6 Eylül 2008 Cumartesi

Bıktım bu 'mabet'ten

Cem Dizdar'ın görüşlerine daha önce de yer vermiştim, tiraj ve reyting döngüsü içinde yüzen çapsız medya mensupları ve yorumcu adı altındaki sevimsizler ordusu içinde Cem Dizdar gibilerine çok ihtiyacımız olduğu ortada. Bu sefer yine az ve öz yazısında tek kimlik mevzusu, futbolun ölme hali, taraftarlık ile itaat etme arasındaki çizgi gibi hadiselere parmak basmış ve yine edebiyatla yakın ilişkisinin meyvelerini yazı sonunda kondurmuş, o yazsın biz okuyalım, eksik olmasın...

“Futbola siyaset karıştırmayın” diyenlere kulak asmayın, sevdiğimiz oyun ziyadesiyle politiktir. “Oyuna siyaset karıştırmayın” diyenler aslında, “Biz her şeye yeterince karışıyoruz. Siz karışınca düzen bozuluyor. Siz en iyisi, seçimden seçime bir oy atın ya da en fazla facebook’daki imza kampanyalarına katılın” diyorlar... Biz de buna gönüllü olup, onların istediği dille konuşup, onların istediği kimlikle dolaşıyoruz...
Nasıl mı?
Hepimize ait olan stadyumlar her ne kadar bizim gibi görünse de biliyorsunuz artık bizim değil. Başkanların.. Aziz Yıldırım’ın, Adnan Polat’ın, Yıldırım Demirören’in vs.. Bizim stada ne yapılacağına, ne zaman yıkılacağına, yerine ne konacağına, içeri nasıl gireceğimize, nasıl oturacağımıza, ne yiyeceğimize, ne içeceğimize, nasıl bağıracağımız, nasıl üzülüp nasıl sevineceğimize hep onlar karar veriyor.
Peki biz ne diyoruz o statlara? “Mabet.” Stat mabet, biz mürit. Dilimiz, haliyle düşüncemiz farkında olmadan bizi ‘onlara’ teslim ediyor. Yani.. Girip içeri düzenlenen ayine katılıp şeyhin, pirin, pederin, papazın, hahamın, şamanın belirlediği çizgide kendimizden geçip, onun istediği gibi davranıp, gösterdiği yolda yürüyeceğiz.
Biz olmaktan çıkıp, onun istediği olacağız. Tek olacağız, farklı olmayacağız, farklı düşünmeyeceğiz, farklı davranmayacağız. Öyle olursa olmaz, düzen bozulur.
Peki, kimin bu düzen? Kimin eğlencesi bu? Bu hayat, kimin hayatı? Ben değilsem kim giriyor içeri, neden giriyor?


Neden bize ait olana dahil olamıyor, nüfuz edemiyor, sızamıyoruz? Neden bize ait bir oyunu değiştiremiyor, daha da bize ait hale getiremiyoruz?
Neden izin veriyoruz şu “Tek kimlik” pankartlarının bizi tarif etmesine? Nasıl oluyor da kendi stadımıza, kendi hayatımıza, kendi rengimizi veremiyoruz?
Derim ki, zihinsel temizliğe şu ‘mabet’ lafından kurtularak başlayalım. Evet takımımızı sevelim, onun için bağıralım, statlara gidelim ama “biz” gidelim. Farklılığımız, kendi rengimizle. Yoksa, bu gidişle oyun ölecek.
Baksanıza, neler oluyor? Kayseri gibi bir şehre kocaman stat yapıyor birileri, kime soruyorlar, neden yapıyorlar belli değil. Geçen sene ligin şampiyonu şehre geliyor, eski stadın yarısı bile dolmuyor. O koca yeni stada kim gidecek bilinmiyor. İnsanlar maça gitmiyor, futbol ölüyor, oyun ölüyor, biz ölüyoruz ve bunu görmüyoruz...
Bizi yönetenler oynuyor, çene çalıyor, oturup izliyor/dinliyoruz. O ‘soylu İngiliz’in kanına dokunmuyorsa da Manchester City’nin ‘petro-dolar şeyhleri’ne satılması, ta buralardan benim kanıma dokunuyor. Biliyorum ki yakında buraya da gelecekler. Onlar değilse başkaları, bizimkileri alacaklar. Çünkü oyun artık bizim değil, güçlülerin, kudretlilerin oyunu oluyor hızla ve hızla ölecek sahip çıkmazsak. Tıpkı Melih Cevdet Anday’ın ‘Defne Ormanı’nda dediği gibi; “Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri için ekmek yapıyorlardı, /çünkü felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;/ Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri için ekmek yapmıyorlardı, /çünkü kölelerini felsefe veriyordu onlara./ Ve yıkıldı gitti Likya.”

Photo of the Day

12 Temmuz 2006 tarihli, ana haberlere de konu olan, trajik olduğu kadar korkunç da olan İsrailli küçük kızların Lübnan'daki hedefleri vuracak olan füzelere not yazması durumu...


THE GRAND FINALE

Televizyon tarihihnin en çok izlenen olaylarından biri olan Almanya'nın evsahipliğinde gerçekleşen 2006 DÜnya Kupasından en çok akılda kalan olay Fransa-İtalya finalinde kariyerinin son maçına çıkan ve turnuva boyunca başarılı performansıyla ve efendiliğiylr tanıdığımız Zadane ve çirkeflikte yüksek lisans sahibi Materazzi'ye attığı kafa olmuştu ki Trezeguet'nin kaçırdığı penaltıyla birlikte İtalya kupaya uzanmış, Materazzi de ülkesinde kahramanlar gibi karşılanmıştı. Aslında final tam anlamıyla Zidane-Materazzi düellosu gibiydi. Önce Fransa Zidane'ın fantastik penaltısıyla öne geçti. Penaltıya neden olan Materazzi, 19. dakikada kafayla İtalya'ya beraberliği getirdi. Uzatmalarda da futbol tarihine geçen kafa olayı meydana geldi ve turnuvanın diğer önemli olayları, maçlar ve özel görüntüleriyle belgeseli de evlere konuk oluyor.

Sony film şirketi tarafından bir futbol dvd'si daha çıkartılıyor ki benzerlerinin çoğalması dileğimiz, belgeselin adı THE 2006 FIFA WORLD CUP FILM: THE GRAND FINALE.
11 Eylül tarihinden itibaren edinip arşivlemek mümkün ya da bir süre bekleyip indirimden de alınabilir diye düşünüyorum.
Pierce Brosnan’ın anlatıcılığını yaptığı bu resmi (FIFA onaylı) 2006 Almanya Dünya Kupası belgeseli, tüm FIFA Dünya Kupası futbol hayranları için mutlaka izlenmesi gereken bir yapım.

107 dakikalık bu belgesel, özel 35 mm kameralarla çekilmiş, turnuvalardaki tüm heyecanı ve dramı yansıtan ve onlara genel bir bakış niteliği taşıyan, çeyrek finallerden finale kadar daha önce izlenmemiş sahneleri ve takımların ve taraftarların saha dışı ve sahne arkası görüntülerini de içeriyor.

4 Eylül 2008 Perşembe

CNBC-e - Yeni Sezon>Eski Diziler


CNBC-e'de bu sezon ilk defa görücüye çıkacak dizilerden sonra daha önce yayınlanan ve devamı gösterilecek dizilerin listesi aşağıda...özellikle Two and a Half Men tavsiye edilir şahsım tarafından...

Las Vegas: Yeni sezonda Tom Selleck’in katıldığı 5. sezonu 8 Eylül’de başlıyor.

Without a Trace: ‘Buffy the Vampire Slayer’dan Spike’ın konuk olarak katıldığı 6. sezonuyla 8 Eylül’de başlıyor.

