10 Haziran 2008 Salı

Kült Film

Günümüzde anlamının dışında, her popüler olan abidik gubidik film için kült film tabiri kullanılırken anlam itibariyle geçmişten beri kenarda köşede kalmış, geniş çevrelerce bilinmeyen fakat kendi çapında sevenleri bulunan, bazen absürd korku filmleri Evil Dead gibi, bazen bir dönemin ruhunu taşıyan Easy Rider gibi, bazense çözülemeyen problemler gibi karışık filmler pi, Memento gibi filmler olabilmekte. Tanıyalım, görelim efenim;

Kült Nedir?

Kült, esas olarak dini bir anlama sahiptir. Bu anlam genel kabullerin ve alışılmışın dışında, çoğunluk tarafından kabul görmeyen ve dışlanan, az sayıda takipçisi olan bir inanışı temsil eder! Günümüzde kullanılış şeklinden dolayı anlaşıldığı gibi pozitif bir anlam ifade etmez ve esasen negatif bir anlam taşır! Kült' sözcüğü Türkçe'ye Fransızcadan (culte) gelmiştir. Kelimenin köklerine baktığımızda ise latince kökenli 'Cultus' yani 'Tapınma' anlamını taşıdığını görürüz!

Kült Film Neye Denir?

Kült ile ilgili bir de 'Kült Film' tabiri dilimizde sıkça kullanılmaktadır!
Mainstream tabir edilen gişe amaçlı yapılmış filmlerden farklı olarak bulunduğu zaman içerisinde fazlaca bir iltifat görmeyen ancak aradan geçen zamanla birlikte belirli bir kitle ya da kitleler arasında yayılarak alışılmışın dışında ünlenen filmler için kullanılır! Bunun dışında bir film gösterime girdiği tarihlerde de gişe başarıları elde etmiş fakat aradan geçen zamana rağmen (bu süre içerisinde film, çekim teknikleri ya da konu anlatımı olarak güncelliğini yitirse de) halen belli bir kemik kitle tarafından fanatikçe destek görüyorsa (Ör: Pulp Fiction, Star Trek vs.)
bu tür filmler de 'Kült Filmler' kategorisinde gösterilmektedir!

Birçok kaynakta verilen yıllara ayrılmış 100 filmlik bir Kült Film Listesi

1960s:

A Bout de Souffle (1960; dir by Jean-Luc Godard)
Psycho (1960; dir by Alfred Hitchcock)
Dr. No (1962; dir by Terence Young)
The Pink Panther (1963; dir by Blake Edwards)
Le Mépris (1963; dir by Jean-Luc Godard)
Giulietta degli Spiriti (1965; dir by Federico Fellini)
Repulsion (1965; dir by Roman Polanski)
Per un Qualche di Dollaro in Piu (1965; dir by Sergio Leone)
Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo (1966; dir by Sergio Leone)
Blow-Up (1966; dir by Michelangelo Antonioni)
Persona (1966; dir by Ingmar Bergman)
Le Samourai (1967; dir by Jean-Pierre Melville)
Belle de Jour (1967; dir by Luis Bunuel)
The Fearless Vampire Killers (1967; dir by Roman Polanski)
The Graduate (1967; dir by Mike Nichols)
Don't Make Waves (1967; dir by Alexander Mackendrick)
Point Blank (1967; dir by John Boorman)
In Cold Blood (1967; dir by Richard Brooks)
2001: A Space Odyssey (1968; dir by Stanley Kubrick)
If.... (1968; dir by Lindsay Anderson)
Rosemary's Baby (1968; dir by Roman Polanski)
Night of the Living Dead (1968; dir by George A. Romero)
C'Era Una Volta il West (1968; dir by Sergio Leone)
The Wild Bunch (1969; dir by Sam Peckinpah)
Easy Rider (1969; dir by Dennis Hopper)
Midnight Cowboy (1969; dir by John Schlesinger)
On Her Majesty's Secret Service (1969; dir by Peter R. Hunt)
Que la Bête Meure (1969; dir by Claude Chabrol)
Môjû (1969; dir by Yasuzo Masamura; aka Blind Beast)

1970s:

