Dizi: John Adams
* Sinema dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Heath Ledger
* En İyi Yabancı Film: İsrail yapımı “Waltz with Bashir”
* Müzikal- Komedi Film dalında En İyi Kadın Oyuncu: Sally Hawkins
* En iyi animasyon film: Wall-E
* TV dizisi drama dalında En İyi Kadın Oyuncu: Anna Paquin
* TV dizisi drama dalında En İyi Erkek Oyuncu: Gabriel Byrne
* Dizi dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Laura Dern
* Dizi dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Tom Wilkinson
* En İyi Orijinal Film Müziği: Bruce Springsteen
* Sinema dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Kate Winslet
* TV dizisi dalında En İyi Erkek Oyuncu: Alec Baldwin

11 Ocak 2009 Pazar

Doğuştan ...Futbolcular

Yusuf Şimşek rotayı son anda Beşiktaş' çevirirken hem Trabzon hem Bursa hem de Beşiktaş arasında gerginliklere yol açıldı, Beşiktaş'ın tarihinde görülmemiş şekilde çirkinliklere devam sözü verdi Demirören adeta.
Geçmişte Beşiktaştan giden çok oldu hatta büyük kulübe ilk giden adamlar Şenol-Birol ikilisi, adlarına Şenol-Birol gol tezahuratları yapılan futbolcular Fenerbahçe'ye gitmişti, ardından onlarca futbolcu gitti geldi Feyyazlar, Sergenler, birara Şifo Mehmet dahi ayrılmanın eşiğindeydi.
Lakin Beşiktaş hiç bu kadar çirkin değildi o zamanlar, her hareketi her politikası bu kadar kaba değildi. Trabzonspor başkanı da haliyle açıklama yapıyor Bursa ve Beşiktaş kendilerine yakışanı yaptı diyerek ve bir cümleyle birçok şey anlatıyor.
Sadece kasadan uçup giden paralar, geleceğe konulan ipotekler değil imajı da duruşu da, karakteri de yerlerde artık kulübün. Keza Beşiktaş semti de taraftar da aynı şekilde. Serdar Bilgili'nin katkılarıyla akatlar çok gözde sosyeteye evsahipliği yapan mekanlar açıldı sırayla, iskeledeki çaybahçesi kaldırıldı, Tansaş ve yakınındaki büfeler gitti. Beşiktaş kapitalizmin elinde oyuncak olurken taraftar da rant ve yönetimle olan ilişkiler nedeniyle tüm reflekslerini kaybedip işi şova dönüştürdü. Bazıları dalga geçiyor ama tesislerin Ümraniye'ye dağ başına gitmesi de çok büyük etken. Hani o büyük trajediden sonra Fulyada gece vakti tellere sarılıp oğlum 3-0da yattı ben sabah nasıl açıklarım kaptan diye Şifo'ya serzenişte bulunan baba fotoğrafı hala belleklerde, taraftar aynı taraftar değil takım da aynı şekilde.

Yusuf transferi ki elde bu kadar hücum özellikli oyuncunuz, savunma yapamayan, dirençsiz yumuşak orta sahanız varken 34 yaşındaki yürüyerek oynayan adamı alıyorsunuz ve karşılığında beni en çok üzen olay takımda belki de tek gelecek vaat eden umutla baktıran adam Aydın Karabulut'u da üzerine veriyorsunuz ki tarihi bir hatadır, lanet olsun'dur...
Yusuf gelişiyle artık çokça duyduğumuz "Ben zten doğuştan Beşiktaşlıyım" sözüyle bir klişeye daha imza atarak üzülmemizin haklı olduğunu kanıtladı gibi.
Ayrıca alındığından beri sadece 6 dakika oynatılan Tuna ve sol kanatta bidirmeleriyle harika tekniğiyle ve duran toplarındaki maharetiyle umutları yeşerten Aydın'ın takasta mal gibi 2 dakikada verilmesi üzücü, yine bize esmer günler düştü, eyvah...

Obama ve Örümcek Adam

Dünya üzerinde gitgide çoğalan Anti-Amerikancılığın, düşmanlık derecesine varan nefretin dinmesine bir nebze de olsa neden olan, bir umut bizi yaşatan diyerek herkesin tutunacak dal olarak varsaydığı Barack Obama çılgınlığı devam ediyor. Çizgiroman fanatiği Obama bu kez de Spider-Man Dergisinin Ocak sayısına kapak olmuş. 14 Ocak'ta piyasaya çıkacak olan dergiin satış rekorları kıracağına kesin gözüyle bakılıyormuş muş..