Two and a Half Men: En İyi Komedi Dizisi dalında Emmy adaylığı bulunan dizi 5. sezonuyla 9 Eylül’de başlıyor.

According to Jim: 10 Eylül’de başlayacak olan komedi dizisi yeni sezonuyla CNBC-e ekranlarında olacak.

The Simpsons: Televizyon tarihinin en uzun soluklu ve en çok hayran kitlesine sahip dizilerinden ‘The Simpsons’ da yeni bölümleriyle 11 Eylül’de CNBC’e de.


The New Adventures of Old Christine: Yeni sezonuyla geri dönen, Seinfeld’in efsanevi dörtlüsünden Elaine’i canlandıran Julia Louis-Dreyfus’un meşhur, ‘Seinfeld laneti’ni kırmayı başardığı dizi, 11 Eylül’de başlıyor.

Batllestar Galactica: Final sezonu ile hayranlarına veda ediyor. Televizyon tarihinin en başarılı yapımlarından biri olarak kabul edilen dizinin son sezonunda, 12 Saylonlu’dan sonuncusunun kim olduğu merakla bekleniyor.

The King of Queens: Hayranlarına veda edecek bir diğer dizi de evlilik komedisi ‘The King of Queens.’ Ekranların efsane dizilerinden biri olmayı başaran ‘The King of Queens’ son sezonu ile 10 Eylül’de başlıyor.

E:R.: Televizyon tarihinin en uzun soluklu dizilerinden olan hastane draması ‘E.R.’ ara verilen 12. sezonun yeni bölümleriyle 12 Eylül’de devam edecek.

Smallville: Supergirl’ün de dahil olduğu 7. sezonuyla 14 Eylül’de CNBC-e’de.

Family Guy: Yeni sezonda CNBC-e ekranlarında olacak bir diğer dizi, ‘Family Guy’, 5. Sezon bölümleriyle 21 Eylül’de başlıyor.

Heroes: Son yılların en iyi dizilerinden biri olarak kabul edilen ‘Heroes’un merakla beklenen 3. sezonu da Kasım ayında başlayacak.

Empire Top 500


Liste yapmaya bayılan sinema dergilerinin başında gelir Empire ki salt sinemadan çok işin magazin yönüne, fotoğraf altındaki esprili yazılarıyla ve daha çok popüler sinemaya yönelik bir dergi olarak biliyoruz. Ülkemizde de Türkiye ayağı 1-2 senedir çıkarılıyo lakin sinemasever açısından bu tür dergiler çok da doyurucu olmuyo. Ülkemizde çıkan en nitelikli buram buram sinema kokan dergi Altyazı dergisi, bazılarına göre çok bayık gelebilir yoğunluk bakımından onlar için de yıllardır istikrarlı şekilde çıkan Sinema dergisi tavsiye edilir.

Mevzu bahis yine Empire dergisinin bu kez abartarak ilk 500 filmi sıralaması ve meşhur kapaklarına yer vermesi;

500 filmlik seçkisini yönetmenleriyle, önemli eleştirilerle ve filmlerden özel notlarla aktaran Empire’ın geniş listesinde sinema tarihinin klasikleşmiş birçok filminin yanında yakın dönemden birçok yapımda yer alıyor.

YURTTAŞ KANE’DEN KARA ŞÖVALYE’YE
Empire’ın 500 filmlik listesinde ‘en iyiler’ listesinin gediklisi olan ‘Yurttaş Kane’, ‘Kızgın Boğa’, ‘Otomatik Portokal’, ‘Baba’, ‘Kıyamet’, ‘Serseri Aşıklar’, ‘Taksi Şoförü’, ‘Jaws’, ‘Yedi’, ‘Ucuz Roman’, gibi klasiklerle beraber ‘Pan’ın Labirenti’, ‘Kara Şövalye’, ‘Bir Konuşabilse’, ‘Donnie Darko’, ‘X-Men’ gibi 2000’li yıllarda çevrilmiş filmlerde bulunuyor. Empire’ın her yıl bu seçkiyi hazırlamasındaki amaç sinema tarihinin önemli filmleri arasına giren yapımlarla listenin güncellenmesi

Daha önce hazırladıkları özel kapaklarla dikkati çeken derginin en son ‘Star Wars’un otuzuncu yılına özel olarak sunduğu kapaklar büyük ilgi görmüş ve beğenilmişti. Empire’ın şimdi bu geniş listeden seçtiği 100 filme hazırladığı kapaklarla görsel olarak daha büyük bir işe imza attığı belirtiliyor.

Özel olarak hazırlanmış 100 kapak için listeden eski ve yeni tarihli birçok yapım seçilmiş. Her filmin kendi hayranları için yapılan kapak tasarımlarında bazı filmlerin simgeleşmiş sahnelerine yer verilirken bazılarında ise filmle özdeşen karakterlere yer verilmiş.


EN BEĞENİLEN KAPAKLAR
‘Dövüş Kulübü’, ‘Taksi Şoförü’, ‘Yükseklik Korkusu’, ‘Yüzüklerin Efendisi: Kral’ın Dönüşü’, ‘Carrie’, ‘Gladyatör’, ‘Yaralı Yüz’, ‘Breakfast at Tiffany’, ‘Batman Dönüyor’ okurların en çok dikkatini çeken ve beğenilen kapaklar olurken ‘Av’, ‘Oyuncak Hikayesi 2’, Goldfinger’, ‘Who Frammed Roger Rabbit’ gibi filmlerin listeye girmesine de sürpriz olarak bakılıyor.


Gişede büyük iş yapmış ‘Titanik’, ‘Hız Tuzağı’, ‘Cehennem Silahı’, ‘Zor Ölüm’ gibi poüler yapımların yanında ‘Eraserhead/Silgi Kafa’, ‘Akira’, ‘This is Spinal Tap’, ‘Withnail and I’ gibi nispeten daha az bilinen filmlerinde kapaklara taşınması Empire’ın farklı zevkleri barındıran geniş bir yelpazesinin olması olarak yorumlanıyor.

Where is My Mind

Fight Club şaheserinin kapanışında da çalan Pixies grubunun muhteşem parçası,
Bu kez Placebo'nun Paris konserinde Placebo&Pixies ortak yapımı:)



With your feet in the air and your head on the ground
Try this trick and spin it, yeah
Your head will collapse
But there's nothing in it
And you'll ask yourself

Where is my mind

3 Eylül 2008 Çarşamba

Gizli Hedef

çok seviyoruz deli gibi...

Teker teker bölgeler, kıtalar halinde ayrılmış, dünya haritası üzerinde oynanan strateji oyunu idi.
Halen kutu oyunu satan yerlerde bulmak mümkün. Bir dönem çocukluğumuza renk katan unsurlardan biriydi. Henüz güneş en tepede terler döktürürken, top oynama saati gelmemişken toplanıp özel görevler kartlar içinden çekilip zarlar atılırdı. Ordular özenle yerleştirilir, strateji belirlenip anlaşmalar yapılır, ittifaklar kurulur kendimizden geçerdik.

Oyun bize çoğunluğun her zaman galip gelemeyeceği, sessiz ve derinden strateji belirlenip ince ince ilerlemeyi ve en güzelinden coğrafya dersi veriyordu ki gencecik bünyeler kamçatka, Alberta gibi yerleri ilk kez duyuyorduk.

Güzelim buram buram nostalji kokan, hala olsa da oynasak dedirten Gizli Hedef'in daha sonra yeni versiyonu Risk adı altında çıkartıldı ve cafelerde, satış yerlerinde daha yaygın ilk örneğine göre. Lakin hep eskiye özlem içindeki bizler için Gizli Hedef bambaşka, can ciğer hala...

