30 Ocak 2008 Çarşamba

The Constant Gardener


Brezilya varoşları ve suçun içinde sinemanın en güzel halini bizlere sunan Fernando Meirelles'in ikinci harikası The Constant Gardener.
Dvd'si ülkemizde birkaç gün önce (nihayet) çıkan filmde bu kez yönetmen Kenya'yı, ilaç sektörünü, sözde yardım derneklerini, ulusal yöneticileri, bürokratları mercek altına tutuyo, tabiki fonda muhteşem Afrika manzaralarıyla birlikte...
Başrollerde Ralph Fiennes'in abartısız ve kusursuz harika performansına Rachel Weisz de eşlik ediyor.
Yönetmenin çıkış noktası ve dayanağı aynı adlı roman ve ilaç sektörüne yönelik kitap olmuş ve yazarla birlikte çalışılmış, çekimler tamamaıyla Kenya'da gerçekleşmiş, Kenya halkı ve büyüklerinin izni alınmış, bu insanların o kadar acıya rağmen nasıl bu kadar güleryüzlü, hesapsız, insan olabildiklerini dvd ekstralarında daha yakından görmek mümkün...

Filmin yapı ve konusu itibariyle Lord of War ile benzerliği gözden kaçmıyor. Fakat vuruculuğu, slogansız salt gerçeklikle mesajını verişi, görselliği, harika müzikleri ve oyunculuk itibariyle The Constant Gardener kuşkusuz çok daha iyi ve gerçekçi bir film...

28 Ocak 2008 Pazartesi

Zoltan Gera


Zoltan Gera geçtiğimiz trnsfer dönemlerinde özellikle Beşiktaş için sık sık gündeme gelse de bizim kulüplerimizin Gera gibi becerikli ve ucuz oyuncular alacağına ihtimal vermek zor.
Macar futbolcu çok değil 3-4 yıl önce 1,5 milyon pound civarı bir paraya, son yılında şampiyonluğunda 29 maçta 10 gol 11 asist yaparak büyük katkı yaptığı ülkesinin takımlarından Frencvaros'tan West Bromwich Albion'a transfer oldu. Hücum hattında ve orta sahada da görev yapabilen çok yönlü, teknik kapasitesi yüksek, liderlik özellikleri taşıyan ve milli takımı da zaman zaman sırtlayan bir isim.

Hayranlarından biri ortaya karışık Gera klibi yapmış, sunmak farz oldu;

Bir Fenomen: Şişko Nuri


Türk Sinemasında kafalara kazınan birçok karakter vardır halen repliklerini ezbere biliriz, misal ayı Ejder lakaplı Yadigar Ejder efsanedir, hayvani fiziği, kötü adamlıktan sıkılmaması, canavarımsı görüntüsüyle unutmak mümkün değildir Yeşilçamda...Mimikleri, o frankeştayn havasıyla çoğu zaman güldürse de gerçek hayatta bir bankta donarak ölmüştür bu abimiz, bu da ülkemizin acı bir gerçeği olsa gerek. Sanat her daim gereksiz bulunmuş ne hikmetse geçen yıllara rağmen zihniyet değişmedi, sansürcü, yasakçı tükürürüm böyle sanata diyen bürokratlarımız çok yaşasın!

yadigar ejder
Bunun son örneğini devlet tiyatrolarında yaşadık, tiyatrocular vasıfsız işçi olarak ancak işe alınabildi, mesleğe başlarken peşin peşin açlığa varım diyen yeldeğirmenleriyle dövüşen tiyatroculara bize özel ödüllendirme şekli bu heralde...

Konuya dönecek olursak fenomen kardeşimiz ayı Ejder kadar fenomen olmuş Şişko Nuri...
Ses tonu, hareketleri, kıkır kıkır gülüşüyle videodaki vurucam kırbacı, vurucam kırbacı deyişiyle bizi bizden almıştır...

Şişko Nuri - Öksüzler

19 Ocak 2008 Cumartesi

...

“Evet, toprağında gözümüz var bu vatanın. Gözümüz var, ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için...” HRANT DİNK


Tam bir yıl oldu bağıra bağıra katledilişinin, pisliklerin üzeri örtülüşünün, polisin jandarmaya, jandarmanın polise suç atışının, İstanbul Emniyet Müdürü'nün olay olur olmaz Organize bir eylem değil, milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayet deyişinin, muhbir kişilerinin onlarca kez istihbarat vermesine rağmen Trabzon, İstanbul ve Merkez Emniyetlerin görmezden gelişinin, valilerin, emniyet müdürlerinin, jandarmanın, herkesin katliama izin verişinin...
Her nedense Hrant Dink'in öldürüldüğü caddedeki işyerleri güvenlik kameralarının öğleden önceki kayıtlarının silinişinin, beyaz bereli bir hapçının her nasılsa istanbul'u avcunun içi gibi bilip en güzel yollardan kaçışının, öldürülmeden önce tüm Pelitli'nin olayı önceden bildiğinin, sokaklarda bile konuşulduğunun, tosuncuk abilerin, bombacılara reis diye seslenenlerin, yıllardır beslenerek büyütülen, desteklenen farklılıklara tahammülsüzlüğün, Türkiye'yi Türkiye yapan en önemli özellik olan çok kültürlülüğün,azınlıkların,sürüden farklı olanların tükenişini adım adım izliyoruz.