D’de 20 Ocak’ta başkanlık görevini devralmaya hazırlanan Barack Obama, Marvel Comics tarafından yayınlanan çizgi roman ‘Örümcek Adam’ın son sayısında bir çizgi kahraman olarak yer aldı. Örümcek Adam son macerasında, 20 Ocak’ta düzenlenecek ABD başkanlığının devir teslim töreni öncesindeki bir komployu önleyerek Obama’nın başkanlığını kurtarıyor. Marvel Comics’in son sayısı, küçük bir çocukken Örümcek Adam çizgi romanlarını biriktirdiği bilinen yeni ABD başkanı için bir jest olacak.

‘SAĞOL ORTAK’
Bu özel sayıdaki hikaye, Örümcek Adam’ın alternatif kişiliği Peter Parker’ın, Obama’nın yemin töreninde fotoğraf çekerken birbirine tıpatıp benzeyen Obama olduğunu fark etmesiyle başlıyor. Kısa süre içinde ABD’nin başkanı olacak kişinin Örümcek Adam’a ihtiyacı olacağına kanaat getiren Parker, basketbol oynayarak gerçek Obama’nın kim olduğunu ortaya çıkarıyor. Kötü basketbol oynayan Obama taklidi ise Örümcek Adam’ın yumruklarına hedef oluyor. Bu durumun ardından Obama, tıpkı basketbolcuların yaptığı gibi yumruk tokuşturarak Örümcek Adam’a teşekkür ediyor: “Sağol ortak!”

‘BİZDEN BİRİ BEYAZ SARAYDA’
Marvel’ın baş editörü Joe Quesada, “kendileri gibi birini” Beyaz Saray’da görmekten duydukları memnuniyeti ifade etmek için Obama’nın yemin törenini, Örümcek Adam’ın son sayısında konu aldıklarını kaydetti. Quesada, son macerada Obama’ya yer verme fikrinin nasıl doğduğunu şöyle anlattı: “kampanya sırasında bir afişte, ‘Amerika’nın ilk siyah başkanı olacak adayla ilgili bilinmeyen 10 küçük ayrıntı’ başlıklı bir liste vardı. Listenin başında da Obama’nın Örümcek Adam çizgi romanlarını topladığı yazıyordu. Bundan kısa süre sonra da bu afişle ilgili binlerce e-mail geldi.”

OBAMA’NIN ÇİZGİ ROMAN AŞKI
Obama, başkanlık yarışı sırasında, haftalık bir dergiye verdiği demecinde, çocukluk kahramanlarının Örümcek Adam ve Batman olduğunu, çünkü bu iki süper kahramanın da iç dünyalarında fırtınalar koptuğunu söylemişti.

Obama, daha önce bir konuşmasında da, küçükken Örümcek Adam, Conan çizgi romanlarını biriktirdiğini açıklamıştı. Illinois
senatörü Obama’nın internet sayfasında yer alan bir resimde Obama, başka bir çizgi roman kahramanı olan Süpermen’in heykeli önünde görülüyor.

Barack Obama’nın resminin kapakta yer alacağı Örümcek Adam’ın son sayısı, 14 Ocak’tan itibaren ABD’de 3,99 dolardan satışa sunulacak. Bu sayının satış rekoru kırması bekleniyor.

8 Ocak 2009 Perşembe

Gazze Kıyımına Dair Çizgiler

Başbakanın göstermelik Hamas savunması, muhalefetin bildik açıklamaları dışında somut birşey yapmayan Türkiye asalım keselim muhabbetini geçemiyo açık oturumlarında da görüyoruz.
Belki de GAzze'yi bombalayan uçakların pilotları biim ülkemizde yetiştirilip eğitim verirken bu kandan payımıza düşen nedir onu düşünmemiz gerekirken, yalandan anti amerikan ve yahudi karşıtlığı yapacaklarına kapatabiliyosanız kapatın İncirlik üssünü, İsrail ile askeri anlaşmaları bitirin bakalım yiyosa, o zaman görelim Kasımpaşalı-delikanlı politikacılığınızı.
Bizim siyasetimiz de sokaktan farklı değil, sembolik hareketlerle sloganlarla realiteden uzak gözboyamaktan öteye gidemeyen hal ve tutumlar.
Yine en şık hareketleri mizah dergileri ve çizerler yapmış;





Halkın Seçimleri Ödülü

Halkın Seçimleri Ödülü ‘The Dark Knight’a
“The Dark Knight” bu yıl 35’incisi düzenlenen ödül töreninde aday gösterildiği 5 dalda ödül kazandı. Ellen DeGeneres en iyi talk show sunucusu, TV dizileri arasında komedi dalında “Two and a Half Men”, animasyon komedi dalında “The Simpsons” ödül kazandı.ABD’de her yıl düzenlenen People’s Choice Awards’u (Halkın Seçimleri Ödülleri) kazananlar belli oldu.