Abu Dabi United


Manchester City 360 milyon dolara Abu Dabili United Group'a satıldı ve anında hareketin kralı geldi. Haftalardır Chelsea ile dirsek temasındaki Robinho 32.5 milyon pound bastırılarak Manchester'ın mavi yakasına transfer oldu. Devamı da gelecek gibi keza City'nin yeni sahibi Al-Fahim model olarak Abramovich'i almış ve onun yaptıklarını yapmak istediğinden bahsetmiş ki yeni patronun Roman Abramovich'ten en az 10 kat varlıklı olduğu söyleniyor. Bu da 1 trilyon pound gibi manyakça bir rakama denk geliyor heralde.
Kulübün eski sahibi Taylandlı Thaksin Shinawatra bir yıl önce hisseler için 150 milyon dolara yakın bir bedel ödemişti.


Yeni başkanın hedefi önümüzdeki bir yıl içerisinde David Villa, Messi, Tores, Kaka, Berbatov ve Arshavin'i mavilerin renklerine bağlamak diye belirtilmiş ki paranın her kapıyı açtığı şu devirde olmaz diye birşey yok heralde ve ne yazıkki!
Özellikle futbolun beşiği diye adlandırılan, gelişmiş futbol kültürü ve güzel futboluyla keyif veren İngiliz kulüplerinin menejerlik oynarcasına kafasına göre para babalarına satılması çok fena.
Taraftarlar da belli ölçüler de seslerini duyurup protesto edebiliyorlar, tıpkı Manchester United'da Glazer'in geldiği dönemde olduğu gibi. Protestolar da sonuç vermeyince kendi takımlaeını kurup gerçek,saf sevgilerini orada kovalamaları da örnek alınacak bir olay. Tabi sonuçta alt sınıfın eğlencesi olarak başlayan, zenginler tarafından küçümsenen futbola olan oluyor tıpkı bizde haftalar öncesinden hazırlık yapıp karısına kumanya hazırlatan, oğlunun elinden tutup karton şapkasını kafasına takan maçı seyre dalan amcalara olduğu gibi ya da İngiltere'de sonuç ne olursa olsun kendi koltuğunda ailece kombine alıp bir anda kendi takımının başkasının keyfine emanet edilişini görüp yıkıldığı gibi. Artık şifreli kanalların sidik yarışı nedeniyle adam akıllı maç bile izleyemeyeceğimizi de hesaba katarsak allah rahmet eylesin...


Fotoğraftaki hayal dünyasındaki halinden memnun İngiliz taraftarları görünce ise üzülmemk elde değil ki City taraftarları Taylandlı sahipleri zamanında yılların ardından derbi kazandıkları için havalara uçmuşlardı, yazık...

Our Name is Earl


My Name is Earl dizisiyle beraber evlerimize konuk olan, Randy ile muhteşem ikiliyi oynayan, karma felsefesini benimseyip her bölümde keyifli anlar yaşatan başroldeki güzel insan Jason Lee'nin Türk eşinden bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Eski eşinden bir de erkek çocuğa sahip Lee'nin ilk çocuğuna koyduğu Pilot Inspector ismi ise akıllara zarar.
Eşi de Ceren Alkaç isimli bir arkadaş imiş, fazlasıyla yakınlık duyduğumuz oyuncunun eniştemiz olduğunu duymak sevindirici:)

2 Eylül 2008 Salı

En İyi - En Kötü


Özellikle internet üzerinde çok sevilen en iyi en kötü anketleri, bilmemkimin araştırmasına göre diye başlayan haberler her daim revaçta malumunuz.
Bu sefer de ajanslarda meşhur imdb listesi ve Türk sineması işlenmiş.
En son Batman The Dark Knight meselesi için imdb listesi epey konuşulmuştu. Bu kez de en iyi listesinde tek filmimiz bile yokken en kötüler arasında birçok filmin olması durumu haber olmuş.
Özellikle Fantastik Türk Sİnamasının Amerika başta olmak üzere video dükkanlarında kapışıldığını, Yunanistan'da bir film şirketinin bu filmleriin kopyalarına sahip olduğu ve bunları bizim yapmamız gerekirken onların pazarladığını biliyoruz. Utanılacak değil aksine gülüp geçilecek filmler birçoğu. O dönemlerde çevrilen Amerikan yapımlarını, çöp değerindeki yüzlerce filmi de biliyoruz o yüzden bunu da bir milli mesele yapmamak gerek. Listede o tarz filmlerin dışında, kült mertebesindeki miras filmin üzerinden fiyaskoya çevrilen Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu ve Emret Komutanım tarzındaki son dönem berbat yapımlar mevcut ki bu filmlerin başında yine Hababam serisini tekrar çekerek mundar eden Türk sinemasının emektarı Kartal Tibet'in olması, salt para uğruna paçavra işler yapması düşündürücü.
İşte malum haber;


Her ülkeden çok sayıda sinemasever tarafından merakla takip edilen ve sürekli güncellenen “En İyi 250 Film Listesi”nde, şu anda Türk yapımı hiçbir film yer almıyor.
İYİ VE KÖTÜ TÜRK FİLMLERİ
Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1977 yapımı “Selvi Boylum, Al Yazmalım” 9,0 puan almasına rağmen, henüz yeterli oy sayısına ulaşamadığı için listede bulunmuyor.

Listede kısa bir süre için bulunma başarısını gösteren, ancak şu anda yer almayan filmler arasında ise 8,9 puana sahip 2005 yapımı “Babam ve Oğlum” ile 8,4 puana sahip 1996 yapımı “Eşkıya” yer alıyor.

En iyiler listesinde yer almayan Türk filmleri, “En Kötü 100 Film Listesi”nde ise 5 yapımla boy gösteriyor.

Bu filmler ise 9’ncu sıradaki “Emret Komutanım: Şah Mat” (2007), 28’nci sıradaki “Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu” (2006), 45’nci sıradaki “Keloğlan Kara Prens’e Karşı” (2006), 86’ncı sıradaki “Hababam Sınıfı 3,5” (2006) ve 88’inci sıradaki “Büyü” (2004).

DÜNYADA EN İYİ VE KÖTÜLER

Siteye göre en iyi film, 1994 yapımı, Stephen King romanından uyarlanan “Esaretin Bedeli” (The Shawshank Redemption). İkinci sırada 1972 yapımı “Baba” (The Godfather) ve 3’üncü sırada ise Batman’ın son macerası olan 2008 yapımı “Kara Şovalye” (The Dark Knight) var.

En kötüler listesine bakıldığındaysa dünyanın en kötü filmi olarak 2008 yapımı “Acaip Bi Film” (Disaster Movie) gösteriliyor. Listede ikinci sırada ise 2002 yapımı “Ben & Arthur” ve 2004 yapımı “Zombie Nation” bulunuyor.

30 Ağustos 2008 Cumartesi

V for Vendetta

insanlar hükümetlerden korkmamalı..hükümetler insanlardan korkmalı...

bu maskenin altında bir yüz var...
ancak benim değil.
ne altındaki kaslardan daha "ben"dir o yüz...
ne de altındaki kemiklerden.
bu maskenin altında
etten daha fazlası var.
bu maskenin altında
bir fikir var!
ve fikirler kursun gecirmez!..

Dinamo Mesken & Erkan Can


Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…

Kaynak: Aktüel

Erkan Can, o dönem takımın maskotu. Amigoluk yapıyor. Tribünlerden aldığı ilhamla sahneye transfer olmuş. Takımın eski kalecisi Kamyon Vedat, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde Erkan Can’a oyuncu koçluğu da yap­mış.


