"herkesin inandığı bir şey var bu .mına kodugumun hayatında, benimki de sensin..."
22 Ağustos 2008 Cuma
21 Ağustos 2008 Perşembe
Manu Chao'dan Mesaj Var!

Daha önce Sulukule ve sözde kentsel özde rantsal dönüşüm adı altında yapılanlara değinmiştik.
Yapılanlara Sezen Aksu, Tony Gatliff gibi usta yönetmen ve Gogol Bordello gidip yerinde destek veririken Manu Chao'da kendi internet sitesinde Sulukule Platformunun uluslararası destek kampanyasına yer vermişti.
Manu Chao Avrupa turnesinin son ayağı olan Fransa'da konsere "Sulukule Susmayacak" yazan tişörtü ile çıkmış, pek de yakışmış.
Lilja 4-Ever
Her yil seks işçisi olarak çalıstırılan milyonlarca çocuğa ithaf olunan film dağılan sovyetler birliğinde küçük bir şehirde yaşayan 16 yaşındaki Lilja'nın dramını konu alıyor. Lilja annesi ve annesinin sevgilisi tarafından terk edilir; parası ve yiyecegi yoktur; hayatin kötülüklerine karşı koymaya çalışır; daha güzel bir dünya hayalini kurar. her zaman yanında olan küçük Volodya dışında yapayalnızdır...

Tüm zamanların en büyük ustalarından Ingmar Bergman'a göre kendisinden sonra İsveç sinemasının en yetenekli ismi, bir deha Lukas Moodysson.
"Birlikte" adlı komün hayatını anlatan, 70'lerde kendisi de annesi ve annesinin sevgilisiyle komün hayatı yaşayan yönetmen kendi hayatından parçalarda sunarken günümüzü muhafazakar, kutsal aile kavramına, cinsellikten politikaya göndermeler barındıran, kendisini kitlelerle buluşturan filme imza attı.
Birlikte

3.filmi "Lilja 4-Ever" ise yönetmenin toplumlara vurduğu acı bir yumruk, boğazda düğümlenip kalan bir film açıkçası. Komünizm sonrası Rus toplumunun ahlaki ve toplumsal çöküşünü, insanlar dahil herşeyin satın alınabileceğini tokat gibi çarpıyor.
Başrolde 15 yaşında filmde oynayan Oksana Akinshina olağanüstü bir performans sergiliyor. Ailesi tarafından, toplum tarafından dışlanan, değerlerin çöktüğü bir ortamda tutkal koklayıp, daha güzel bir dünya hayali kuran, zevk düşkünü erkekler tarafından alınıp satılmaya başlanan, boşuklta yürüyen kimliksiz bir karakteri mükemmel oynuyor ki bu filmden sonra Bourne sersinin ikinci filmi The Bourne Supremacy'de de rol kapmayı bildi. Film aynı zamanda tanrı kavramına bakış atan, sokağa atılmış sokak çocuğu ile Lilja'nın tertemiz arkadaşlığını da anlatan ama vahşi kapitalizmin, kaybolan değer yargılarının, istismarın resmini çizip izleyeni sarsıyor.
Lukas Moodysson

Son filmi 'Yüreğimdeki Delik' ile yine söylenmeyeni, görmezden gelenleri beyaz perdeye aktaran senarist-yönetmen Moodysson bu filmle biraz gerilese de boynundan düşmeyen poşusu ve can yakıcı hikayeleriyle son dönemde sinemaseverleri umutlandıran, güzel işlere imza atmaya devam edecektir şüphesiz.

Tüm zamanların en büyük ustalarından Ingmar Bergman'a göre kendisinden sonra İsveç sinemasının en yetenekli ismi, bir deha Lukas Moodysson.
"Birlikte" adlı komün hayatını anlatan, 70'lerde kendisi de annesi ve annesinin sevgilisiyle komün hayatı yaşayan yönetmen kendi hayatından parçalarda sunarken günümüzü muhafazakar, kutsal aile kavramına, cinsellikten politikaya göndermeler barındıran, kendisini kitlelerle buluşturan filme imza attı.
Birlikte

3.filmi "Lilja 4-Ever" ise yönetmenin toplumlara vurduğu acı bir yumruk, boğazda düğümlenip kalan bir film açıkçası. Komünizm sonrası Rus toplumunun ahlaki ve toplumsal çöküşünü, insanlar dahil herşeyin satın alınabileceğini tokat gibi çarpıyor.
Başrolde 15 yaşında filmde oynayan Oksana Akinshina olağanüstü bir performans sergiliyor. Ailesi tarafından, toplum tarafından dışlanan, değerlerin çöktüğü bir ortamda tutkal koklayıp, daha güzel bir dünya hayali kuran, zevk düşkünü erkekler tarafından alınıp satılmaya başlanan, boşuklta yürüyen kimliksiz bir karakteri mükemmel oynuyor ki bu filmden sonra Bourne sersinin ikinci filmi The Bourne Supremacy'de de rol kapmayı bildi. Film aynı zamanda tanrı kavramına bakış atan, sokağa atılmış sokak çocuğu ile Lilja'nın tertemiz arkadaşlığını da anlatan ama vahşi kapitalizmin, kaybolan değer yargılarının, istismarın resmini çizip izleyeni sarsıyor.
Lukas Moodysson

Son filmi 'Yüreğimdeki Delik' ile yine söylenmeyeni, görmezden gelenleri beyaz perdeye aktaran senarist-yönetmen Moodysson bu filmle biraz gerilese de boynundan düşmeyen poşusu ve can yakıcı hikayeleriyle son dönemde sinemaseverleri umutlandıran, güzel işlere imza atmaya devam edecektir şüphesiz.
20 Ağustos 2008 Çarşamba
Graffity

1990 İtalya Dünya Kupası'nda hafızalarda yer etmiş olaylardan biri Hollanda-Almanya karşılaşmasında zaten fazlasıyla sert geçen iki takım mücadelesinde Rijkaard'ın aşırı abuk hareketleri, yaptığı sert müdehale, laf atmalar ardından da Voller'in rakip cezaalanında penaltı yaptırmaya çalışması ve Hollanda kalecisine teması sonrası olay kopar, medyanın önderliğinde Rijkaard'ın "lama" lakabıyla anılmasına vesile olan olay ve graffity bilmem nerden...
Asıl fotoğraf da aşağıda; bu arada Voller'e acayip kıl olurdum orası ayrı:)
The Big Kahuna
Well, I'll be a son of a bitch! I don't smoke, you quit drinking, Bob here wouldn't even dream of looking at another woman with lust... between the three of us, we're practically Jesus.