Zabriskie Point (1970; dir by Michelangelo Antonioni)
La Rupture (1970; dir by Claude Chabrol)
A Clockwork Orange (1971; dir by Stanley Kubrick)
Two-Lane Blacktop (1971; dir by Monte Hellman)
Straw Dogs (1971; dir by Sam Peckinpah)
Deliverance (1972; dir by John Boorman)
Solyaris (1972; dir by Andrei Tarkovski)
Pat Garrett & Billy the Kid (1973; dir by Sam Peckinpah)
Turks Fruit (1973; dir by Paul Verhoeven)
La Grande Bouffe (1973; dir by Marco Ferreri)
Sleeper (1973; dir by Woody Allen)
The Godfather, Part II (1974; dir by Francis Ford Coppola)
The Texas Chain Saw Massacre (1974; dir by Tobe Hooper)
Chinatown (1974; dir by Roman Polanski)
Profondo Rosso (1975; dir by Dario Argento)
Taxi Driver (1976; dir by Martin Scorsese)
The Tenant (1976; dir by Roman Polanski)
Murder by Death (1976; dir by Robert Moore)
Logan's Run (1976; dir by Michael Anderson)
Suspiria (1977; dir by Dario Argento)
Star Wars Episode IV: A New Hope (1977; dir by George Lucas)
The Spy Who Loved Me (1977; dir by Lewis Gilbert)
Demon Seed (1977; dir by Donald Cammell)
The Man Who Fell to Earth (1977; dir by Nicolas Roeg)
Apocalypse Now (1978; dir by Francis Ford Coppola)
Dawn of the Dead (1978; dir by George A: Romero)
Life of Brian (1979; dir by Terry Jones)
I... Comme Icare (1979; dir by Henri Verneuil)
Stalker (1979; dir by Andrei Tarkovski)

1980s:

Star Wars Episode V: The Empire Strikes Back (1980; dir by Irvin Kershner)
The Ninth Configuration (1980; dir by William Peter Blatty)
The Shining (1980; dir by Stanley Kubrick)
Wolfen (1981; dir by Michael Wadleigh)
Mad Max 2: The Road Warrior (1981; dir by George Miller)
Excalibur (1981; dir by John Boorman)
Blade Runner (1982; dir by Ridley Scott)
Les Fantomes du Chapelier (1982; dir by Claude Chabrol)
Koyaanisqatsi (1983; dir by Godfrey Regis)
The Hunger (1983; dir by Tony Scott)
The Terminator (1984; dir by James Cameron)
The Company of Wolves (1984; dir by Neil Jordan)
Kaze No Tani No Naushika (1984; dir, scr; aka Nausicaä of the Valley of the Winds)
Legend (1985; dir by Ridley Scott)
Brazil (1985; dir by Terry Gilliam)
Henry - Portrait of a Serial Killer (1986; dir by John McNaughton)
In a Glass Cage (1986; dir by Agustin Villaronga)
Raising Arizona (1987; dir by Joel Coen)
Angel Heart (1987; dir by Alan Parker)
Die Hard (1988; dir by John McTiernan)
Santa Sangre (1989; dir by Alejandro Jodorowsky)
The Killer (1989; dir by John Woo)

1990s:

Jacob's Ladder (1990; dir by Adrian Lyne)
Bullet in the Head (1990; dir by John Woo)
Barton Fink (1991; dir by Joen Coen)
Delicatessen (1991; dir by Jeunet et Caro)
Reservoir Dogs (1992; dir by Quentin Tarantino)
True Romance (1993; dir by Tony Scott)
Nightmare Before Christmas (1993; dir by Henry Selick)
Nattevagten (1994; dir by Ole Bornedal)
The Hudsucker Proxy (1994; dir by Joel Coen)
Pulp Fiction (1994; dir by Quentin Tarantino)
Natural Born Killers (1994; dir by Oliver Stone)
Riget (1994/97; dir by Lars von Trier)
Twelve Monkeys (1995; dir by Terry Gilliam)
Tokyo-Ken (1995; dir by Shinya Tsukamoto)
Crying Freeman (1995; dir by Christophe Gans)
Tesis (1996; dir by Alejandro Amenabar)
Dead Man (1996; dir by Jim Jarmusch)
Jackie Brown (1997)
The Sixth Sense (1999; dir by M. Night Shyamalan)
Being John Malkovich (1999; dir by Spike Jonze)

8 Haziran 2008 Pazar

Martin Luther King

Çocuklarımın renklerinden dolayı yargılanmadığı, renk körü bir toplumda yaşamak istiyorum...


I have a dream!.. diye söze başlayarak yaptığı konuşma efsaneleşen, şiddet olmadan barışçıl çözümlere başvuran bu nedenle Nobel barış Ödülü de almış olan, Vietnam savaşına karşı açıklamaları nedeniyle basın tarafından ırkçıları harekete geçiren hedef gösteren haberlere geçmiş (ne kadar tanıdık değil mi), siyahların hakları için ömrünü mücadeleye vermiş, "uğrunda ölmeye değer bir amacınız yoksa yaşamanın amacı yoktur" cümleleriyle bu görüşünü de pekiştirmiş, yüzyılın en önemli isimlerinden kuşkusuz.