Devrimci Futbol Takımımız …

Türk futboluna siyasi müdahaleler yıllardan beri tartışma konusu… Ancak bugüne kadar bir kulübün kapatıldığına, üs­telik “politik faaliyetler” gerekçesiyle kapatıldığına tanık olma­mıştık. En azından tanık olmadığımızı düşünüyorduk. Ta ki Bursa’nın adından dolayı kapatılmış amatör futbol kulübü Di­namo Mesken’le tanışıncaya kadar. Dinamo Mesken ilk bakışta adından anlaşılacağı üzere “solcu” ve “yerli” olmanın bahtsızlı­ğına kurban gitmiş ama aslında harcanmış bir kaderi var. Zira Dev - Genç’lilerle ülkücülerin birlikte oynayabileceği kadar si­yasete uzak, delikanlıları “kör siyasetin tehlikelerinden” uzak­laştırma ülküsüne aracı olacak kadar da spora yakındı sadece. Ne var ki, büyük acılar ve travmalar yaşayan bir ülkenin yazgı­sından onlar da nasiplerini aldılar ve hala sindiremedikleri bir tarzda yargılanıp, “isminden dolayı kapatılmış ilk futbol kulü­bü” olarak, talihsiz isimlerini Türk futbol tarihine solgun harflerle yazdırdılar.

Ülkücü “Dinamolu”

80 döneminde Türkiye’nin biraz da mimlenmiş mahallele­rine gözdağı vermek isteyenlerin hışmına uğrayan gençlerin hikâyesi bu. Kulüp yöneticileri bile 20 - 25 yaşlarında. Beraat eden takımdan kimse hapis cezası almadığı için belki şanslılar. Ancak bugün mahallede yaşayanlar dağılan takımlarını bir da­ha toparlayamadıkları İçin üzgün ve kapılarına mühür vurul­duğu için hâlâ kızgınlar. Gerçekten de onlar kendilerini ceza­landıran askeri yönetimin iddia ettiğinin tersine her ideoloji­den insanla barışıktılar.

Kulübün eski oyuncularından olan ve 1993 -1995 yılları arasında MHP Yıldırım İlçe Başkanlığı da ya­pan Osman Yağcı’nın da dediği gibi “Tunç hocamız maçlardan önce soyunma odasında bizlere ‘Arkadaşlar Mesken’i mahcup etmeyelim, halkımıza saygılı olalım, milliyetçi olalım, futbolu izletelim’ derdi. Siyasi konuşmalar hiç olmadı. Sağcı olduğum için baskı olmadı. Futbola Mesken’de başladım, Mesken’de bı­raktım. Anlayamıyorum. Sadece spor yapan bir kulübü kapat­manın ne anlamı var.” Ama Bursa’nın varoşlarında yaşama sa­vaşı veren bu insanlar kesinlikle yanlış anlaşıldıklarını düşün­müyorlardı. Birileri onları işlerine geldiği gibi anlamışlardı. On­lar çağırmadan kendilerini bulduk ve olanları anlamak için her şeyin başladığı güne ve yere doğru yola koyulduk. Bugüne kadar açılmamış olan bu konuyu takımın amigosu Erkan Can’ın ve yargılanmış, işkence görmüş Dinamo Meskenli arkadaşlarının ağzından öğrenmeye çalıştık.

Mimli mahallenin dinamosu

Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…

Kulüpte siyasi faaliyet yapılmasına yönetim kurulu hiçbir zaman izin vermemiş. Ancak solculuklarından gelen dayanış­ma kültürüyle beklenmedik sonuçlar almaya başlayan takım “kurtarılmış mahallesi”nin adını duyurmaya başladıkça birileri için can sıkıcı olmaya başlamış. Bu baskılar askeri yönetimin Eylül 1981′de kulübü kapatmasıyla son buluyor. Kulübün ka­patıldığı günü yaşayanlardan dönemin yöneticisi Ali Nihat Irkörücü, “Kapatılma gerekçeleri sudan gerekçelerdi” diyor ve şöyle devam ediyor: “Şöyle bir kılıf bulmuşlardı. O gün bir ar­kadaşımız emniyetten izinli olarak esnaftan her zamanki ruti­ne uygun şekilde para toplamaya çıkmıştı. Güya haraç topladı ğımız yönünde İhbar alınmış. Arkadaşımızı po­lis gözetimine, nezarete almışlar. Kapatılmasaydı 7 - 8 tane profesyonel olabilecek oyun­cumuz vardı. Örneğin Kamil Torun kurtuldu. Onu darbe öncesi bir takıma eşofman karşılı­ğında sattık. Maddi durumumuz öyleydi. Ka­mil daha sonra Ankara Demİrspor formasıyla 2. ligde de oynadı. Gerçekten kulübün hiç yap­madığı bir şey varsa o da siyasetti. Yargılandık. Beraat ettik ama federe olma hakkımızı kay­bettik. Masum olduğumuz halde itham edilmiş olmamız bile yeterli bir ceza. İçlerinden bir tek ben 1989 senesinden sonra yasal bir parti olan SHP’den siyasete atıldım. Bunda ya­şadıklarımızın da payı var.” Irkörücü hala CHP Yıldırım Merkez İlçe Başkanlığı yapıyor.

Çok şeyler bağlanmış takıma, tabii en başta umut. Çok şeylerini kaybedenler olmuş takımı ayakta tutabilmek İçin. 1980′e kadar bile rahat edememişler. Onları sindirmek için karşı dü­şünceden insanlar yerleştirilmiş mahallelerine. 1976′da Kemalpaşaspor’la yapılan bir maçta “Moskova dışarı” sloganlarıyla ıslıklanmışlar. Eski yönetici Hasan Gürses, “Devamlı emniyet baskısı altındaydık. Haftada bir örgütlenme var mı diye kontrol yapılıyordu” diyor. “Büyük pa­ralar harcadık. Babamın emekli parasının yarı­sını kulübe yatırdım. Kardeşimle kavga ettik. Kapatıldığı gün minibüs tutmak için toplanan paraları sayıyordum. Lokali bastılar. Masadaki paralarla birlikte her şeye el koydular.”"Hangi örgüttensin, silahlar nerede?”

Takım, deplasman masrafları için kapı, kapı para toplamak zorunda kalmış. Ancak bunu bir türlü anlatamamışlar. Tutuklanma gününü, “Paraları sayarken hepimizi siyasi şubeye gö­türdüler. İki gün boyunca dayak yedik, kapanış da öyle oldu” diyerek açıklıyor, Avanta Kemal. Bütün baskılara karşın, elbette ki bu kadarını beklemiyorlarmış. İşin garip tarafı bir süre ku­lübün yeniden açılabileceğine inanmışlar.Emniyetteki sorular hep ters köşeden. Cengiz’e yöneltilen soru “hangi örgüttensin sİlahları nerden temin ediyorsun?” Bugün o sorulara bir cevabı var Tunç hocanın: “Bize saldıran in­sanlardan daha milliyetçi insanları yetiştirdik biz. Erkan Can gibi birini çıkardık. Gözlerim yaşarıyor şimdi, o kulübü kapatmak devlete hiç yakışmazdı.”