Hemen hemen tek bir mekanda ve 4 karakter arasında geçen, başrolde Kevin Spacey ve Denny de Vito'nun şahane uyumlarıyla renk kattıkları Big Kahuna adlı filmden.
Büyük bir firma adına çalışan çok başarılı bir pazarlamacı rolünde Denny de Vito'nun bizzat ağzından dökülen replikler;
- Dürüst insansın,
İnanıyorum buna. İçinde derinlerde bir yerlerde dürüst olmak için kıvranan bir şeyler var.
Kendine sorman gereken soru şu :
Bu tüm hayatımı etkiliyor mu?
Din vaizleri vermen, inandığın yada inanmadığın inançlarını satman hiç önemli değil.
Ha İsa’yı satmışsın, ha insan haklarını, ha hiç para olmadan emlakçılıktan para vurmayı...
Bu insani insan kılmaz, bir pazarlamacı kılar.
Biriyle dürüstçe konuşmak istiyorsan, bir insan olarak, ona çocuklarını sor, hayalleri neymiş öğren, öğrenmek için başka neden olmadan.
Çünkü bir sohbete girer girmez yönetmek istersen bu artık sohbet olmaz.
Bu ağız yapmaktır.
İnsan değilsindir.
Pazarlamacısındır.
Karakter nedir diye soruldu bana.
çeşitli insan resimleri gösterildi.
Yüzlerden bahsediyorum.
Ama soru bundan daha derin.
Soru şu , gerçekten bir karakterin var mı?
Eğer dürüst fikrimi istiyorsan, hayır yok.
Nedeni basit.
Henüz hiç pişman olmadın.
- Karakterim olmadığını mı söylüyorsun?
-Pişman olmam gereken bir şey mi yapmam gerekir diye soruyorsun şu an içinden biliyorum...
Hayır zaten pişman olacak çok şey yaptığınızı söylüyorum.
Sadece ne olduklarını bilmiyorsun.
Onları keşfettiğinde, yaptığın şeydeki hatayı gördüğünde atlatmak için her şeyi yaparsın.Olmayacağını bilirsin.Çünkü çok geçtir.
Ve onu kaldırır yanında taşırsın.
O hayatın sürdüğünü hatırlatır.
Dünya sen olmasan da döner.
Sonunda hiç önemin yoktur.
İşte o zaman karakterin olur.
çünkü dürüstlük ta içinden uzanır.
ve tüm yüzüne dövmesini yapar.
O güne dek, bir şekilde, belli bir noktanın ilerisine gitmeyi bekleyemezsin...

Hemen hemen tek bir mekanda ve 4 karakter arasında geçen, başrolde Kevin Spacey ve Denny de Vito'nun şahane uyumlarıyla renk kattıkları Big Kahuna adlı filmden.
Büyük bir firma adına çalışan çok başarılı bir pazarlamacı rolünde Denny de Vito'nun bizzat ağzından dökülen replikler;
- Dürüst insansın,İnanıyorum buna. İçinde derinlerde bir yerlerde dürüst olmak için kıvranan bir şeyler var.
Kendine sorman gereken soru şu :
Bu tüm hayatımı etkiliyor mu?
Din vaizleri vermen, inandığın yada inanmadığın inançlarını satman hiç önemli değil.
Ha İsa’yı satmışsın, ha insan haklarını, ha hiç para olmadan emlakçılıktan para vurmayı...
Bu insani insan kılmaz, bir pazarlamacı kılar.
Biriyle dürüstçe konuşmak istiyorsan, bir insan olarak, ona çocuklarını sor, hayalleri neymiş öğren, öğrenmek için başka neden olmadan.
Çünkü bir sohbete girer girmez yönetmek istersen bu artık sohbet olmaz.
Bu ağız yapmaktır.
İnsan değilsindir.
Pazarlamacısındır.
Karakter nedir diye soruldu bana.
çeşitli insan resimleri gösterildi.
Yüzlerden bahsediyorum.
Ama soru bundan daha derin.
Soru şu , gerçekten bir karakterin var mı?
Eğer dürüst fikrimi istiyorsan, hayır yok.
Nedeni basit.
Henüz hiç pişman olmadın.
- Karakterim olmadığını mı söylüyorsun?
-Pişman olmam gereken bir şey mi yapmam gerekir diye soruyorsun şu an içinden biliyorum...
Hayır zaten pişman olacak çok şey yaptığınızı söylüyorum.
Sadece ne olduklarını bilmiyorsun.
Onları keşfettiğinde, yaptığın şeydeki hatayı gördüğünde atlatmak için her şeyi yaparsın.Olmayacağını bilirsin.Çünkü çok geçtir.
Ve onu kaldırır yanında taşırsın.
O hayatın sürdüğünü hatırlatır.
Dünya sen olmasan da döner.
Sonunda hiç önemin yoktur.
İşte o zaman karakterin olur.
çünkü dürüstlük ta içinden uzanır.
ve tüm yüzüne dövmesini yapar.
O güne dek, bir şekilde, belli bir noktanın ilerisine gitmeyi bekleyemezsin...
19 Ağustos 2008 Salı
Kitap.NTV