Çok sesli, çok renkli adamların tek kurşunluk nihayetlerinden biri, tıpkı diğer özgürlükçü, eşitlik yanlısı, toplumsal barış adına büyük adım atanlar gibi...Malcolm X, "Bobby" Kennedy gibi...

Penguen Kapak!

Bu haftaki mizah dergi kapakları birbirinden başarılı,
en sağlam tayfanın Uykusuz'a geçmesi nedeniyle biraz gözardı ettiğimiz (ah keşke altay öktem de geçeydi) Penguen'in bu haftaiçi çıkan dergideki malum dinleme skandalındaki başroldeki diğer isim Önder Sav'a yönelik şahane kapağı...

7 Haziran 2008 Cumartesi

F.D. & Futbol

Bir kara sevda, aşk. Kaybetmeler, paylaşmak sevinci ve acıyı da ama...
Çocukluk, büyümeyen bir çocukluk...
Ait olmak ya da sahiplenmek duygusu...
Bazen kaybetmek; isyan, şiddet, adalet
ve hakkaniyeti sorgulamalar...
Zamana bırakılan ani ve zahiri duygulara inat sonunda yine...
Şartsız, hesapsız, kuralsız: Karşılıksız sevmeler...

Bir futbol takımını sevmek karşılıksız sevme sanatçılığıdır karın doyurmaz, ruh doyurur ve 'sosyal güvencesi' vardır; her zafer veya hüsranın ardından uzun uzun anılara ve aslında kendi hayatınıza geri dönüşler yapar ortak sevdanızın ışığında ve dostlarınızın arasında iyi hissedersiniz kendinizi.


4 Haziran 2008 Çarşamba

İçmek Lazım


Sıradaki lezzet durağı, 1962lere dayanan yılların eskitemediği, enfes tadını ahududu aromasına borçlu, gazozlar içinden bir seni seçtim denilesi şahane meşrubatımız, canımız...
Ne yazıkki her yerde bulunması mümkün olmayan, bazı büyük marketler, bazı benzinlik ve sevilesi bakkal amcaların dükkanında bulunabilen, diğer gazozların klasikleşen tadına tad katmış, farklı aromalarda da yapılmış ama hiç rastlanmayan gazozumuz.
Ufak cam şişede iddiasız, bir o kadar da eski tasarımıyla gözden kaçsa da bir kere içince devamı muhakkak getirilir, şişe şişe evlere taşınır, ısrarla isteyiniz efenim...

3 Haziran 2008 Salı

Altın Koza & Tuncel Kurtiz


Adana Belediyesi'nin de katkılarıyla düzenlenen 15. Altın Koza Film Festivali kapılarını açtı.
450 sanatçının katılacağı ve halk ile sanatçı birlikteliği gibi aktivitelerin düzenleneceği festival bu sene usta oyuncu, ülkemizin sayılı karakter oyuncularından Tuncel Kurtiz'e adanmış. Tuncel Kurtiz'in oynadığı, sinemamızda iz bırakmış birçok filmi de bu kapsamda gösterilcek.
Son olarak Yaşamın Kıyısında yüzünü gösteren büyük oyuncunun özellikle Yılmaz Güney'in muhteşem filmi Umut, sinemamızın devlerinden Sürü filmlerinin dışında pek bilinmeyen filmde hem başrol hem de hikaye anlatıcısı olarak izlenmesi farz olan İnat Hikayeleri filmlerini bu adamı sevenler bir kenara not etmeli.

Ayrıca bu seneki festival programında Sinemamızın En İyi 10 filmi seçilen eserler özel bir bölüm olarak gösterilecek. Seçkideki filmler filmler;
Ömer Kavur'un ''Anayurt Oteli'', Ömer Lütfü Akad'ın ''Gelin'', Zeki Demirkubuz'un ''Masumiyet'', Yavuz Turgul'un ''Muhsin Bey'', Atıf Yılmaz'ın ''Selvi Boylum Al Yazmalım'', Metin Erksan'ın ''Susuz Yaz'', Zeki Ökten'in ''Sürü'', Yılmaz Güney'in ''Umut'', Nuri Bilge Ceylan'ın ''Uzak'' ve Şerif Gören'in ''Yol'' filmleri.

Yine Yol filmine hitaben açılan resim sergisi, paneller, Fransa-İspanya-İtalya filmlerini kapsayan Akdeniz Filmleri gösterimi gibi etkinliklerin ardından, 15.Altın Koza Film Festivali 8 Haziran Pazar günü son bulacak.