“The Dark Knight” (Kara Şövalye) bu yıl 35. düzenlenen ödül töreninde aday gösterildiği 5 dalda ödül kazandı. Christopher Nolan’ın yönettiği Christian Bale, Heath Ledger ve Aaron Eckhart’ın rol aldığı 2008 yapımı bu film en iyi kadro, en sevilen süper kahraman, en iyi aksiyon filmi ve en iyi eşleşme (Christian Bale Batman olarak ve Heath Ledger Joker olarak) dallarında ödüle layık görüldü.

İnternet aracılığıyla yapılan oylamada reality show, televizyon ve müzik kategorilerinde ise “Dancing with the Stars” en iyi reality show, Ellen DeGeneres en iyi talk show sunucusu, “WALL-E” en beğenilen aile filmi, Chris Brown en beğenilen erkek şarkıcı ödüllerini aldı.

Magazin basınının ilgi odağı Brad Pitt en sevilen oyuncu ve Angelina Jolie de en sevilen kadın aksiyon yıldızı dallarında ödüle layık görüldü.

Will Smith en iyi erkek film yıldızı ve en iyi erkek aksiyon yıldızı dallarında, Reese Witherspoon da en iyi kadın film yıldızı dalında ödül kazandı.

En iyi komedi filmi dalında “27 Dresses”, en iyi drama filmi ve en iyi bağımsız film dalında “The Secret Life of Bees” gecede ödül kazanan filmler arasında yerlerini aldı.

Televizyon dizileri arasında drama dalında “House”, komedi dalında “Two and a Half Men”, bilim kurgu dalında “Heroes”, animasyon komedi dalında “The Simpsons” ödül kazandı. En iyi drama oyuncusu kategorisinde de The Closer’dan Kyra Sedgwick ödül aldı.
house

PEOPLE’S CHOICE AWARD ÖDÜLLERİ

FİLM
Film: The Dark Knight
Aile: WALL-E
Aksiyon: The Dark Knight
Komedi: 27 Dresses
Drama: The Secret Life of Bees
Bağımsız: The Secret Life of Bees
En İyi Oyuncu Seçimi: The Dark Knight (Christian Bale, Heath Ledger, Aaron Eckhart, Michael Caine, Maggie Gyllenhaal, Gary Oldman, Morgan Freeman)
Erkek Film Yıldızı: Will Smith
Erkek Başrol Oyuncusu: Brad Pitt
Erkek Aksiyon Yıldızı: Will Smith
Kadın Film Yıldızı: Reese Witherspoon
Kadın Başrol Oyuncusu: Kate Hudson
Kadın Aksiyon Yıldızı: Angelina Jolie
En İyi İşleşme: Christian Bale ve Heath Ledger (The Dark Knight)
Süper Kahraman: Bruce Wayne/Batman rolüyle Christian Bale

TELEVİZYON

Drama: House
Komedi: Two and a Half Men
Animasyon Komedi: The Simpsons
Bilik Kurgu- Fastastik: Heroes
Yarışma - Reality Show: Dancing With the Stars
Oyun Programı: Deal or No Deal
Erkek Oyuncu: Hugh Laurie, House
Kadın Oyuncu: Christina Applegate, Samantha Who?
En İyi Talk Show Sunucu: Ellen DeGeneres
En İyi Konuk Oyuncu: Robin Williams, Law & Order: Special Victims Unit
En İyi TV Drama Oyuncusu: “The Closer”daki Deputy Chief Brenda Johnson rolüyle Kyra Sedgwick
Yeni TV Komedisi: Gary Unmarried
Yeni TV Draması: The Mentalist
En İyi Komedi Erkek Oyuncusu: Adam Sandler
En İyi Komedi Kadın Oyuncusu: Tina Fey
En İyi 35 Yaş Altı Oyuncusu: Carrie Underwood

MÜZİK

Erkek Sanatçı: Chris Brown
Kadın Sanatçı: Carrie Underwood
Grup: Rascal Flatts
R&B Şarkısı: No One, Alicia Keys
Pop Şarkısı: I Kissed a Girl, Katy Perry
Rock Şarkısı: All Summer Long, Kid Rock
Country Şarkısı: Last Name, Carrie Underwood
Hip Hop Şarkısı: Low, Flo Rida featuring T-Pain