O An programını kitaplaştırmaya karar verdikten sonra ardı ardına Almanaklar, Futbol ve Küreselleşme, dinler atlası, küresel ısınma gibi güzel kitap serilerini çıkartan Ntv'den birkaç hafta önce raflarda kendine yer bulan, takım sporları, ferdi sporlar, ekstrem sporlar gibi 200'den fazla spor hakkında rehber özelliği taşıyan harika bir kaynak mevzu bahis olan kitap, Spor Kitabı.
Kitabın en güzel ayrıntılarından biri ise özel çim kapağa sahip olması ki insanı halı sahada hissettiriyo dokunmak bile yetiyor efendim.Kitabın normal ciltsiz fiyatı 22 ytl iken bu şahane ciltli olanı ise 30 ytl ki buna değer.
Bu fiyatlar kitap.ntvmsnbc.com fiyatları, dışarda 3-5 ytl daha pahalıdır büyük ihtimal.
Spor ve futbol kaynağı, kitapları konusunda fazlasıyla geri olduğumuz açık, hele bu ülke futbola tapıyo, futbolla yatıp kalkıyo gibi gerçek dışı açıklamaları satılan 3-5 futbol kitabı noluyo o zaman demekten alamıyo insan kendini. Bizimkisi sevmekten öte sevgisini kusmak, deşarj olmak, evde-sokakta biriktirdiğimiz siniri yeşil sahaya hönkürmek olsa gerek daha çok...
Time

Habercilik alanında referans kabul edilen, fotoğrafçılık hususunda da arşiv değeri olan, dünyanın en saygın haber dergisi Time son baskısında Türk fotoğrafçı Ümit Bektaş'ın fotoğrafını kapakta kullanmış. Yaşananların yeni bir soğuk savaş habercisi olabilirliğinden bahsedilmiş.
Amerika'nın desteklediği, daha doğrusu yönlendirdiği ülkelerden Gürcistan'ın Osetya'daki hareketinin ardından Rusya'nın büyük tepkisi, yağdırılan bombalar ve sık sık görülen sıcak temas ile birlikte Gürcüler büyük zarara uğrarken, ne kendinden ne de Rusya'nın gücünden habersiz, piyon olmaya mahkum Saakasvili gibi bir lidere sahip olmalarının cezasını çekiyorlar.

Velhasıl fotoğrafın açıklamasında da fotoğraftaki Rus askerinin tavrı, imzalanan antlaşmaya rağmen halen Gürcistan'dan çekilmeyen Rusya'nın kararlılığını simgeliyor denmiş...
17 Ağustos 2008 Pazar
Tipitip: Neşeli Dostunuz...
Buram buram nostalji yaparken akla en saçma ya da ufakken kafada yer etmiş ayrıntılar çıkabiliyor.Misal Çengelköy'de Süper Baba ve Smaatya'da İkinci Bahar gibi dizilere öncülük eden, içtenliği ve buram uram semt kültürüyle Kuzguncuk dolaylarında renkli karakterleri, Şarkir ile şahane uyumlarıyla Perihan Abla , Cosby Ailesi, Dük kravatları, işte susam sokaağıı, bir nesil öğrenciyi kokusuyla bağımlı yapmış olan arı mayalı silgiler, nerdeyse kürdandan bile bomba yapabilecek kapasitede olan "macgyver", A takımı, Görevimiz Tehlike, Grup Vitamin şarkılarını ezberleme, no haşhaş yes vitamin gibi onlarca eski zamana özlem barındıran, eski mahalle sokakları gibi detaylar kafayı büyüdükçe kemirmeye devam ediyor.
Bir diğer kemirgen o dönemin ikonlarından olan Tipitip sakızlarıydı. Sakızın kabında Gırgır'ın çizerlerinden Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği, kocaman gözlük, şapka ve papyon sahibi Tipitip karakteri bulunan, koklayıp koklayıp ağzımıza attığımız güzel bir sakızdı. Bakkal amcalar eskileri kakalamayı sevdiğinden çoğu zaman kazık gibi olurdu bunlar ama koymazdı:)Bu zamanla bakkallara düşen futbolcu kartlarıyla manyaklık derecesine dönüştü. Son rakamına göre oynanırdı genellikle, evden para kopartılıp bakkalın kapısına dayanılır ordan kartlar seçilip elinle kavrayamayacak hale gelene kadar para tüketildikten sonra başlanırdı ütmece... işte eyle...
16 Ağustos 2008 Cumartesi
800
"neyin feryadı ile başlar mesnevi'sine mevlana, doğduğu topraklardan kopuşunu, hayat dediğimiz bize ayrılan zaman dilimindeki seyahatini, bir diyardan diğerine, bir sevdadan başka sevdalara gidişini anlatır ney'in.

Mercan Dede benim gibi geç tanışan ya da bilmeyenler için, Tekno müzik sanatçısı, neyzen, ebru sanatçısı, büyük ustalardan ders alan, müzik serüvenine imkansızlıktan plastik su borusundan kendi yaptığı ilk neyi ile başlayan, büyük ustalarla çalışıp sahne alan Arkın Ilıcalı'nın bir projesi. Klasik doğu-batı ya da eski-yeni sentezinden çok farklı, bambaşka sesler, eserler var albümlerinde ve gerçekleştirdiği ortak projelerde.
800 ise 2007'nin sonlarına doğru çıkan, aylardır özellikle akşamları seans şeklinde takıp dinlemeye koyulduğum muhteşem Mercan Dede albümü.
Bu kadar süre bu adamın yaptığı bir işe nasıl duyarsız kalabildim bilemiyorum ama son albümü olan 800 adlı albümü içindeki sufizm kırıntıları, muhteşem ney sesi, Ceza ve Yıldız Tilbe'nin yanısıra kanun üstadı Göksel Baktagir'in şahane katkıları, sanatçının albümlerini evde yaptığını doğrularcasına samimiyetiyle ısrarla isteyiniz tadında tembih edilesi harika eser.