Tapılası Koleksiyon

Sözkonusu koleksiyon bir üniversite öğrencisi ve belliki sağlam cukkası ve bağlantıları olan Özgür Çift'e ait 650 parçalık birbirinden değerli parçalardan oluşuyor..
Şöyle bir bakıldığında Fight Club'tan Tyler Durden'in kürk paltosu, Saw-Testere filminden nadide parçalar, Baba filminden Marlon Brando'nun giydiği palto, Sil Baştan'da Kate Winslet'in giydiği botlar, Forrest Gump'tan Forrest'in çocukken taktığı metal bacaklar, Örümcek Adam'dan kostümler ve daha nicesi.
Bilkent üni, Grafik Tasarım öğrencisi arkadaş, zamanla Amerika'ya gidip film stüdyolarıyla bağlantılar kurmuş, açık arttımalara katılarak başladığı bu serüvende artık olayı abartıp ne var ne yoksa toplamış.

60 küsür parçayla şimdi alışveriş merkezleriyle anlaşıp insanlara sergi olarak sunmaya karar vermiş.
İstanbul ayağı 2 gün önce sona erdi. Sonraki duraklar;
5-11 Haziran tarihleri arasında Gaziantep, 13-22 Haziran tarihleri arasında Adana, 25 Haziran-1 Temmuz tarihleri arasında Konya, 3-13 Temmuz tarihleri arasında Ankara Antares Alışveriş Merkezi'nde, 16-20 Temmuz'da ise Kartal M1 Merkez Alışveriş Merkezi'nde yer alacak, kaçırmamak lazım.


2 Haziran 2008 Pazartesi

Bir Afyon (!) Olarak Diktatörlükten Demokrasiye Futbol


Evren Işık

Ayakla oynanan bir etkinlik olarak bakıldığında tarihi 2000 yıllık bir sürece yayılan, bildiğimiz şeklini almış haliyle 150 yıllık bir tarihi geçmişten bahsedebileceğimiz futbol; günümüzde, yüz bin kişilik stadlarıyla, TV teknolojisinin yardımıyla oluşan milyarlarca kişilik izleyicisiyle, ekonomik ve sosyal bağlarıyla medeniyetin, insanlık kültürünün en büyük katılımını sağlıyor. Sadece milyonlarca kişinin ilgisi nedeniyle bile siyaset ve ekonomiyle iç içe geçmiş olan bu spor, aynı zamanda bu kişilerin toplumsal sorunlarını kaçınılmaz şekilde içerisinde barındırıyor.

Diktatörlüklerin halkı uyutmak için “beşik” olarak nitelediği futbol, şimdi demokrasilerin (aslında kapitalist ekonominin) “pazar”ı haline gelmiş durumda. Modern çağın futbolla siyasal ilişkisi de bu noktada başlamaktadır. Kitleleri futbolla uyuşturma projesi, dünya üzerinde kurulan “demokrasi” ve “kapitalizm” hakimiyetiyle şekil değiştirmesine rağmen güçlenerek varlığını korumaktadır.

Peki futbol ile modern çağın ekonomi biçimi olan kapitalizmin bu yakın teması nereden kaynaklanıyor? Bu tartışmaya başlamadan önce kaçırılmaması gereken önemli bir noktanın üzerinde durulması gerekiyor.

Diktatörlükle yönetilen rejimler içerisinde de, demokratik rejimlerde de aynı ilgiye maruz kalan futbol, bu rejimler içerisinde değişik şekillerde kullanılarak ve kendisine olan bu ilgiyi arttırarak koruyor. Diktatör Franco, 3F (futbol, fado, fiesta) formulüyle nasıl sistemi ayakta tutmayı başardıysa; İngiliz demokrasisi de farklı araçlarla geniş işçi kesimini (alt sınıfları da diyebiliriz) futbol üzerinden kimliklendirerek futbol tapınaklarında uysallaştırabiliyor.

Futbol, kitlelerle kurduğu bu “uyuşturma” ilişkisi nedeniyle, bir spor dalı olarak fazlasıyla eleştiriye maruz kalıyor. Bu eleştiri, genellikle toplumların aydınlatılması gibi tarihsel amacı üstlenmiş “aydın” kesimden geliyor, (özellikle Türkiye’de aydın kesimin futbolla ilgili bu önyargısının yüzyıllık tarihi vardır ve “elit aydınlanmacı model” geleneği nedeniyle hiçbir zaman futbolla sıcak temas kurulamamıştır. Bu konu, kendi başına başka bir tartışmanın konusudur). Ancak, özünde asıl sorun, genelde düşünülenin tersine, futbolun kendi başına sorun üreten bir mekanizma olmasından çok, zaten varolan toplumsal sorunların ancak futbol gibi bir tiyatro sahnesinde görülebiliyor olmasıdır.