A New Message from Kanoute


Kanoute tarz olarak çok beğendiğim hani takımımda görmek istediğim futbolculardan.
Ayağına hakim, hem teknik olup hem hava toplarında da çok başarılı bir adam.
İleir hattaki ekürisi Luis Fabiano da onun kadar enteresan bir adam, çokça olaylara karışmasının yanında şahane tekniği, duran toplardaki başarısıyla sağlam bir ikili oluşturmaktalar.
İspanya'da taraftar olarak da en sevdiğim tribündür Sevilla. CurvaNord hesabı kale arkasında inanılmaz bir kitle var özellikle İspanya genelinde baktığımızda. Görüş olarak da birçok faşist yaklaşımın aksine sol eğilimliler, ateşliler, can'lar-ciğer'ler:)
Önceki gün 2-1 biten Deportivo maçı sonrası en çok konuşulan, 2.golün sahibi Kanoute'nin gol attıktan sonra formasının altında birçok dilde Filistin yazan tişörtü oldu.
Daha önce bir bahis şirketiyle anlaşıp Kanoute'nin ben bu formayı giymem tepkisi üzerine ne yapacağını şaşırmıştı Sevilla. Bu tip olaylarda gerçekten tutarlı ve yürekten yaptığına inandığımız adamlardan Kanoute.

4 Ocak 2009 Pazar

Dayan Filistin!

Tüm dünya genelinde hatta İsrail içerisinde bazı gruplarca protesto eylemleri yapılırken en başarılı kare İngiltere'den;


Savunma nedeniyle yapıyoruz adlı komik açıklamalarıyla, sözde çağdaş ve medeni batı'nın full desteği, abdnin katkılarıyla İsraill katliamlarına devam ediyor. Lafa gelince demokrasiden, insan haklarından bahseden sözde aydınlanmış dar kafalı demokrasi pazarlayıcılarının ise ne kadar tutarlı olduğunun kanıtı son gelişmeler. Arap dünyasını ikiye bölen Amerika sayesinde Mısır ve Arabistan gibi boyunduruk altındaki ülkeler olayları kınamaya bile korkarken İSrail adamların ülkesinin ortasına duvar çektiği yetmiyormuş gibi camiler, üniversiteler, hastaneler demeden bombalara devam ediyor. HAmas'ın olaylar öncesi kışkırtmaları, soba borusundan yaptıkları füzelerin de İsrail için gerekli bahaneyi hazırladığı da bir gerçek, diğer gerçek olan da her zamanki gibi olan sivil halka oluyor, doğar doğmaz hayata 3-0 yenik başlayan, ellerine sapan tutuşturulan Filistinli çocuklara...

Ufuk Bayraktar ve Cacık

Zeki Demirkubuz'un kahvede gözüne kestirip sıfırdan oyuncu imal ettiği, son dönem oynadığı filmlerle çaylaklığı atlatıp oyuncu kıvamına gelen Ufuk Bayraktar'ın yakın zamanda bir röportajında sarfettiği cümle 'Zeki abi ben hıyarken cacık yaptı' şeklinde:)
Yönetmenin en kişisel filmi olan Bekleme ODası ile sinemaya merhaba diyen Bayraktar Masumiyet'in köklerini kazıyan Kader filmiyle gerçekten karakteri başarıyla yorumlamış, epey övgü toplamıştı. Ardından Nuri Bilge Ceylan'ın İklimler filminde bir yan rolde taksiciyi canlandırdıktan sonra Semih KAplanoğlu'nun festival filmi diye lanse edilen Yumurta'sında yine yardımcı bir rolde başarıyla rol almıştı. Yolu açık olsun, Demirkubuz sinemaya ağdalı, abartılmış oyunculuktan uzak, doğal bir adam hediye etti, röportaj metni ilgilenenler için aşağıda;

'Ben bir hıyardım Zeki Ağabey cacık yaptı'
Zeki Demirkubuz onu kahvede keşfetti, ardından o "Bekleme Odası", "Kader", "İklimler" ve "Yumurta" gibi filmlerle ödüllü bir oyuncuya dönüşüverdi. İçinde hâlâ haylaz bir çocuk barındıran Ufuk Bayraktar'ın hayatında fazla bir şey de değişmedi. Yalnız artık "Ufuk nerelerdeydin?" diye soranlara "Cannes'daydım ağabey" diyebiliyor!