Mevlana'nın doğumunun 800.yılı olması nedeniyle albüme ve konsepte adını veren husus olarak göze çarparken albümün sade ama gözlalıcı kapağının yanında içinden çıkan mevlanaya yazılmış mektup ise bu muhteşem albümün bonusu olmuş...
Ney sesine kayıtsız kalamayanlar için aynı şekilde Yansımalar grubunda olduğu gibi her albümü alınıp deli gibi çalınası, arşivlenesi müstesna eserler.

Albümle aynı adı taşıyan ve ilk parça olan 800 adlı şahane parçayı aşağıdaki videodan izleyip kulak pası atmak mümkün;
"havadaki kasvet birazcık benden
karadaki ben değil, havadaki bazen
uçan bir kuş, bazen kaybolan bir kumum
koskoca alemde yalnız bir kulum"

Mercan Dede benim gibi geç tanışan ya da bilmeyenler için, Tekno müzik sanatçısı, neyzen, ebru sanatçısı, büyük ustalardan ders alan, müzik serüvenine imkansızlıktan plastik su borusundan kendi yaptığı ilk neyi ile başlayan, büyük ustalarla çalışıp sahne alan Arkın Ilıcalı'nın bir projesi. Klasik doğu-batı ya da eski-yeni sentezinden çok farklı, bambaşka sesler, eserler var albümlerinde ve gerçekleştirdiği ortak projelerde.
800 ise 2007'nin sonlarına doğru çıkan, aylardır özellikle akşamları seans şeklinde takıp dinlemeye koyulduğum muhteşem Mercan Dede albümü.
Bu kadar süre bu adamın yaptığı bir işe nasıl duyarsız kalabildim bilemiyorum ama son albümü olan 800 adlı albümü içindeki sufizm kırıntıları, muhteşem ney sesi, Ceza ve Yıldız Tilbe'nin yanısıra kanun üstadı Göksel Baktagir'in şahane katkıları, sanatçının albümlerini evde yaptığını doğrularcasına samimiyetiyle ısrarla isteyiniz tadında tembih edilesi harika eser.
Mevlana'nın doğumunun 800.yılı olması nedeniyle albüme ve konsepte adını veren husus olarak göze çarparken albümün sade ama gözlalıcı kapağının yanında içinden çıkan mevlanaya yazılmış mektup ise bu muhteşem albümün bonusu olmuş...
Ney sesine kayıtsız kalamayanlar için aynı şekilde Yansımalar grubunda olduğu gibi her albümü alınıp deli gibi çalınası, arşivlenesi müstesna eserler.
Albümle aynı adı taşıyan ve ilk parça olan 800 adlı şahane parçayı aşağıdaki videodan izleyip kulak pası atmak mümkün;
"havadaki kasvet birazcık benden
karadaki ben değil, havadaki bazen
uçan bir kuş, bazen kaybolan bir kumum
koskoca alemde yalnız bir kulum"
Elde Var Umut!..
İnsan istiyor ki, ferahlık veren, nefes açıcı şeyler yazalım Beşiktaş hakkında. Umutlu olsun, güleç olsun. Sonuçta çocukluktan Beşiktaşlıyız.
C.D.

futbolu gerçekten seven güzel insan, güzel Beşiktaş'lı Cem Dizdar'ın 16 Ağustos tarihli, yine kendine has tarzı, tüm Beşiktaşlı karamsarlığıyla ve Attila İlhan kurnazlığıyla:) son yazısı;
Elde var umut!

Neresinden bakarsanız bakın, futbol eğlenceli oyun. Ne kadar sıkılsanız da eğlenmek, mizah yapmak için size bolca hep şans tanıyor. 11 yaşındaki Beşiktaşlı yeğenim Doruk Özdemir’le Yakup 2’nin terasındaki ‘dev ekran’ın karşısında maça takılıyoruz. Benim önümde nar gibi iki ‘Çingene Palamutu’, karnı tok olan Doruk’un önünde kalamar... Bir yandan merak ediyorum bu kadar sıkıcı bir oyunun ardından kim nasıl teknik analiz yapacak diye, diğer yandan sıkıntıdan patlamamak için sağa sola telefon açıp geyik yapıyorum.
Yılladır İnönü’ye birlikte gittiğim Adnan Bostancıoğlu’nu arıyorum bir ara, belki o benim göremediğim bir şeyleri görmüştür diye. Ne gezer.. Onun da sesinde bir ‘bitse de gitsek’ havası. Bir ara diyorum ki Adnan’a, “Bugün ‘Ahmedinecad trafiği’ne takıldım. Ama yarın kombineyi almaya gideceğim.” Koy veriyor kahkahayı, “Ben de alacağım ama senin vereceğin 1200 lirayı bana verirlerse. Üste para almadan kombine almam.”
Kendimi düşünüyorum o ara. Sanırım, Deniz Baykal’a olan tüm öfkesine ve ona dair hiçbir umudu kalmamasına rağmen, yanlış yaptığını bile bile sırf AKP’nin önünü keseceğini düşündüğü için ağır bir iç sıkıntısıyla CHP’ye oy veren birine benziyorum.
Tamam, daha lig başlamadan karamsar bir dil tutturmayayım istiyorum. Tutturmayayım da, hiç mi hakkımız yok iyi bir takım izlemeye.
Bakın şimdi, şöyle bir maç sonu demeç harmanlaması yaptım... Denmiş ki, “Siroki mahalle takımı değil. Çok koşan çok iyi oynayan bir takım.” Güler misin, ağlar mısın misali. N’olur insaf edin! Bizim de hassas duygularımız var, onlarla bu kadar oynayıp bizi de bu kadar cahil yerine koymayın lütfen.
Değil bizim Süper Lig, ‘Yükselme Grubu’nda oynamakta zorlanacak bir takımla yapılan maçta üç pozisyonu mumla arıyorsak elbette bunun için Siroki’nin başarısını kutlamak gerek. Peki ama ya bizim takım? Onun için ne söyleyeceğiz?
Düşünün, hayatında en sıkıldığı filmi, en sıkıcı maçı bile sonuna kadar izleyen ben, dayanamayıp 70’te kalktım televizyonun başından. Bunda uykusu gelen Doruk’un da payı vardı elbette ama ondan daha fazlası Beşiktaş’ın oyunuydu.
Düşünüyordum maç sırasında “Delgado’ya bir şey olsa ne olur?” diye, yanıtını bulamadım. Sanırım yanıt, “vasat bir takım” olurdu. Bir de, takımı iki sezondur bu kadar sıkıcı oynatan teknik direktörün yıllık kazancını düşündüm... Hele bunu düşününce nasıl oluyor da insanın dudağında aylarca kapanmayacak uçuk yaraları açılmıyor, en çok da buna şaşıyorum.
Ama yine de diyorum ki; umut etmekten başka çıkar yolumuz yok. Bu sezon da yine birlikte söyleyeceğiz şarkımızı; “Çocuklar inanın, inanın çocuklar. Güzel günler göreceğiz güneşli günler...”
C.D.