Genelde futbolun sosyolojik boyutuyla, “sosyal içeriğiyle” ilgilenen kişiler arasındaki hatalı tartışmanın merkezinde, az önce bahsettiğim neden-sonuç sıralamasındaki hataya dayanan “futbol’un afyon olma özelliği” vardır. Halbuki futbolun “uyuşturucu” etkisi, bir spor olarak onun kendisine has özelliklerinden değil; içine doğduğu ortamın (sistemin), ister demokrasi olsun ister diktatörlük, kendisini var etmek ve yeniden üretebilmek için birşeyleri “uyuşturmak” zorunda olmasından kaynaklanır. Sistem, uyuşturmak yerine “uyandırmak”, başka bir deyişle “bilinçlendirmek” yoluyla besleniyor ve bu kavramlar üzerine inşa ediliyor olsaydı, futbol, sadece kitlelere olan yakın teması nedeniyle bile -fakat bu sefer övgüyle- baş rolü oynuyor olacaktı. Bu yorumlama hatası giderilmeden, futbolun rahatsızlıkları ile ilgili sağlıklı bir teşhisin koyulabileceğini düşünmüyorum.

Futbol niçin modern çağın demokrasilerinin, kapitalizmin ilgi ve çalışma alanı, “pazarı” haline gelmiştir? Öncelikle kapitalizmin işleyiş biçiminden başlayalım. Modern çağın ekonomisi olan kapitalizm, insanların (tüketicilerin) tüketim alışkanlıklarını hem miktar olarak hem de tarz olarak “yenilemek” üzerine kurulmuştur. Sistem, çevresinin tüketim alışkanlıklarını yenilemediği sürece çökme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu nedenle devamlı yeni bir sanat tarzı, yeni bir mimari, yeni bir şarkı, yeni bir şov, yeni kahramanlar bulmak zorundadır. Bu “yenileme” projesini bazen insanların beğenilerini değiştirerek, bazen de hazırdaki beğenileri bir sektör haline dönüştürerek gerçekleştirir.

Futbol, bu “yenileme” zorunluluğuna dayanan uygarlığın arayıp da bulamadığı sonsuz sayıda “yeni” sunar. Futbol, yani maç, sonsuz kere tekrarlanır, sonsuz kere duyguları değiştirir, sonsuz kere insanlara yeni umutlar sunar. Daha da önemlisi, insanlara sonsuz sayıda kendisini bir şeylerle özdeşleştirme şansı verir, futbolun kahramanları hiç bitmez mesela. İşte bu uçsuz bucaksız bereketli toprak futbol, serbest piyasa ekonomisinin kanunları gereği, Franco’nun diktatörlük rejimindeki gibi sistemin kendisini döndürmesi için bir öğe haline gelmiştir. Futbol; forma satışları, televizyon gelirleri ve markalaştırılmış futbolcularıyla endüstrileşmiş, ayrıca sistemin günah keçisi de olmuştur. Şöyle ki; sistemin “kaybeden” kitlesi, futbol maçlarındaki taşkınlıklarıyla göze çarpar ve bu durum, bazı soğuk kanlı yaklaşımlar dışında genelde futbolun doğasındaki birtakım öğelere bağlanır. Oysa rekabet kültürünün ve bu kültürün-kaybeden kitlelerinin- şiddet eğilimlerinin kaynağı (bu konunun buradaki yüzeysel yorumunu aşabilmek, yeni bir yazının çabasıdır), futbolun içine doğduğu serbest (!) piyasanın belirlediği yaşam tarzıdır.

Peki nedir “kaybedenler”i futbola çeken? Futbolda vücut bulan geniş kalabalıklar, kapitalist olan sistemin kaybedenleri olarak yine aynı sistemin sosyal, siyasi ve ekonomik kokuşmuşluk, adaletsizlik ve güvenilmezliğinden (liste uzayabilir, kişiseldir) kaçarak kendilerini futbolun “adil düzen”i içine bırakmışlardır. Futbol; beyaz çizgileri, önceden cetvelle çizilmiş sınırları, dünyanın her yerinde geçerli olan evrensel dili, sizi hiçbir zaman terketmeyeceğini bildiğiniz “meşin” yuvarlağı, sonsuz kere tekrar ve taklit edilebilirliğiyle bir adil yaşam similasyonudur. Sistemin içinde var olmaktan fazlasını ifade eden, milyonlarca insanın her sabah aynı “adil düzen” arzusuyla aşık olduğu bir yaşam mücadelesidir futbol.

Fakat bunun yanı sıra, diktatörlüklerin ve kapitalizmin futbola yüklediği tarihsel misyon nedeniyle çoğu zaman adı para, şike ve afyonla anılacak olan bir aşktır da. Nihat Genç’in “futbol aşkı” ile ilgili söylediği şu sözle bitirelim: “Aşkın güzelliği, iyileri ve kötüleri hiçbir zaman ayırt edemeyişindedir.”