2002'nin son günlerinde bir akşam. İstanbul Cihangir'deki meşhur Firuzağa Kahvesi'nde biri var, tek başına oturan sakallı bir adam. Kahvenin sahibinin oğlu Ufuk'un gözü adamda. Aklı ise "Bak ben seni nasıl getirtiyorum buraya" diyen başçavuşunda. Sakallı adam "Bakar mısın, seninle bir şey konuşmak istiyorum" deyince irkiliyor: "Birkaç gündür seni izliyorum."
"Hava değişimi"nin ardından askerliğin son kalan bir hafta on gününü birliğe dönmeden geçirmeye çalışan Ufuk, "Hah, beni almaya geldiler" diyor içinden. "Pardon abi, hemen geliyorum" deyip içeri gidiyor. Tam montunu alıp usulca sıvışacakken ocakçı İzzet soruyor: "Sen nereden tanıyorsun Zeki Demirkubuz'u Ufuk?" Tanımıyor tabii ki... "Ünlü bir yönetmen o" deyince rahatlayıp masaya dönüyor: "Buyur abi, seni dinliyorum..."

'Bana hayatı anlat'
Ufuk Bayraktar'ın 2002 kışında bu konuşmayla değişecek hayatı 12 Eylül 1981'de Beyoğlu'nda bir hastanede başlar. Trabzonlu Cevahir Bayraktar ile Kilisli Şenel Hanım'ın ikinci oğludur. Babasının Cihangir'deki kahvenin yanı sıra ganyan bayii, lokantası, Sheraton kumarhanelerinde hissesi vardır. Evleri, bıçkın delikanlılarıyla ünlü, "vukuat"tan yana zengin Küçükçekmece Cennet Mahallesi'ndedir. Nitekim ağabeyi Uğur'la ikisinin de ilk gençlikleri kendi tabiriyle "haylazlıklarla" geçer. Bir arkadaşlarının gözünü mor mu gördüler, kim haklı kim haksız demeden hop, hemen "dalarlar". Her kafasını gözünü yarışında iki gün kadar uslanır, sonra gene sil baştan...
Gürsoy Koleji'nin ana sınıfında başlayan öğrenim hayatı, aynı okulda lise sona kadar sürer. Orta ikide "haylazlıktan" bir süre okuldan uzaklaştırılır, lise sonu da "çift dikiş" okur. Okulu sevmez. Öğretmeni "Zeki çocuk da" der, "Ben ders anlatırken camdaki kumruları izliyor..." Hâlâ "Tamam dört artı dört sekiz de, benim ne işime yarayacak bu hoca? Bana hayatı anlat sen" diye özetler durumunu...

'Türk filmleri sıkıcıdır' önyargısı
Üniversite okumamaya baştan kararlıdır. Anne babasının "Bir diploman olsun da simit sat gene" ısrarları da işe yaramaz, ağabeyinin, kız kardeşinin dersleri iyidir, e birinin de babasının dükkânlarına bakması gerekiyordur, öyle ya... Bu rahatlıkla sınava girmez bile.
Askerde, çocukluğundan beri ilgisini çeken sinema bir tutkuya dönüşür Ufuk Bayraktar için. 3 bin kişilik tugayın film sorumlusudur ve her hafta sonu çıktığında eli kolu VCD'lerle dolu döner. Hollywood filmleri, özellikle Al Pacino, Mel Gibson ve Bruce Willis'inkiler... Türk filmlerinin önünden bile geçmez, sıkıcı olduklarına dair bir önyargısı vardır. Zeki Demirkubuz'la tanıştığı o akşama kadar...
Askerliğini yeni bitirmiş, geleceğini o kahvede gören 22 yaşında bir genç için hayal bile edilemeyecek bir tekliftir Demirkubuz'un sunduğu: "Bekleme Odası" diye bir film çekecektir, orada bir rol vardır, acaba Ufuk oynar mı? Şaşırır çok, "Neden ben?" diye sorar, kamera bile görmemiştir hayatında... "Her şeyin bir nedeni yoktur" olur aldığı cevap, "Sen git iyice düşün bu gece..."
Düşünür... "Becerebilir miyim? Mahcup etmeyeyim yönetmeni..." endişesiyle "Yapan nasıl yapıyor?" düşüncesi çarpışır içinde. Yıllarca kumarhanede Yeşilçam'dan pek çok isimle tanışan babası ise şiddetle karşı çıkar oğlunun oyuncu olmasına. Seçeceği yaşam biçimi korkutur onu. Ufuk'un kaygılarını da, babasının korkularını da Zeki Demirkubuz giderir. "Eti senin kemiği benim" der, teslim eder oğlunu Cevahir Bey, yönetmenin ellerine.
Sonrası, ilk filminin basın toplantısında Ufuk Bayraktar'ın "Ben bir hıyardım, Zeki abi beni aldı soydu ve cacık yaptı" diye özetleyeceği süreç. O gün bugündür de önce "Zeki ağabeyine" teslim yaşar.