futbolu gerçekten seven güzel insan, güzel Beşiktaş'lı Cem Dizdar'ın 16 Ağustos tarihli, yine kendine has tarzı, tüm Beşiktaşlı karamsarlığıyla ve Attila İlhan kurnazlığıyla:) son yazısı;
Elde var umut!

Neresinden bakarsanız bakın, futbol eğlenceli oyun. Ne kadar sıkılsanız da eğlenmek, mizah yapmak için size bolca hep şans tanıyor. 11 yaşındaki Beşiktaşlı yeğenim Doruk Özdemir’le Yakup 2’nin terasındaki ‘dev ekran’ın karşısında maça takılıyoruz. Benim önümde nar gibi iki ‘Çingene Palamutu’, karnı tok olan Doruk’un önünde kalamar... Bir yandan merak ediyorum bu kadar sıkıcı bir oyunun ardından kim nasıl teknik analiz yapacak diye, diğer yandan sıkıntıdan patlamamak için sağa sola telefon açıp geyik yapıyorum.
Yılladır İnönü’ye birlikte gittiğim Adnan Bostancıoğlu’nu arıyorum bir ara, belki o benim göremediğim bir şeyleri görmüştür diye. Ne gezer.. Onun da sesinde bir ‘bitse de gitsek’ havası. Bir ara diyorum ki Adnan’a, “Bugün ‘Ahmedinecad trafiği’ne takıldım. Ama yarın kombineyi almaya gideceğim.” Koy veriyor kahkahayı, “Ben de alacağım ama senin vereceğin 1200 lirayı bana verirlerse. Üste para almadan kombine almam.”
Kendimi düşünüyorum o ara. Sanırım, Deniz Baykal’a olan tüm öfkesine ve ona dair hiçbir umudu kalmamasına rağmen, yanlış yaptığını bile bile sırf AKP’nin önünü keseceğini düşündüğü için ağır bir iç sıkıntısıyla CHP’ye oy veren birine benziyorum.
Tamam, daha lig başlamadan karamsar bir dil tutturmayayım istiyorum. Tutturmayayım da, hiç mi hakkımız yok iyi bir takım izlemeye.
Bakın şimdi, şöyle bir maç sonu demeç harmanlaması yaptım... Denmiş ki, “Siroki mahalle takımı değil. Çok koşan çok iyi oynayan bir takım.” Güler misin, ağlar mısın misali. N’olur insaf edin! Bizim de hassas duygularımız var, onlarla bu kadar oynayıp bizi de bu kadar cahil yerine koymayın lütfen.
Değil bizim Süper Lig, ‘Yükselme Grubu’nda oynamakta zorlanacak bir takımla yapılan maçta üç pozisyonu mumla arıyorsak elbette bunun için Siroki’nin başarısını kutlamak gerek. Peki ama ya bizim takım? Onun için ne söyleyeceğiz?
Düşünün, hayatında en sıkıldığı filmi, en sıkıcı maçı bile sonuna kadar izleyen ben, dayanamayıp 70’te kalktım televizyonun başından. Bunda uykusu gelen Doruk’un da payı vardı elbette ama ondan daha fazlası Beşiktaş’ın oyunuydu.
Düşünüyordum maç sırasında “Delgado’ya bir şey olsa ne olur?” diye, yanıtını bulamadım. Sanırım yanıt, “vasat bir takım” olurdu. Bir de, takımı iki sezondur bu kadar sıkıcı oynatan teknik direktörün yıllık kazancını düşündüm... Hele bunu düşününce nasıl oluyor da insanın dudağında aylarca kapanmayacak uçuk yaraları açılmıyor, en çok da buna şaşıyorum.
Ama yine de diyorum ki; umut etmekten başka çıkar yolumuz yok. Bu sezon da yine birlikte söyleyeceğiz şarkımızı; “Çocuklar inanın, inanın çocuklar. Güzel günler göreceğiz güneşli günler...”
Six Feet Under
Ruth: nathaniel, what happened to us? we were so in love once.
Nathaniel: life happened to us

Hazır mevzu dizilerden açılmışken daha önce blogda bahsettiğim Carnivale, Sopranos gibi dizilerle birlikte en başta gelen favorilerimden Six Feet Under hususunda karalamadan geçmek olmaz.
Birbirinden güzel dizilerin başında görmeye alıştığımız HBO'nun en güzel yapımlarından, adını hristiyanların mezarlarını Six Feet(yaklaşık 2 metre) kazmalarından alanbambaşka bir dizi.