Erkan Can, o dönem takımın maskotu. Amigoluk yapıyor. Tribünlerden aldığı ilhamla sahneye transfer olmuş. Takımın eski kalecisi Kamyon Vedat, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde Erkan Can’a oyuncu koçluğu da yap­mış. Onu anlatırken “Kendisine amigo demez­di Erkan. Seyirci organizatörü derdi. Ne oldu­ğunu anlayamadığımız marşlarla tribünü ateş­lerdi. Rakip taraftarları şok ederdi” diyor. Ta­kımla ilgili söylediği şeylerse diğerleriyle aynı: “Arkadaşlarımızın katiyen politik bir misyonu yoktu.”Formaya aşıktık biz O günlerden unutmak İstedikleri şeyler de var. Kahvehaneye huzursuzluk çöküyor. Takım kaptanı Fahrettin bu noktada yapıştırıyor ceva­bını “Siz yoksa devre arasında Çav Bella’yı mı okuduğumuzu sanmıştınız.” “Sahada kendini devrimci gibi mi hissediyordun, futbolcu gibi mi?” diye sorduğumuz 10 numara Arnavut Özcan’dan da bir şey çıkmayınca; takımın büyüklerinden Ertuğrul Kanşay karışıyor söze; “Bizim Dinamo’muz, yalnızca sahadaki dinamizmimizdi. Mesken, sol kesimin olduğu bir mahalleydi. Kapatma nedeni bu. Bilmem anlatabiliyor muyum?” Özcan Selamet takımın hücuma dönük orta saha oyuncusu, kaldığı yerden devam ediyor. “Formaya âşıktık biz. Forma almaya gücümüz, olmadığı için herkes fanilasıyla gelirdi. Arkalarına numara yapıştırırdık. Maçımız 11.00′deyken sabahın 05.00′İnde, karanlıkta kulüpte beklediğimizi biliyorum. Böyle bir ruhtu bizi birbirimize bağlayan”. Arnavut, bir süre daha oynadığından, futbolu Mesken’de bırakan ar­kadaşlarının psikolojisini en iyi anlatabilecek isim. Arkadaşlarının kaderini yorumlarken “Futbol bir tutku. Oynadığım için söylüyorum devam edememek çok acı. Ben, kulüp kapanmadan önce başka bir takıma geçtim, orday­ken bile Meskenlilerle idmana çıkardım. Böyle bir ruhumuz vardı.” Özcan Selamet, bugün halâ “militan” değil ve Cavit Çağlar’ın mutemetlğini yapıyor.

Bahis “Ruh”tan açılınca konuşanların hevesi yükseliyor; başka kulüpten bonservisini cebinden ödeyerek gelen Bülent ve evliliğinin ikinci günü kupa maçına çıkan İbrahim Aksal gibi. “İkinci gün Tunç Hocam geldi, kupa maçımız var, gelirmisin, dedi. Tereddüt etmedim. Eşofmanlarımı giyindim, çıktım. 0 gün kupayı kazandık. Unutamıyorum. Çok farklı bir duy­guydu”Top bir daha santraya dönemedi Duygulara hasımlık edenler, Dinamo’yla yetinmemişler. Semtin Dinamo türevi kurulan diğer takımları Ortabağlar ve Teleferik Kartalspor da aynı akıbeti yaşamış. Ortabağlar’ın yö­neticisi berber Enver Ünal’ın yüzüne karşı, “Biz bu mahallenin siyasi kimliğini biliyoruz. Kulü­bü neden kapattığımızı da herkes bilsin” denilmiş .”Varsayımlar üzerinden hareket edenler, gelip şu insanlara bir baksa kendilerinden utanacak. Hepsi beraat etmiştir ve bugün Mesken’de İtibar göre­rek dolaşırlar.” Oyuncu olanlarının İçindeyse yargılanmış bir tek İsmail Güzeltürk bulunuyor. Sahadaki pozisyonu “sağ bek”. İronik bir rastlantı. Yaşananlardan çıkarılacak dersler basit. 1981′de başına bü­yük belalar almış küçük bir takım kapatılmadı. Hayatında hiç karakola gitmemiş olanlar kapatılma kararının ardından gözal­tında işkence gördüler. Top bir daha santraya dönemedi. Kapatılmasa memlekete “zararı” ne olurdu bilinmez. Ancak ku­lüplerin günümüzde yetiştirdiği gençleri düşündüğümüzde söylenecekleri toparlıyor Kenan Demir “Gençlerimize borçlu­yuz. Yarım kalmış işlevimizi tamamlamalıyız. Türkiye bizden başka acılar da yaşadı. Ama kulübümüz bugün açık olsa ve Mesken’de yaşasaydı Ogün Samast katil değil, belki de o katile tavır koyan bir sporcu olabilirdi.”



Erkan Can’ la Söyleşi

80 döneminde gençlik yıllarınızın geçtiği Bursa’da siyasi gerekçelerle kapatılmış bir kulübünüzün olduğunu söylediniz. Nedir bu Dinamo? Bu bir espri miydi? Eğer doğ­ruysa bu bir ilk. Neydi Mesken’in öyküsü?

80’li yıllar, amatör takımlar devri. 22 ya­şındaydım. O zamanlar yeni yeni ucuz mes­kenler kuruluyordu Bursa’da. Top oynayacak yerimiz çoktu. Daha sonra mahallenin altına eğitim enstitüsü açılınca oradan öğrenci ağabeylerimiz geldi. Mahalleli de onlarla be­raber kulüpte takılmaya başladı, solcu oldu. Kulüp orada doğdu. Takımın adını Dinamo Mesken koydular. Daha sonra futbol falan bitti. Kimse arkasını sormadı, açılmadı.

Sizin o yıllarda kalecilik de yaptığınız söy­leniyor. Kaleci, argoda parasız anlamında kullanılır. Nasılsın diye sorduklarında “Schumacher gibiyim” diyormussunuz. Ama sanırım siz takımın amigosuydunuz…

Kalecilik yapmadım. O benim jargonum. Nasılsın diyorlar, kaleciyim diyorum. Bekliyo­ruz, para yok, pul yok, kaleci durumu da ora­dan gelir. O benim otuz yıldır söylediğim bir durumdur yani. Amigoluk yaptım tabii ki.

Nasıl bağırttırıyordunuz tribünleri?

Dinamo’nun gençleri, bir elinde şişe, sa­atlerce neşe! Dinamo’nun gençleri birçok menekşe!

Mahalle benimsiyor muydu Dinamo Mesken’i?

Tabi canım, gurur duyardık! Tomas Or­hanlar, Yakalı Mehmetler, Komando Musta­falar, Avanta Kemaller, Ertuğrul Kanşay. Bu abiler bilirler bunları.

Sizin de lakabınız var mıydı?

Sarı! Benim lakabım san’dır. Adımı bil­mem. Eskiden daha da sarıydım, sapsarıy­dım. Kill Bill!

Peki derdiniz neydi, mahalleyi Moskova’ya bağlamak gibi bir niyetiniz mi vardı?

(Gülüşmeler) Yoo… Zaten solcu bir ma­hallede büyüdüğümüz için takımın adı da böyle olacaktı. Çok normaldi bu.

Anladığım kadarıyla darbe öncesi mahalleler kendi kulüplerini kalkındırabiliyordu ama sonra her şey için para gerekti. Bu arada o yardımlaşma durumu da darbeyle birlikte gitti.

Evet, başka bir şeyler lazımdı, yetmedi. “Satıyorlar oğlum” diyor, Rafet El Roman’ın filmde oynadığı karakter. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, her şeyi anlatıyor bence. Zaten hikâyesi de Akyazı Akınspor’dur. Bİz onu Bursa hikayeleriyle harmanladık. Bursa’da çekildi film.Bursa’nın spor camiasının eskilerinden birkaç kişiyi aradık. Dinamo Mesken’in varlığıyla ilgili sorular sorduk.

Sağ cenahın eskilerinden biri sizin bunu abarttığınızı…

Sağdan yürüsün, saçak altından, cüzdan bulur belki!

Hayat futbola fena halde benzer diye bir sloganı var filmin. Dinamo Mesken’in hi­kâyesine baktığımızda görüyoruz, futbol da siyasete benziyor. Şu anda da Çarşı gru­bunun müdavimi olduğu bir mekândayız. Futbolu ve siyaseti birlikte nasıl yorumlu­yorsunuz?