Hayatının üç yönetmeni
"Bekleme Odası"nı, başrol oynayarak kendisine güvenenleri değil güvenmeyenleri mahcup edeceği "Kader" izler. Defalarca izlediği "Masumiyet"te Haluk Bilginer'in oynadığı Bekir karakterinin gençliğidir rolü. Bilginer'in oyununu "olayın son noktası" diye tanımlasa da onu taklit etmekten kaçınır, kaşık tutuşu, sinirlenince elini kolunu sallayışı gibi birkaç hareketini benimser sadece ve çok başarılı bir Bekir çıkarır ortaya. Antalya'da "Genç Yetenek", İstanbul Film Festivali'nde ise "En İyi Erkek Oyuncu" ödüllerinin sahibi olur. Üstelik ikincisini "idolüm" dediği Erkan Can'la paylaşır.
"Zeki ağabey"inin yakınından ayrılmamaya kararlıdır ya, bu arada gene onun sayesinde tanıştığı iki yönetmenin filmlerinde de oynar: Nuri Bilge Ceylan'ın "İklimler"i ve Semih Kaplanoğlu'nun yeni gösterime giren Altın Portakallı "Yumurta"sı. Hayatının üç yönetmenini "Hem işlerinin ustası, hem de karakter olarak dört dörtlük insanlar" diye tanımlar. Sinemaya onlarla adım attığı için ne kadar şanslı olduğunu da hiç unutmaz.

Haylazlık başa bela!
"Yumurta"da bir kasaba delikanlısını oynayan Ufuk Bayraktar, 4 yıl önceki hayatını pek az değişiklikle sürdürüyor. Babasını kaybettiği için annesinin ve kız kardeşinin sorumluluğunu üzerinde hissediyor, zaman zaman gene kahveye uğrayıp dayısına yardım ediyor. "Vay Ufuk yoksun ne zamandır!" diyenlere, "Cannes'daydım da ağabey" demesi dışında her şey aynı. Ona karşı tavrı değişen arkadaşlarını ayıklamış hayatından, kalanlarla ve yeni eklenenlerle devam ediyor yoluna. Kitap okumayı sevmeye çalışıyor. "Sıkmadan, ne zaman gönlü çekerse"... "Suç ve Ceza"yı sekiz dokuz ayda bitirmiş, darısı Dostoyevski'nin biyografisinin başına...
Bir de mayasındaki 'haylazlık'la baş etmeye çalışıyor tabii. Son dönemde gene birkaç kez başını belaya soktu, hatta mayıs ayında eski mahallesinde girdiği kavgada bıçak çekip tutuklandı da... Ama artık beyaz bir sayfa açmış dediğine göre... Bu işin gereği bu, biliyor. Artık büyümesi gerektiğini de... "Belki ben hâlâ 16 yaşındaki haylaz çocuğum ama artık onu içimde taşımak gerekiyor" diyor... Ve buluşmamıza beraber geldiği 20 yıllık arkadaşıyla uzaklaşıyor. Ellerinde çekirdek, gözlerinde gelecek hayalleri...

31 Aralık 2008 Çarşamba

Flobots - Handlebars

Son dönem müziğini bir yerlerden kestirip şarkının adını bilememe hastalığımın sebeplerinden biridir bu şahane şarkı.
Flobots hakkında çok bir bilgiye sahip olmasak da tarz olarak Linkin Park'ı andıran şarkılara sahip ve 2005 yılından beri faaliyette olan bir grup. Tek albümleri mevcut ve bu albümden tek klip parçası da tam isabet olmuş, şarkı kadar hatta daha da güzel bir klip yapmış adamlar.
Yer yer göndermelerle dolu animasyon şeklinde güzelim şarkı ve güzelim klibi geliyor;

Flobots - Handlebars
i can ride my bike with no handlebars
no handlebars
no handlebars


Yılın futbolcusu: Andre Luis Garcia

Futbol için her daim doğrularını savunan, düşündüğünü söylemeyi esirgemeyen, yönetici zamanlarında kendisini pek anlatma şansı yakalayamasa da Radikal aracılığıyla çok sevdiğimiz insan, Sinan Engin, Fatih Terim ve türevleri gibi şahıslara karşı gerçek bir duruş segileyen- tıpkı Cem Dizdar gibi-, korkmayan nadir yazarlardan İbrahim Altınsay'dan yine ortaya karışık;