Dizinin yaratıcısı American Beauty'den tanıdığımız Alan Ball her sezon üzerine koyan, izledikçe daha da güzelleşen, aslında ilk sezondan itibaren biraz sabırlı bir şekilde izlenip hazmedilmesi gereken muhteşem bir işe imza atmış.
İlk bölümleriyle biraz her bölüm kendi içinde farklı olaylar sahnelense de ilerledikçe kendi içinde daha bütün, birbirine bağlı bölümler haline gelen, konusu itibariyle ki bir cenaze şirketi olan bir ailenin yaşadıklarına, ikilemlerine dayanarak anlatılan, hemen hemen her bölümde insanın kendisini ve yaşam-ölüm-dünya-insanları sorgulamamızı sağlayan hiç bitmesin istesek de 5 sezon sürüp terk-i diyar eyleyen, damaklarda acı bir tad bırakan bana kalırsa bu kadar özgün, bu kadar gerçek, karkterleri bu kadar sahici, diyalogları, düşündürdükleri ve isanoğlunun görmeyi inatla istemediği birçok şeyi suratımıza çarpan, bu kadar iyi bir dizi bir daha yapılamaz dedirten şaheserdir kendisi. Sopranos'tan sonra dramanın ,ince esprilerin, bayağılıktan uzak özgün birşey arayanların bende olduğu gibi morfini görevi görmüş, kendimden geçirmiştir.

Oyuncu kadrosu birçok diziye de ilerde başrol oyuncusu veren bir nevi altyapı hesabı birbirinden başarılı oyuncular, karakterler dizide hiç sırıtmadan hatta daha iyisi olmaz dedirten oyuncular mevcut. Dram soslu, kara komedi de diyebileceğimiz hertürlü duyguyu içinde barındıran, güzel jeneriğinin yanında tadından yenmeyen müzikleri, birbirinden güzel görüntüler eşliğinde kaçırılmaması gereken bir deneyim bana kalırsa...
Nathaniel: life happened to us

Hazır mevzu dizilerden açılmışken daha önce blogda bahsettiğim Carnivale, Sopranos gibi dizilerle birlikte en başta gelen favorilerimden Six Feet Under hususunda karalamadan geçmek olmaz.
Birbirinden güzel dizilerin başında görmeye alıştığımız HBO'nun en güzel yapımlarından, adını hristiyanların mezarlarını Six Feet(yaklaşık 2 metre) kazmalarından alanbambaşka bir dizi.

Dizinin yaratıcısı American Beauty'den tanıdığımız Alan Ball her sezon üzerine koyan, izledikçe daha da güzelleşen, aslında ilk sezondan itibaren biraz sabırlı bir şekilde izlenip hazmedilmesi gereken muhteşem bir işe imza atmış.
İlk bölümleriyle biraz her bölüm kendi içinde farklı olaylar sahnelense de ilerledikçe kendi içinde daha bütün, birbirine bağlı bölümler haline gelen, konusu itibariyle ki bir cenaze şirketi olan bir ailenin yaşadıklarına, ikilemlerine dayanarak anlatılan, hemen hemen her bölümde insanın kendisini ve yaşam-ölüm-dünya-insanları sorgulamamızı sağlayan hiç bitmesin istesek de 5 sezon sürüp terk-i diyar eyleyen, damaklarda acı bir tad bırakan bana kalırsa bu kadar özgün, bu kadar gerçek, karkterleri bu kadar sahici, diyalogları, düşündürdükleri ve isanoğlunun görmeyi inatla istemediği birçok şeyi suratımıza çarpan, bu kadar iyi bir dizi bir daha yapılamaz dedirten şaheserdir kendisi. Sopranos'tan sonra dramanın ,ince esprilerin, bayağılıktan uzak özgün birşey arayanların bende olduğu gibi morfini görevi görmüş, kendimden geçirmiştir.

Oyuncu kadrosu birçok diziye de ilerde başrol oyuncusu veren bir nevi altyapı hesabı birbirinden başarılı oyuncular, karakterler dizide hiç sırıtmadan hatta daha iyisi olmaz dedirten oyuncular mevcut. Dram soslu, kara komedi de diyebileceğimiz hertürlü duyguyu içinde barındıran, güzel jeneriğinin yanında tadından yenmeyen müzikleri, birbirinden güzel görüntüler eşliğinde kaçırılmaması gereken bir deneyim bana kalırsa...
CNBC-e - Yeni Sezon