Stratejidir. Programdır; koçluk işidir, ka­fana göre oynayamazsın. Futbolun da haya­tın içindeki gibi bir ahlakı var. Tek başına yapılabilen bir şey değildir. “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Ha­yatı sürdürebilmek için dört doğru pas yüz­de 90 goldür. Siyasette de böyle. Çarşı’yı da seviyorum tabi. İyi bir tribünü var.

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’da siz kaleci Torba Suat’ı canlandırdınız. Karakterin si­zin üzerinize yazıldığı söylenir. Dinamo Mesken’den esinlenildi mi filmde?

Yok, ama bunları anlatmıştım, etkisi ol­muştur yani. Alıntıdır.

28 Ağustos 2008 Perşembe

Mafya Filmleri


keep your friends close, but your enemies closer...

Suç filmlerinin içerisinde kendine ait bir alt tür haline geldi denilebilecek sayıda film yapılan, farklı jargonu, dillerden düşmeyen küfürleri ve en çok da kendine has komedi unsurları ve komik karakterleriyle de sevilen türlerden olduğu kesin. Genelde Amerika'ya göç etmiş İtalyan ailelerin yaşamlarına ve yıllardır süregelen düzene ayak uydurup yeraltına inmelerini konu alırkar. İlk başlarda salt şiddet mevzubahis olurken daha sonraları işin içine hatun milleti, çanta dolusu para, zeki olay örgüler ieklenmiş hatta yıllaar sonra The Sopranos adlı dizi ile birlikte suç filmlerinden drama kadar geniş bir yelpazede değerlendirilebilecek seviyeye gelmiştir...

Şöyle mafya filmi türü içinde klişe bir şekilde ilk 10 filmi yazayım dedim, lakin herkesin beğenileri değiştiğinden diğer tüm listeler gibi en iyi adı taşıyan bu tür naneler havada kalacaktır:) Listedeki en eski film olan Bonnie and Clyde ise "Natural Born Killers" gibi kült filmlere ilham kaynağı olan, çığır açan filmlerden biri olarak diğerlerinden ayrılmaktadır.
Kimine göre Scarface haddinden fazla abartılmıştır, kimine göre Donnie Brasco kurgusuyla-oyuncu performanslarıyla kusursuzdur, bazıları ise Bir Zamanlar Amerika'yı diğerlerinden farklı olarak değerlendirebilir...Tartışılmayacak tek husus bu tür içindeki kralların Robert De Niro ve Al Pacino olduğudur heralde. Onlara çoğu zaman Joe Pesci, Ray Liotta gibi isimler de başarıyla eşlik ederler onlara.


1 - The Godfather Part II - (Baba 2)
2-The Godfather - (Baba)


Bir serinin en iyi film sıralamasında ikinci filmi, ilk filmi geçtiği çok görünmemiştir. Ama godfather 2 filmi buna çok güzel bir örnek..
belki de bunun nedeni filmde eskiye bir dönüş yani babanın gençliğini filmde görmemiz. Ve genç babayı De Niro'nun oynaması..
filmde Al Pacino en görkemli oyunculuklarında birini daha sergilemiş. Konun işleyişi ilk filmden daha iyi bir hal almıştı.

Gösterime girdiği dönemden beri bir klasik haline gelen , sadece mafya filmleri değil bütün filmler arasında , uzmanların veya oylamayla yapılan araştırmaların , listelerin hep en üst sıralarında yer alan bir şaheser Baba filmi.

Mario Puzo'nun yazdığı aynı adlı romandan uyarlanan filme gelince ; Don Vito Corleone duruşu , tavırları , konuşması , ilişkileri ile mafya filmlerinde ve mafya babaları arasında ayrı bir yere sahip olmuştur her zaman , Bir gün eroin üretimi ve dağıtımı yapan "Türk" lakaplı Solozzo, Don Corleone'den, ilişkilerini kullanarak kendisine yasal koruma sağlamasını ve yüklü miktarda nakit para vermesini ister, karşılığında elde edilecek kârdan pay teklif eder. . Ancak Don Corleone teklifi reddeder. Gerekçesi, iyi ilişkileri olsa da, Don Corleone'nin uyuşturucu işi ile bağlantısı olduğunu öğrenen siyasetçilerin ilişkilerini gözden geçirme gereği duyacak olmalarıdır. Bunun üzerine arkasına Tataglia ailesini ve New York emniyet müdürü McClusky'i alan Solozzo, Don Corleone'yi vurdurtur. Ölümden son anda kurtulan Don Corleone'yi ve tüm aileyi kötü günler beklemektedir. Bu süreçte, fevri hareketleriyle bilinen, Don Corleone'nin en büyük oğlu Sonny ölecek, 2. Dünya Savaşı'ndan kahraman olarak dönen en küçük oğlu Michael ise, daha önce aile işleriyle hiç ilgilenmediği ve bunu istemediği halde olayların akışı onu hikâyenin merkezine doğru itecektir. Artık zaman hesaplaşma zamanıdır.diğer ailelerin de karıştığı bir mafya savaşı başlar.


Part II'de ise Genç Vito Corleone 1910'larda Sicilya'dan New York'a göç eder. Ailesinin geçimini sağlayabilmek için çeşitli işlerde çalışır ve yavaş yavaş yükselmeye başlar. Michael Corleone ise 1950'lilerde ailesinin işlerini düzenlemek için Las Vegas, Hollywood ve Küba arasında mekik dokumaktadır.

Film 11 dalda adaylık aldığı Oscar ödüllerinden de En İyi Film , En İyi Erkek Oyuncu (Marlon Brando) , En İyi Uyarlama Senaryo (Francis Ford Coppola, Mario Puzo) dalında Oscar ödüllerini kazanarak döndü , Bunların dışında 5 Altın Küre, 1 Grammy aldı ve birçok festivalden ödülle ayrıldı. Ayrıca Marlon Brando, kendisine verilen En İyi Erkek Oyuncu Oscar Ödülü'nü ABD'nin, özellikle Hollywood'un kızılderililere karşı uyguladığı ayrımcılığı gerekçe göstererek reddetti.

Film ayrıca sonralarda sinema tarihine adını altın harflerle yazdıracak olan Al Pacino'nun da bir tanıtımıydı adeta ve o adam bir daha hiç unutulmadı.

"Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım" Don Corleone


3 - Once Upon A Time In America - (Bir Zamanlar Amerika)


Film, çocukluktan beri arkadaş olan ve bu arkadaşlığın seyrinde suça karışan, Max, Patsy, Cockeye ve Noodles isimli karakterlerin Büyük Buhran dönemi Amerika'sının kötü koşullarıyla yoğurulmuş inişli-çıkışlı hayatlarını ve hayatlarına hükmeden dostluklarını, zaaflarını, aşklarını, ve hırslarını konu alıyor.

Filmde gözden kaçabilecek en önemli detaylardan biri de Noodles'ın yaşlanıp geri döndükten sonra kasadaki valizi açtığında, biz içinde para bulamadığı için kaşlarını çattığını zannederken valizden dikkat çekilmeden aldığı bakır kaplama köstekli saat için, kasa anahtarını Moe'ya verdiğinde ve Moe ile arasında parayı bulamamış olması hakkında geçen birkaç cümleden sonra, kendisi için önemli olan şeyi aldığını söylemesi.

Uzun , bir o kadar etkileyici , bizleri zaman kavramları içinde dönüp dolaştıran , istediğimiz şeyi sonuna kadar vermeyen bir yapım.

4 - Bonnie & Clyde

Bonnie ve Clyde sinemada şiddetin kullanımında tartışmalı bir mihenk taşı olmuştur. Bunca yıldır, Bonnie ve Clyde'ın izinden giden filmler, sinemada şiddetin dozunu gittikçe artırıyor.