American Gangster

Beyazperdede izleme fırsatı bulamayıp ülkemizde çıkmış olan 2 disklik dvdsini alıp fazlasıyla doyurucu bulduğum güzelim film.
Öncelikle izlemeden önce şöyle bir baktığımda olumsuz şeyler söylenip film yetersiz bulunuyodu çoğunluk tarafından ama ben çok sevdim, tekrar başkalarının söylediklerine değil kendi zevkime güvenmeyi öğrendim.
Beğenemyenlerin de filmin ekstra dvdsinde bulunan yapım aşamasnı izlemeleri halinde ne kadar büyük emek verildiğinin, sıfırdan nasıl bir atmosfer yaratıldığının ya da Denzel Washington'un muhteşem oyunculuğunun tadına varacaklarına emininm.

Öncelkle filmin ortaya çıkmasında inatçı yapımcıların büyük rolü var. Film defalarca çekilmek istense de büyük maliyetler ve film şirketleri yüzünden suya düşmüş. İlk başta Denzel Washington yine varmış ki bu rol sanki baştan onun için yazılmış gibi, Denzel babanın ekürisi ise en başta Benicio Del Toro imiş. Ancak film tam başlamak üzereyken çekilemeden vazgeçilmesi üzerine iş yatınca Benicio işi yatmış ki bence muhteşem bir ikili olurlardı. İlk kez Russel Crowe'yi pek beğenmedim. Performansı doyurucu fakat rol ona gitmemiş sanki.
Russel Crowe'nin seçilmesinin en başlıca nedeni tabiki yönetmen olarak Ridley Scott'un başa geçmesi ki Russel ve Scott eküri oldular nerdeyse.

Yönetmen olarak Ridley başkanın ikna edilmesi büyük şans olmuş, hikaye taslaklarını dahi kendisi çizen, yüzlerce mekanı tek tek gezip kendisi onaylayan bunu ödev gibi kabul eden, o dönemi yaratma ve izleyiciye geçirmede çok başarılı olmuş gerçekten büyük bir yönetmen.
Filmin başarısında 60ların sonu ve 70 bşlarındaki atmosferi yakalamada kostümler çok etkili olmuş, büyük emek verilmiş, iyi bir yönetmen, abartısız ama şahane oyuncu performansları ve birbirinden güzel film müzikleri de bunlara eklenince izlenmesi kaçınılmaz bir film olmuş.

Öncelikle filmin temelini oluşturan hikaye bile kendi başına ilginçlik oluşturuyor.
Gerçek bir hikayeden alnan bu hikaye, Harlem'de çekirdekten yetişen, halkının ihtiyaçlarını bilen, onlara bakan ve bayrağı Humptey'den alan Frank Lucas'ın gerçekten film gibi hikayelerle, Vietnam savaşındaki ölen askerlerin tabutunda ülkeye uyuşturucu sokarak milyoner ve bölgeye hakim oluşu, buna karşılık kokuşmuş polis departmanında keriz gözüyle bakılan aynı zamanda avukatlık yapan Richie Roberts'ın ince araştırmalarıyla büyük patronu yerlebir etme savaşını konu alıyor.
Filmdeki herşey gerçek, Frank Lucas'ı kodese tıkan Roberts bu düşmanıyla işbirliği yapıp tüm uyuşturucu baronlarını hatta rüşvetçi tüm polisleri ortak çalışarak içeri tıkar ve bu iki adam zamanla dost olur. Frank Lucas hapisten çıktığında onu karşılayan tek kişi de bu polis memurudur.
Dvd'nin ekstralarında görüleceği üzere bu iki adam hala dost ve Roberts, Lucas'ın oğlunun vaftiz abbası. Adeta kanka olmuşlar.
Filmde üstünde çok durulan husus salt iyi ve salt kötü diye kavramların bulunmaması.
Uyuşturucunun hakimi olan adamın aynı zamanda ailesine sahip çıkan, herkese yardım eden, herkesle iyi diyalog içinde olan bir adam olması, polisin de mesela ailesini mutlu edememesi, kötü ilişkiler içinde olması, uyumsuzluğu gibi husular bunun en açık kanıtı. Artık eski filmlerdeki gibi iyi adam kötü adam ayrımını kalın çizgilerle çekme durumu gibi birşey sözkonusu değil, gerçekçi de değil zaten bu tür bakış açısı.