Futbol sezonları açılmaya başlarken, yurdun bir iki müstesna kanalından biri olan Cnbc-e'de yeni dizilerle sonbaharda sezona merhaba diyor.
Şimdiye dek Without a Trace, My Name is Earl, Six Feet Under, Smallville, Dexter, Battlestar Galactica, Simpsons, South Park, 24, Family Guy, ER, Heroes, Married with Children, Prison Break, Rome, The Tudors, Scrubs, LAs Vegas gibi 10 numara dizileri seyre sunan adam gibi kalite katan canımız ciğerimiz Cnbc-e...
Hiç görme imkanı bulamadığımız Avrupa Filmleri, Uzak Doğu yapımları, eski klasikler ve birçok kült filmi de sayelerinde izledik. Gerçi geçtiğimiz sezon gösterilen filmlerde fazlasıyla popülerlik ve düşük kalitede olsa da bu sezon topaarlanacaktır.
Yeni sezonda mevzu bahis diziler şu şekilde;
“Terminator: The Sarah Chronicles”ün yanı sıra 2008’e damgasını vuran gençlik draması “Gossip Girl”, Hollywood’da zengin bir yönetici eşiyken terk edilen bir kadının kendini bulma hikayesi “The Starter Wife”, bir grup genç dahinin maceralarını anlatan komedi dizisi “The Bing Bang Theory” ve “dramedi” türünde bir dizi olan “Side Order of Life”, Eylül’de CNBC-e ekranlarında...
Birbirinden güçlü yapımların art arda yayın hayatına başlayacağı kanalın en çok ilgi çekecek yeni dizilerinden ilki “Terminator” efsanesini beyazcamda devam ettiren “Terminator: The Sarah Connor Chronicles”.
TERMINATOR: THE SARAH CONNOR CHRONICLESBirbirinden güçlü yapımların ardı ardına yayın hayatına başlayacağı kanalın en çok ilgi çekecek yeni dizilerinden ilki “Terminator” efsanesini beyazcamda devam ettiren Sarah Connor Chronicles.
Yurtdışında da büyük bir ilgiyle izlenen bilim kurgu aksiyon türündeki dizi James Cameron’ın kült yapımı “The Terminator 2”den bir yıl sonra yani 1999’da başlıyor. Sarah Connor ve oğlu John Connor, makinelerin hükmedeceği ve insan ırkının sonunu getirmeyi planladıkları bir gelecekten haberdar olan tek kişilerdir ve 15 yaşındaki John gelecekte direnişin lideri olarak makinelerin emellerini gerçekleştirmelerinin önündeki yegane engel olacaktır. Sarah ve John’un insanların öldürülmeleri için gelecekten gönderilen insan görünümlü suikastçi makineler “Terminator”ler ve makinelerin ayaklanmalarını başlatan yapay zeka sistemi Skynet hakkında her şeyi biliyor oluşları onları bir numaralı hedef haline getirecektir. Her anı nefes nefese izlenecek “Terminator: The Sarah Chronicles”ın başrollerinde Lena Headey, Thomas Dekker, Summer Glau ve Richard T. Jones gibi isimler var.
14 Eylül’den itibaren her Pazar 21.00’de.
GOSSIP GIRL”Hakkınızda konuşulmadığı sürece sizi kimse tanımaz. Önemli biri olmak istiyorsanız, insanlara konuşacakları bir şey verin. Ben kim miyim? Bu kimseye asla açıklamayacağım tek sır. Kabul edin, yine de beni seviyorsunuz.” Bu sözler yeni sezounun bir diğer iddialı dizisi “Gossip Girl”ün sesini sık sık duyacağımız ama yüzünü asla göremeyeceğimiz dedikoducu kızına ait. Onun kulağımıza fısıldadığı dedikodular ise aşk, ihanet, skandal, şantaj, entrika, kısacası magazin sayfalarında sık sık karşımıza çıkan her türlü konu başlığıyla ilgili olacak. Cecily Von Ziegesar’ın aynı adlı romanından televizyona uyarlanan dizinin başrolünü paylaşan isimler arasında özellikle Blake Lively ve Leighton Meester öne çıkıyor. Kadrodaki isimler arasında televizyon izleyicilerinin yakından tanıdığı bir isim de var, “Hayat Ağacı” dizisinin yıldızı Kelly Rutherford.
9 Eylül’den itibaren her Salı CNBC-e’de.
THE STARTER WIFEBaşrolünü “Will and Grace” dizisinden tanıdığımız Debra Messing’in oynadığı “The Starter Wife” ise Hollywood’da güçlü bir yönetici olan kocasından boşanan Molly adlı bir kadının kendini yeniden bulma mücadelesini eğlenceli bir dille anlatıyor. Eşinin kendisini genç bir pop şarkıcısı için terk etmesinin ardından arkadaşları tarafından da yalnız bırakılan Molly, şehirdeki bütün kapıların yüzüne kapanmasıyla son darbeyi yer. Kendini küçük düşürülmüş ve çaresiz hisseden Molly, gözlerden uzaklaşmak için üç yaşındaki kızıyla Malibu’ya çekilir. Molly, şimdi en başından kendine yeni bir hayat kurmak ve tek başına ayaklarının üzerinde durmak zorundadır. Jon Avnet’in yönettiği dizinin bir diğer sürpriz ismi ise aralarında “Barton Fink”, “Husbands and Wives”, “Naked Lunch” gibi çok önemli yapımların da olduğu filmlerden tanıdığımız ve son olarak “Masters of Science Fiction” serisinde de izleme fırsatı bulduğumuz Judy Davis. Dizide Molly’nin en yakın arkadaşı, alkolik Joan McAllister’ı canlandıran Judy Davis, bu rolüyle geçen yıl Emmy ödülünü kazanmıştı.
18 Eylül’den itibaren her Perşembe 21.00’de.
THE BIG BANG THEORYYeni dizilerden biri de, bir grup genç dahinin maceralarını anlatan “The Bing Bang Theory” adlı komedi. En büyük zevkleri kuantum fiziğine kafa yormak olan üstün zekalı iki arkadaş, güzel bir kızla karşılaşınca ne yaparlar dersiniz? “The Bing Bang Theory”, işte o karşılaşma anında gerçekleşen büyük patlamayı ve sonrasını anlatan bir yapım. Sosyal hayata çoğu zaman ayak uydurmakta zorlanan ama en zor teoremleri kolaylıkla ispatlayan iki kafadarın apartmanlarına taşınan sarışın güzelle yaşadıkları matrak olaylar çok hoşunuza gidecek.
9 Eylül’den itibaren her Salı 20.30’da.
SIDE ORDER OF LIFEEvren sizi uyandırmak için bir çağrıda bulunursa, ne yaparsınız? Cevap verir misiniz, yoksa gözardı mı edersiniz? İşte “In Person” dergisi için fotoğrafçılık yapan 30 yaşındaki Jenny McIntyre bu çağrıya kulak asıyor; hayata ve gerçekliğe gözlerini yeniden açıyor. Senaryosunu aynı zamanda bir oyuncu da olan, ödüllü yazar Margaret Nagle’ın yazdığı dizi, kansere yaklaşımı ve farklı anlatımıyla yayınlandığı ilk günden itibaren çok iyi eleştiriler aldı. Komediyle dramı harmanlayan ve son dönemdeki iyi örnekleriyle yükselişe geçen “dramedi” türünde bir dizi olan “Side Order of Life”, aynı zamanda Beverly Hills, 90210’dan hatırlayacağımız Jason Priestly’nin de televizyon ekranlarına döndüğü yapım olma özelliğini taşıyor.
12 Eylül’den itibaren her Cuma 20.00’de.
14 Ağustos 2008 Perşembe
Lampard Evde Kaldı