Filmin ilk gösterime girdiğinde başına gelenler, Hollywood'un, film eleştirisinin ve postmodern popüler kültürün karmaşık tarihinde bir dönüm noktası. Bonnie ve Clyde, yarattığı sansasyonu büyük ölçüde, sinemaya yeni tarz bir şiddet getirmesine borçlu.

Bonnie & Clyde, 30'lu yıllarda Amerika'da bir dizi silahlı olaya karışan Clyde Barrow ve Bonnie Parker'ın maceralarını anlatıyor. İki sevgili yanlarında Buck ve sevimsiz karısı, peşlerinde bir yığın polisle Amerikan tarihini yeniden yazıyor.

Kısaca Bonnie & Clyde'ı tanıtmak gerekirse ; onnie ve Clyde bütün dünyanın ekonomik krize girdiği dönemde ABD’nin güney batısında yaşarlardı. Banka soyarlardı. 13 kişi öldürdüler ve bir düzine bankayı patlattılar. Mağaza ve benzinci soygunlarının ise tam sayısı konusunda bir tahmin bile yok. Zenginden alıp, fakire vermezlerdi. Fakirden alıp, zengine de vermezlerdi. Sadece alırlardı. Onlar mutlu Amerikalılardı. Eylemleri vurulana kadar sürdü. Daha da sürecekti de, ömürleri vefa etmedi.

Bonnie ve Clyde 1931-1935 döneminde halk düşmanı olarak gösterildiler. Aslında onların halkla alıp veremediği yoktu, herkese düşmandı. Ama inandıkları değerleri vardı, elbette çokça da paraları. Paraya götüren her yolu mübah görürlerdi. Yasalar, kurallar ve gelenekler, onların para kazanmasına engel olmadığı müddetçe geçerliydi. Bir yerde para varsa ve onlar o parayı istiyorsa, onlarındı. Burada Bonnie ve Clyde hakkında biraz teferruata girmek icap eder.

Kısacası hem karakterlerin yaptığı etki hemde filmin sinema üzerindeki etkisi , Bonnie & Clyde'ı sinema tarihinin tartışılmaz filmlerinden biri haline getiriyor.

5 - Goodfellas - (Sıkı Dostlar)

Yaşayan efsane Martin Scorsese'nin elinden çıkan ve günümüz sinemasının en başarılı mafya filmleri arasında gösterilen Goodfellas 6 dalda Oscar'a aday gösterilmiş ve harika performansı bitmek bilmeyen enerjisi ile Joe Pesci'ye En iyi yardımcı erkek oyuncu Oscarını kazandırmıştı.
Filmi genel olarak Henry (Ray Liotta) ve onun karısı Karen(Lorraine Bracco) in ağızından dinliyoruz , tutucu bir ailenin oğlu olan Henry'nin okulla arası pek iyi değildir ve en büyük arzusu caddenin hemen karşısında bulunan ve genelde mafya üyelerinin uğrak yeri olan otoparkta çalışmaktır. Ve Henry okul öncesi burada çalışmaya başlar , önceleri getir götür işlerine bakar , gün geçtikçe okulu asmaya ve yeni ortamında daha fazla vakit geçimeye başlar. Sonrasında ise kendini yavaş yavaş Mafya'nın içinde bulur , Jimmy Conway (Robert De Niro) ve Tommy De Vito (Joe Pesci) ile iş yapmaya başlayacaktır , bu üçlü büyük işler yapmaya başlar fakat daha sonrasında Henry hiçte girmek istemeyeceği uyuşturucu işinde bulur kendini ve işler yolunda gitmemeye başlar.

6 - Scarface - (Yaralı Yüz)

Scarface , Paranın insan hayatı için ne kadar önemli olduğunu , uyuşturucu tacirliğinin risk dolu hayatın nasıl iniş çıkışları olduğunu , Hırsın ve öfkenin, suç dünyasındaki başarısını gösteren bir film. Her konuda kendine has, o zamanın dünyasına uymak zorunda olmayan fikirleri olan ve onlardan asla taviz vermeyen, yeni düşüncelere açık olsa da kendi fikirlerinin doğruluğuna her şeyden çok inanan bir adamın hikayesi.

Filmin yaratıcısı Brian De Palma’nın nasıl bir yönetmen olduğunu yalnızca elektrikli testere sahnesini izleyerek bile anlayabiliriz; elbette Al Pacino’nun aksanıyla güç kattığı oyunculuğunun etkisini yadırgayamayız bu sahnede; fakat sahnede görünenler yalnızca Tony Montana ve kolunun ve bacağının kesildiğini bildiğimiz arkadaşının gözleridir, arkadan da artıp azalan bir elektrikli testere sesi gelmektedir ve bizler bu sahneyi izlerken dehşete kapılırız.

Suç ve ceza kavramlarına odaklanan yönetmen suç filmlerinin bir alt türü niteliğinde olan “gangster filmleri”nin en başarılı örneklerini sunmuştur. Brian De Palma’nın göçmen bir adamın hırsı ve açgözlülüğüyle suç dünyasının tepesine tırmanan bir karakteri anlattığı hikayesi o kadar çarpıcıdır ki günümüz filmlerinde kullanılan bir çok sahnede bu filme göndermeler buluruz. Filmde “antisosyal kişilik bozukluğunun” çok güzel bir şekilde yansıtılmış olması da psikoloji dünyası açısından önemli filmler arasına girmesini sağlamıştı. En iyi aktör , En iyi yardımcı oyuncu ve En iyi orijinal müzik dallarında 3 Golden Globe'u bulunan filmin ayrıca ilginç biçimde Razzie Award ödüllerinde En kötü yönetmen ödülüde bulunmaktadır.

7 - Carlito's Way - (Carlito'nun Yolu)

Porto Riko'lu Carlito Brigante (Al Pacino) kadim dostu avukat David Kleinfeld'in (Sean Penn) yardımlarıyla yıllar sonra hapisten çıkıyor. New York'a dönen Carlito, herşeyin değiştiğini, mafyanın bile artık eskisi gibi olmadığını görüyor. Bu arada eski sevgilisi Gail'i (Penelope Ann Miller) de bulan Carlito, bir süre sonra yeni bir hayat kurmak için Yeni Dünya'dan kaçmaya karar veriyor, ancak geçmişi bir türlü peşini bırakmıyor.
Yaralı Yüz'den on yıl sonra çekilen bir nevi devamı niteliğindeki Del Palma'nın ustalığından hiç birşey kaybetmediğini kanıtlayan ve Al Pacino ile Sean Penn gibi iki usta oyuncuyu bir araya getiren "Carlito'nun Yolu"nda ünlü yönetmen Paul Mazursky'i de yargıç rolünde izliyoruz.


8 - Donnie Brasco

Hollywood bize uzaydaki mucadeleden, at ustundeki savaslardan ve tek basina koca gokdelenleri kurtarmaya cabalayan kahramanlardan da bahseder ama gangster filmlerinin yeri ayridir. Donnie Brasco, iste bizi tekrar bu atmosfere tasiyor. Ustelik filmin konusu gercek bir hikayeden alinma. 1978`de gecen film, bir FBI ajani olan Joe Pistone`nin mafyayi nasil yenilgiye ugrattigi anlatiliyor. Alti yil boyunca mucevher hirsizi Donnie Brasco olarak hayatini surduren Piston, zamanla kendi rolune inanmaya basliyor, Mafya babasiyla yakalaniyor ve mafyadan cikip arkadasini ele vermesi gerekecegi, hatta daha kotusu,, belki vurmasi gerekecegi gunu dusunmeye ve ecel terleri dokmeye basliyor.
Böyle filmlerde görmeye alışkın olduğumuz yüzlerden olan Al Pacino'nun oyunculuğu zaten tartışılmaz , Johnny Depp'in performansıda takdire değer.