Filmde bir bahsedilmesi gereken bir performans da Josh Brolin'in rüşvetçi-pezevenk polis rolünün oynadığı Dedektif Trupo karakteri. Filme çok yakışmış, filmi ve kendisini yukarılara çıkaran sağlam iş çıkartmış kesinlikle.
Velhasıl ortada dönemi büyük ustalıkla anlatan, Vietnam, efsane Muhammed Ali-Frazier maçı, mafya hesaplaşmaları, uyuşturucu sorunu gibi husulara değinen her yönüyle erozyona uğrayan bir milleti başarıyla resmetmiş arşivlenesi bir yapıt çıkmış ortaya.

30 Mayıs 2008 Cuma

Bitmez!..

Çarşı'nın Asi Ruh galasında açıkladığı şok kararın etkileri bünyeleri sarmışken tarihin görüp görebileceği en kötü yönetim olan Demirören ve ekibinin Beşiktaş'ın yıllardır kullandığı eğitim ve sosyal tesisi olan Çilekli Tesislerini kaptırdığını, hem de eski Beşiktaş yönetiminde olan Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal tarafından ihaleyle satıldığını öğrendik. Günlerdir insanların gıkı çıkmıyor, acaba Çarşı kendini fesh etmeseydi bunu da onlardan mı bekleyecektik.
Muhalefeti olmayan, kongre üyesi tek kişinin bile sesini çıkarmadığı ortamda Çarşı mıydıki bu adamları görevden alacak, acaba eleştirinin dozu çok mu kaçtı?
Protesto edilince muhalefetin adamı-Beşiktaş düşmanı, protesto etmeyince yönetimin adamları, rantçı diye topa tutulan bu adamları nasıl harcayabildik bilmiyorum.
Yıllardır süre gelen iç karışıklıklar, yeni gelen internet çağı jenerasyonunun bozukluğu, başıboşluğu da birçok soruna neden oldu, fesih kararı yerinde ve zamanında oldu bana kalırsa.
Zamala taşlar yerine oturacaktır. Ömrünü Beşiktaş'a verenler için de hayat için bir soluklanma fırsatı doğacak, hesap kitap yapacaklardır elbette. Ama iliklerine işleyen Beşiktaş'ı terketmeyeceklerdir, kapalının sağında solunda konuşlanan Çarşı'nın birçok eski emekçisi gibi mutlaka orada bulunacaklar.
Zaman ne getirir neyi götürür bilinmez, tribünlerin toparlanması vakit alacaktır umarım bu süreç acısız sancısız geçer. Bu tribünü bu günlere getiren, genç yaşta vefat eden, sakat kalan, ya da bu yüzden hayatın dışında kalan abilerimize teşekkür etmek boynumuzun borcu.
Olayların Beşiktaş'ın en kötü zamanlarında gerçekleşmesi de büyük talihsizlik. En kısa zamanda Demirören'e yol verilip Beşiktaş'ı çapsızların elinden almak, geleceği belirsiz, geleneklerinden duruşundan sürekli feragat eden bu kulübü birilerinin artık çıkıp sahiplenmesi gerek.
Direnmek gerek!..

29 Mayıs 2008 Perşembe

25th Hour - Spike Lee

Can you change your whole life in a day?


Amerika'daki Afro Amerikalıların yaşamlarına, ırkçılığa, arka sokaklara, büyük siyahi lider Malcolm X'in hayatına mercek tutan filmlerin ardından Spike Lee'nin kitlelere en çok ulaşan belki de her kesimden beğeni toplayan tek filmi 25. saat.

Film, 11 Eylül enkazının gölgesinde, hapse girmeden son 24 saatini yaşayan kahramanımız Montgomery'nin bu süreçteki gel-gitlerini, kendisiyle, babasıyla, çevresiyle yüzleşmesini konu alıyor.
Başrolde Edward Norton karakter yaratmadaki muhteşem hünerini gösterirken, özellikle film ilerledikçe Monty'nin yaşadığı psikolojiyi, şüpheleri, endişeleri, pişmanlıkları ve en çok da korkuyu adeta izleyenlerin içine işliyor.

Başrolde diğer isim ya da unsur da 11 Eylül, enkaz kaldırma çalışmalarının yapıldığı sırada çekilen filmde sık sık filmdeki karakterlerin enkaz manzarası altında tartıştıklarını görüyoruz.
11 Eylül sonrası herşeyden şüphe duyan, korku toplumu haline getirilen Amerikan halkının psikolojisini belki de sinema tarihine geçen Norton'un ayna karşısındaki şahane sahnesiyle görebiliyoruz;