Mourinho'nun çekirgesi, canı ciğeri denilerekten Inter'e gidişine kesin gözüyle bakılan Chelsea'nin Terry ile birlikte lider futbolcusu Lampard kulübüyle 5 yıllık kontrat imzaladı, klasik tabirle yuvada kaldı.
Bu imzaya en çok sevinen Scolari olmuştur muhakkak. Her ne kadar nedeni pek bilinmeyen bir gıcıklık hissi olsa da Lampard'a dair takıma faydası trtışılmaz ki istatistikler bu kez de yalan söylemiyor.
2001-2002 sezonunda West Ham'ın fabrika misali futbolcu çıkaran altyapısından Chelsea'ye gelen Lampard istikrarı, lider oyuncu vasıfları ve 369 maçta attığı 110 golle mavi-beyazlıların 50 yıl süren şampiyonluk hasretini bitiren ve takımı ayakta tutan en önemli unsurlardan biri.
Basında sürekli çıkan transfer haberlerinin doğruyu yansıtmadığını, kariyerini Chelsea'de bitirmek istediğini de not düşmüş kendisi...
Chelsea için son dönemlerde önemli bir not da Real Madrid'li Robinho'nun peşini bırakmamaları.Scolari'nin özellikle istediği ve Chelsea'nin £19,7milyonluk teklifini Madrid reddederken, Scolari 31 Ağustos yani transfer sezonu kapanana kadar güzel haber bekliyor. Madrid cephesinde Schuster dahil herkes hiçbir yere gitmeyecek açıklamaları yapıyor. Açıkçası ilk sezon hayal kırıklığı yarattıktan sonra geçen yıl takım oyunu ve kendini geliştirme açısından aşama kaydeden Robinho'nun uçuk bir teklif gelmediği müddetçe kulübünde kalacağa benzer...
13 Ağustos 2008 Çarşamba
En Korkunç Filmler
Artık gelenek haline gelen bir dergi tarafından yapılan araştırma konulu bir haber, İngiltere'de gerçekleştirilen aratırmada sinemada şimdiye dek yapılmış en korkunç 5 film belirlenmiş, az çok tahmin edilebilen sonuçlar ve birinci sırada The Exorcist tabiki...Listede Jack Nicholson'un Jack Torrence rolüyle en şahane performanslarından birini gerçekleştirdiği, büyük usta Kubrick'ten The Shining, bir nesilin rüyalarına girip azap çektiren ve Johnny Depp'i beyazperdeyle buluşturan Elm Sokağı Kabusu gibi filmler var.
Korku türü için hep benzer filmler sayılır. Bunun nedeni Carpenter gibi ustaların korku türünü baştan yaratmaları, şu an klişe diye bakılan şeyleri sıfırdan yaratıp türe bambaşka boyut kazandıran yapımlara imza atmları ki yeni dönemde zaten korku türü kendi alt türlerini oluşturarak bambaşka bir hal aldı. Scream ile başlayan alt tür haline gelen 'Splatter' yani genç kahramanlarımızın hani birer birer öldükleri artık bir klasik haline gelen bu tür filmler gibi ki Son Durak filmi de bu türe değişik bir yorum getirerek şok eden birseriye imza atmışlardır.
Özellikle psikolojik gerilim tarzı filmler, zeki senaryoları, film boyu izleyiciye ufak ufak verilen tüyolar ve son darbeyi filmin sonunda vuran manyak eden filmler daha tercih edilesi günümüzde. Keza ufak bütçe ve beklenmeyen büyük ilgisiyle çığır açan, artık üst üste çekilen filmleriyle kustursa da Saw/Testere de ayrıca anılması gereken filmlerden . Korku klasikleri arasına Hitchcock'un efsanesi Psycho, Night of the Living Dead, The Texas Chainsaw Massacre, The Omen serisini yazmazsak taş oluruz taş...İlk 5 filmi de yazalım artık, bıktırmadan.
Sıralama şöyle:1- THE EXORCIST - ŞEYTAN (1973)
Birbiri ardına korkunç sahnelerin yer aldığı ve William Friedkin’in hikayesinden çekilen, ve çekildiği zaman için yeni ve özel efektlerle çekilen film birinci sırada yer aldı. Daha sonra çekilen ve daha şiddetli ve kanlı olan filmlere rağmen “The Exorcist”in gücü çok daha büyük.
2- THE SHINING - CİNNET (1980)
Jack Nickolson başrolünü oynadığı filmde, Jack Torrance ailesiyle birlikte bir otelin kapıcılığını üstlenir, kendisinden önce otelin kapıcılığını üstlenen kişinin hayaletiyle karşılaşmasıyla birlikte delirmeye başlar. Kanlı ve şiddetli bir film olmamasına rağmen Stanley Kubrick, “The Shining”i tüm zamanların en korkunç filmlerinden birisi olmasını sağladı.
3- HALLOWEEN (1978)
John Carpenter’ın yönetmenliğini yaptığı filmde, bir doktor görev yaptığı hastaneden kaçan, psikoz etkisindeki ve kız kardeşini öldüren bir katili bulmaya çalışmaktadır. Başrolünü Jamie Lee Curtis’in üstlendiği Halloween’de filmin temposu, karakterlerin izleyiciler tarafından özümsenmesi için yavaş ilerlemekte, böylece şiddet sahneleri daha etkili hissedilmektedir.
4- A NIGHTMARE ON ELM STREET - ELM SOKAĞI KABUSU (1984)
Pek çok insan için Freddy Krueger’ın çirkin ve erimiş yüzü ve bıçaklı parmakları 1980’lerin en büyük fenomenlerinden birisi oldu. Wes Craven’ın yönettiği filmde, Freddy karakteri genel olarak kabusların bir ürünü, bir katilin hayaleti olarak karşımıza çıkıyor. Freddy’nin geri dönme sebebi ise kendisini yasal olamayan şekilde öldüren ailelerin çocuklarını öldürmek.
5- RING - HALKA (1998)
Japon filmi olan Ringu’da bir gazeteci, bir kişinin, gizemli bir video kasedi izlemesinden sonra bir hafta içinde ölmesiyle sonuçlanan olayı araştırır. Gore Verbinski, 2002 yılında filmin başrolünde Naomi Watts’ın oynadığı Amerikan versiyonunu çekmişti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