Yılın futbolcusu: Andre Luis Garcia

‘İki büyük’, ‘üç büyük’ tartışmaları hikâye... İktidarın merkezine yürüdükçe muktedirler tekçiliğe, mutlakiyetçiliğe doğru evriliyor. Fenerbahçe ve Galatasaray yöneticilerine göre tek büyük var: Kendileri... Baş başa kalsalar birbirlerini yerler, memlekette futbol falan kalmaz.. Denizli’de şampiyonluğu kaybedeli beri Fener yönetiminin yaptıklarını bir hatırlayın. Ali Sami Yen’deki ‘Pet Şişe Derbisi’ni de...
Bu kafadaki yöneticilere kalsa, takımı onlar yönetecek, sahada onlar oynayacak, tribünlerde kopyaları oturacak. Bir hareketleriyle tribünler susacak, bir hareketleriyle bağıracak. Ancak o zaman rahat edecekler.
Aziz Yıldırım, rüyasında Şampiyonlar Ligi finalini falan değil, sadece Fenerbahçe’nin ve kendi kurduğu takımların oynadığı bir lig görüyor olabilir. Ne güzel; ‘tek başkan, tek takım, tek şampiyon!’
Tekçiliğe mutlakiyetçilik eşlik ediyor. Her yere egemen olacaksınız. Her kurula ve kuruma adamlarınızı koyacaksınız. Herkes sizin küçük bir kopyanız olacak. Sahada ve saha dışında sizin doğrularınız işleyecek, borunuz ötecek. ‘Kural hatası-Hakem hatası ayrımı’, ‘kart isteyene kart göster’ gibi saçmalıklar boşuna icat edilmiyor. Böylece sahadaki hakemin üzerinde bir otorite kuruyorsunuz. Oyun Kuralları kitabındaki “Hakemin kararları nihai ve kesindir” hükmü bir şey ifade etmiyor. Hakem kurmalı bir robota dönüyor. “Kart işareti gördüğünde kartı otomatik çıkarması” isteniyor. Yoksa ağbiler kızar. En ideali, hakemlerin kulaklıklarını MHK Başkanı’na, ya da yorumculara ya da kulüp yöneticilerine bağlamak... Ya da hakemleri uzaktan kumandayla yönetmek. Siz o zaman görün protokol tribünündeki ‘kumanda kapma’ savaşlarını!

Bir top, bir saha, bir de...
Haydi ekonomide, siyasette tekçilik ve mutlakiyetçilik peşinde koşun ama futbolda bu mümkün mü? Futbol zaten yarışma demek değil mi? Öteki takımlara gerek duyan bir oyun değil mi? Hem de öyle bir oyun ki, futbolculara satranç taşları gibi hükmedemiyorsunuz. Sizin iradeniz dışında gelişen sayısız etmen yazıyor bir maçın senaryosunu...
O zaman şöyle bir akıl yürütelim: “Futbol ne olmazsa oynanamaz?”
FIFA’lar, Federasyonlar, PFDK’lar olmazsa oynanır mı? Oynanır; futbol çıktığında bunlar var mıydı?
Başkanlar, yöneticiler olmazsa oynanır mı? Oynanır; yöneticiler mi sahaya çıkıp top koşturuyor? Yöneticiler olmazsa futbol, daha iyi oynanır mı bilemem ama kesin daha huzurlu oynanır.
Basın, televizyonlar, naklen yayınlar olmazsa oynanır mı? Oynanır. Üstelik herkes çoluğuyla çocuğuyla maç izlemek için statlara gider,
yerel takımların gücü artar. Futbol o yitik altın çağına geri döner.
Ya hakemler olmazsa? Hemen ‘oynanmaz’ demeyin. Mahalle maçlarına bakın. O hakemsiz maçlarda daha fazla mı tartışma oluyor?
Zaten tartışmalar çığırından çıkınca iş futbol olmaktan çıkıyor, maç yarıda kalıyor. ‘Pet
Şişe derbisi’nde olduğu gibi zorla maç bitirtilmiyor. Yabancılaşma yok.

Futbol için olmazsa olmazlar çok az yani: Bir top, biraz düzce bir alan ve iki takıma bölünmüş oyuncular... Zaten bu yüzden bu oyun her insan evladı tarafından oynanıyor, seviliyor.
Yoldan geçerken top oynayanlara gözünüz takıldığında futbolun ikinci temel öğesi devreye giriyor: Seyirci... Zevk aldığı için futbolu izleyen seyirciler bir sonraki aşamada, değişik takımlara gönül vermiş taraftarlara evriliyor.
İşte çağdaş futbol bu iki temel öğeden, yani futbolcudan ve seyirciden oluşuyor. Okul avlularında, sokaklarda hava kararına kadar top peşinde koşan çocuklar olmasa, her hafta ekmek parasından ayırıp maçlara giden seyirciler olmasa ne Aziz Yıldırım’lar olur,
ne ‘kral’ Hakan Şükür’ler, ne federasyonlar, MHK’lar, ne de yorumcular, televizyonlar...