Monty: Well, fuck you, too. Fuck me, fuck you, fuck this whole city and everyone in it. Fuck the panhandlers, grubbing for money, and smiling at me behind my back. Fuck the squeegee men dirtying up the clean windshield of my car. Get a fucking job! Fuck the Sikhs and the Pakistanis bombing down the avenues in decrepit cabs, curry steaming out their pores, stinking up my day. Terrorists in fucking training. SLOW THE FUCK DOWN! Fuck the Chelsea boys with their waxed chests and pumped up biceps. Going down on each other in my parks and on my piers, jingling their dicks on my Channel 35. Fuck the Korean grocers with their pyramids of overpriced fruit and their tulips and roses wrapped in plastic. Ten years in the country, still no speaky English? Fuck the Russians in Brighton Beach. Mobster thugs sitting in cafés, sipping tea in little glasses, sugar cubes between their teeth. Wheelin' and dealin' and schemin'. Go back where you fucking came from! Fuck the black-hatted Chassidim, strolling up and down 47th street in their dirty gabardine with their dandruff. Selling South African apartheid diamonds! Fuck the Wall Street brokers. Self-styled masters of the universe. Michael Douglas, Gordon Gekko wannabe mother fuckers, figuring out new ways to rob hard working people blind. Send those Enron assholes to jail for FUCKING LIFE! You think Bush and Cheney didn't know about that shit? Give me a fucking break! Tyco! Worldcom! Fuck the Puerto Ricans. 20 to a car, swelling up the welfare rolls, worst fuckin' parade in the city. And don't even get me started on the Dom-in-i-cans, 'cause they make the Puerto Ricans look good. Fuck the Bensonhurst Italians with their pomaded hair, their nylon warm-up suits, their St. Anthony medallions, swinging their, Jason Giambi, Louisville slugger, baseball bats, trying to audition for the Sopranos. Fuck the Upper East Side wives with their Hermes scarves and their fifty-dollar Balducci artichokes. Overfed faces getting pulled and lifted and stretched, all taut and shiny. You're not fooling anybody, sweetheart! Fuck the uptown brothers. They never pass the ball, they don't want to play defense, they take five steps on every lay-up to the hoop. And then they want to turn around and blame everything on the white man. Slavery ended one hundred and thirty seven years ago. Move the fuck on! Fuck the corrupt cops with their anus violating plungers and their 41 shots, standing behind a blue wall of silence. You betray our trust! Fuck the priests who put their hands down some innocent child's pants. Fuck the church that protects them, delivering us into evil. And while you're at it, fuck JC! He got off easy! A day on the cross, a weekend in hell, and all the hallelujahs of the legioned angels for eternity! Try seven years in fuckin' Otisville, J! Fuck Osama Bin Laden, Al Qaeda, and backward-ass, cave-dwelling, fundamentalist assholes everywhere. On the names of innocent thousands murdered, I pray you spend the rest of eternity with your seventy-two whores roasting in a jet-fuel fire in hell. You towel headed camel jockeys can kiss my royal Irish ass! Fuck Jacob Elinsky, whining malcontent. Fuck Francis Xavier Slaughtery my best friend, judging me while he stares at my girlfriend's ass. Fuck Naturelle Riviera, I gave her my trust and she stabbed me in the back, sold me up the river, fucking bitch. Fuck my father with his endless grief, standing behind that bar sipping on club sodas, selling whisky to firemen, cheering the Bronx bombers. Fuck this whole city and everyone in it. From the row-houses of Astoria to the penthouses on Park Avenue, from the projects in the Bronx to the lofts in Soho. From the tenements in Alphabet City to the brownstones in Park slope to the split-levels in Staten Island. Let an earthquake crumble it, let the fires rage, let it burn to fucking ash and then let the waters rise and submerge this whole rat-infested place.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Sokak Sanatçısı Banksy vol.3

İngiliz Robert Banks, nam-ı diğer Banksy, politik, kültürel, ahlaki göndermeleriyle, modern pop çağına dair yaptığı çalışmalarla güzel çalışmalarına yenilerini ekliyor;





26 Mayıs 2008 Pazartesi

Yaşasın Birliğimiz FiskoBirliğimiz

İşte hala yemeyen duymayan varsa şahane hizmet;
FiskoBirlik Fındık Ezmesi: Kavanoz Kavanoz devrilesi, komalara girilesi manyak gıda ürünü.
Ortalama marketlerde bulunabilecek, fıstık ezmesiyle karıştırılması hata olacak olan kaşık kaşık acımadan yenen, gerektiği durumlarda ekmeğe de sürülüp afiyetle yenesi şey.
Şu an yazarken klavye salya içinde kaldıysa suçlusu bu merettir... evet kesinlikle...

Nostalji

Eskilerden bir film karesi;
Güzel insan Sadri Alışık, Ayşecik ve Bediaa seslenişleriyle hatırladığımız, sinemamızın renkli karakterlerinden olan Horoz Nuri yani Vahi Öz.