Genel olarak pek fazla ilgi görmesede çok başarılı oyuncuların yer aldığı unutulmaz sahneleriyle ( Arabada kafasına silah dayadığı sahne , Finalde ilzediği belgesel ve mafya ilişkisi) akıllarda yer edinen bir film Donni Brasco.


9 - Road to Perdition - (Azap Yolu)
Bu tarz filmlerde görmeye alışkın olmadığımız başarılı oyuncu Tom Hanks , bu işin de altından rahatlıkla kalkabilmiş , her ne kadar az zaman almasına rağmen Jude Law çok başarılı , Paul Newman'dan fazlaca bahsetmeye gerek yok , The Untouchables'dan hatırlayacağınız Al Capone'un sağ kolu olan Frank Nitti karakteri ise filmde mevcut ve Stanley Tucci tarafından oynanıyor , daha önceden Al Capone karakterininde filmde yer alacağı düşünülmüş fakat bundan daha sonra vazgeçilmiş.

Bu filmde hayal kırıklığına uğrayabilecek olanlar aksiyon yüklü klasik bir ganster hikayesi bekleyenler olabilir. Kaliteli bir ekipten ortaya çıkan kaliteli bir yapım olarak Road To Perdition, bir Goodfellas veya Godfather değil ama İlk sinema filmi olan American Beauty ile Oscar kazanan Sam Mendes'in bu başarısının şans olmadığı anlaşılıyor. Bu tür filmlerin çoğunda olduğu gibi, atmosfer ve görüntüler filmin en güçlü yönlerinden. American Beauty'deki çalışması ile Oscar kazanan görüntü yönetmeni Conrad L. Hall'un çekimleri ile 1930'ların havasını bizlere adeta yaşatıyor.

10 - King of New York - (New York'un Kralı)

Film Frank White (Christopher Walken) isimli bir adamın hapishaneden çıktıktan sonra bir yandan gangsterlik yaparken bir yandanda bir hastanenin yapılmasına yardım eden,özellikle arkadaşı ile (Laurence Fishburne) çalışan bir adamdan bahs etmektedir fakat tabi ona New York'un Kralı diyen polislerse (David Caruso ve Wesley Snipes) onun peşindedirler...
Senaryosunu Nicholas St. Johnun yazdığı,Abel Ferraranın yönettiği , başrolünde başarılı oyuncu Christopher Walken oynuyor ve ona Laurence Fishburne , Steve Buscemi , David Caruso ve Wesley Snipes eşlik ediyor. Film 1990da iyi bir çıkış yapmış ve ünlü hit filmler arasında kendisine yer edinmeyide başarmıştır.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Pekin'den Sonra

Zhang Ymou'nun önderliğinde düzenlenen muhteşem açılış ve kapanış törenlerinin ardından Pekin Olimpiyatları başarıyla sonuçlanırken evsahibi Çin rekor kırarak toplam 100 madalya sahibi oldu ve 35 altın madalya ile de ilk sırada yer aldı.
Bu başarının en büyük nedeni yıllar önceden bugüne kadar plan ve program dahilinde gerçekleştirilen atılımlar, olağanüstü tesisleşme hamleleri, sporcuya özel antrenör seçimi ve antrenman yöntemleri gibi nedenler sayılabilir, yani bizdeki gibi hemen yutrdışından, Afrikadan devşirme sporcuları getirelim ve başarıya ulaşalım diye bir mantalite yok yani, olamaz da.


Türkiye yaşam koşulları ve coğrafi durumları nedeniyle özellikle atletizmde büyük potansiyellere sahip olmasına rağmen bir türlü yatırım yapılmaması nedeniyle atletlerin çoğu cebinden karşılıyor masraflarını ki eski şampiyon atletlerden Veli Ballı ile konuştuğumuzda ayakkabısının dahi olmadığını, bir yarışta altına yaptığı halde yarışı bitirerek Balkan şampiyonu olduğunu anlatmıştı.
Velhasıl bir spor politikası olmayan, hazır başarı isteyen bi ülkenin çuvallaması da şaşırılacak birşey değil.



En başa Çin konusunda ise baskıcı rejimlerde sporun ne denli önemli olduğunu soğuk svaş yıllarından biliyoruz. Abd ile Sovyetler'in spor alanında birbirlerine meydan okumaları, doping konusunda yaşanan patlama hatta bazı bayan atletlerin performanslarını arttırmak amacıyla hamile bırakılıp koşturulmaları gibi insanlık dışı şeyler yaşanmıştı. Keza Hitler'de sporu propaganda amaçlı fazlasıyla kullanmıştı. Çin'den gelen günümüze ait fotoğraflar yine çok şey değişmediğinin göstergesi. Spor ile yakından uzaktan ilgisi olmayan salt başarı için herşeyi yapmaya hazır sporcular yetiştiren, doping siliciler, kan dopingi gibi teknolojiyi arkasına alıp hertürlü pisliği yapanların gölgesinde açıkçası olimpiyatların güvenilirliği de tartışılır.

26 Ağustos 2008 Salı

Rock Müziğin 7 Hali


Dün akşam itibariyle dizi halinde gösterilmeye başlanna, Pazartesi'den Cuma'ya her akşam saat 21.45'te yayınlanacak olan, toplam 7 bölümlü bir NTV belgeseli daha...

İlk bölümün çoğunu izleyip denebilir ki gayet güzel, izlenesi, feyz alınası bir yapım gibi duruyor.
Kaçıranlar için de mutlaka bir güzellik yapacaklardır tekrar böklümlerle falan.
Savaş sonrası kaynayan İngilizlerde beyaz adam'ın blues müziği benimsemesi, farklı yorumlar getirerek çağa damgasını vuracak olan rock müziğe adım atılması, pop-art, türe yeni boyut getiren gruplar, Clapton is God yazılı duvarlar, The Who, folk tarzından yepyeni bir adam haline gelip çevresini de etkileyen Bob Dylan ikonu ve tabi ki Rolling Stones efsanesi ilk bölüm itibariyle ilgi çeken noktalar oldu.

Sonraki bölümlerde de ilk bölümdeki blues etkisinin ardından rock'un doğusu, punk patlaması ve grunge, indie rock'a kadar müziğin gelişimi işleniyor. Müziksever bünyelerin kaçırmaması gerekir.

Bir 'Hayri Potur' Öyküsü


J.K. Rowling'in çocuklar için olduğu kadar biraz daha genç kesime hitap eden Harry Potter kahramanını yaratmasının ardından seriler halinde çekilen, gişe rekorları kıran filmleri, ardarda çıkıp önsiparişte bile bulunamayan diğer kitapları ve bizde olduğu gibi enteresan harry Potter esintileri...


Bizde de yaratıcı şekilde Hayri Potur, Hayri Pıtır adları takılan bizden bir insan haline getirildi zamanla. MEvzuya gelecek olursak Hollywood'a kafa tutan, niteliği tartışılsa da büyük bir endüstri haline gelen Hindistan sineması namı diğer Bollywood Hari Puttar: bir haylaz çocuk komedisi adı altında film çekince Amerikalılar hemen davranıp isim hakkı için dava etmişler ki haklılar haliyle.
Hindistanlı yapımcılar ise Harry Potter ile hiçbir alakası yok gibi açıklamalr yapsa da mal meydan da demek geliyor insanın içinden. Hintli Hari Puttar filminin içeriği ise orjinal filmdeki büyücülük mevzusundan çok Macaulay Culkin'in oynadığı Evde Tek başına filmlerine benziyormuş...