Dokunmayın Luis’ime
Muktedirler, teklik ve mutlakiyet peşinde koşarken aslında futbolun temel öğelerinin, yani futbolcuları ve taraftarların sırtına basarak, onları ezerek yapıyorlar bunu. Bu süreç ilerledikçe şampiyonluğa oynayan takımların bile tribünleri boşalıyor. ‘Dünya derbisi’ denilen maçlar tek taraftarlı maçlara dönüşüyor. (Dünya Derbisi görmek isteyenler
Boca Juniors - River Plate rekabetinin anlatıldığı belgesele baksınlar lütfen. Boca’lılar, River’ın stadına kaç kişi ve nasıl gidiyor?)
Muktedirler ‘kulübün ortak çıkarı’ gibisinden şeyleri öne sürerek öteki takımlara karşı
düşmanlık körüklüyor. Böylece kendi yetersizliklerinin üzerini örtüyor. Borç paraya, kongre oyunlarına, sınırlı bir ‘ayrıcalıklı üye’ grubuna, belediye bütçesine falan dayanarak ele geçirdikleri iktidarlarını dokunulmaz ve ebedi hale getiriyorlar.
Oysa futbolcuların ve taraftarların tek bir çıkarı var. Futbolun çeşitlilik içinde, hakça bir yarışma olarak oynanması... Sadece sizin tuttuğunuz takımdan oluşan bir lig olur mu?
O zaman futbolculara ve seyircilere isyandan başka bir şey kalmıyor. Futbolun daha saydam, daha demokratik, daha katılımcı, daha yarışmacı ve daha adil oynanmasını isteyecekler. Futbol ekonomisinin dev boyutlara ulaştığı, taraftarı ve futbolcuyu baştan çıkaracak bir sürü elma şekerinin uzatıldığı günümüzde güçlerini göstermeleri zor bu ama başka çare var mı?
Bu bakımdan benim için 2008’in futbolcusu Botafogo’lu Andre Luis Garcia... Hatırlarsanız, Estudiantes’le oynadıkları Güney Amerika Kupası maçında hakemden ikinci sarıyı gördü. O da gitti, hakemin elinden sarı kartı çekip aldı, hakeme gösteriverdi... Gerçi bu ilk sabıkası değilmiş, bir keresinde kırmızı görünce polis zoruyla sahayı terk etmiş. Olsun, o hareketiyle, “O kadar uzun boylu değil kardeşim, biz de futbolcuyuz, bırak oynayalım, ona kart, buna kart, ne oluyor” der gibiydi.
Doğru yanlış böyle içinden geleni yapan futbolcular hoşuma gidiyor. Sarı kart göstermek için çağıran hakeme “Sen gel” diye dayılanan ama sonra kuzu kuzu giden futbolcular gibi yapmıyorlar. Çaktırmadan bir şeyler yapıp sonra “N’oldu?” diye numara çekmiyorlar. Sadece kazandıkları maçlardan sonra ‘melek’ kesilmiyorlar... Bizim Hasan Şaş gibi ne hissediyorlarsa öyle davranıyorlar.
Yılın futbolcusunu seçince seyircisini seçmemek olmaz. Yılın seyircisi, Trabzonspor maçının ikinci yarısında, takımına katı defans oynattığı için teknik direktörünü istifaya çağıran Bursaspor seyircisi... Ne yaptılar? Küfür etmediler, ırkçılık yapmadılar, kan davası gütmediler. Sadece takımlarının kale önüne kapanmasını kabul etmediklerini ilan ettiler. Hem de bütün bir stat olarak...
Maçtan sonra teknik Direktör Kurtar, “Ben Emrah’a savunmadan ayrılma demiştim, o takım çıkmasın anlamış” gibisinden topu futbolcuya atan ama asıl niyetini itiraf eden bir şeyler söyledi zaten.
Cepler ve yıllar
İşte böyle... Parayla büyüklük olmuyor. Tek ya da iki takım kalınca zaten büyüklük bile kalmıyor. Birbiriyle büyüklük kavgası yapan iki küçük kalıyor sadece... Kriz var. İhsanlar, sadakalar, bir yerden gelen çıkmalar olmazsa muktedirlerin cebinde para olmayacak yeni yılda.
Sizin ise bir cebinizden tuttuğunuz takımın, öteki cebinizden isyanın bayrağı eksik olmasın.