301.madde dolayısıyla yargılanırken günlerce Türk düşmanı diye lanse eden holding medyasının öldürüldükten sonra, bir de delik ayakkabı mevzusunun üzerine nasıl 180 derece döndüğünü de hatırlıyoruz. Sayfa sayfa yazılanlardan cımbızla bir iki cümlesini alıp internet köşelerinde insanlara o mail forwardalamak denen gerizekalı yazıları da...
Gerçek şu ki ölene kadar Hrant Dink'i doğru düzgün tanımıyorduk bile, yetimhanede büyüyüşünden, askerlikte sırf Ermeni diye rütbe alamayışından, her yurtdışına çıktığında ülkemi özledim deyişinden, o sözde yurtseverlerden binkat daha ülkesini sevdiğinden.
Çok zor değil insan olmak ya da onun son yazısını bile okusalar belki insan olduklarını hatırlayacaklari sürülerin yarattığı linç ortamından sıyrılabileceklerdi...

Hrant Dink'in Agos gazetesindeki "Ruh halimin güvercin tedirginliği" başlıklı son yazısı şöyle:

Başlangıcında, "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı'nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa'dan aşinaydım.

2002 yılında Urfa'da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada "Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu" söylediğim için "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.

Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa'dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.

Şişli Savcısı'na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim "Türklüğü aşağılamak" gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.

Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum. Kendimden emindim

Ama hayret işte! Dava açılmıştı.

Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.

O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz'e "Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi" dahi dile getirdim.

Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.

Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.

Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.

"Ya sabır" çeke çeke...

Ama dönülmedi.

Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.

Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.

Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.

"Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız" diye dayanmıştım günlerce, aylarca.

Davanın her celsesinde "Türkün kanı zehirlidir" dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde "Türk düşmanı" olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.

Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.

Tüm bunlara "Ya sabır" çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

Tek silahım samimiyetim Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.

Hakim "Türk Milleti" adına karar vermişti ve benim "Türklüğü aşağıladığımı" hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.

Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.

İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve "Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim"i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:

"Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay'da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim.

Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur."

Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.

Kara mizah

Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı.

Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS'takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. "Kara mizah" dedikleri bu olsa gerek.

Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?

Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

"Türk Devleti adına"

İtiraf etmeliyim ki Türkiye'deki "Adalet sistemi"ne ve "Hukuk" kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.

Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?

Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı'sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.

Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet'i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet'in güdümünde.

Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar "Türk Milleti adına" deniyor olsa da, şu çok açık ki "Türk Milleti adına" değil, "Türk Devleti adına" verilmiş bir karardı bu.

Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay'a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?

Hem sonra zaten, Yargıtay'dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?

Azınlık Vakıfları'nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı? Başsavcının çabasına rağmen.

Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?

Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.

Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul'a taşıdı.

Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı.

Nitekim Genel Kurul'da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

Güvercin gibi

Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler.

Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink'i artık "Türklüğü aşağılayan" biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.

Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.

(Bu mektuplardan birinin Bursa'dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı'na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)

Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.

Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.

"Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?" sorusu asıl beynimi kemiren.

Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların "A bak, bu o Ermeni değil mi?" diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.

Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.

Tıpkı bir güvercin gibiyim...

Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.

Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.

İşte size bedel

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?

"Canım, 301'in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?"

Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...

İşte size bedel... İşte size bedel...

İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?

"Ölüm-Kalım" dedikleri

Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.

Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...

O noktada hep çaresiz kaldım.

"Ölüm-Kalım" dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.

İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.

Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
"Gidelim" dersem geleceklerdi, "Kalalım" dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek.

İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan'a mı?

Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?

Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı'ya gitsem, dördüncü gün "Artık bitse de dönsem" diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?

Rahat bana batardı!

"Kaynayan cehennemler"i bırakıp, "Hazır cennetler"e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.

Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.

Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...

Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.

Ürkek ve özgür

Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.

Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.

Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye'de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.

Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?

Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.

Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.

Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

9 Ocak 2008 Çarşamba

Bab-ı Esrar


Her albümü apayrı tada sahip, akşamları bilhassa gece vakitlerinde bir doz alınası harika oluşum Yansımalar...
Sözkonusu parça ise Derviş Zaim'in binbir zorlukla ve Tuncel Kurtiz, Ahmet Uğurlu gibi isimlerle hatır gönül ilişkileri uğruna oynatabildiği ilk filmi Tabutta Röveşata'da Babazula'ya ait çoğu müzik eserlerinin yanında komalara sokan, akıllara kazınan esas parça Yansımalar'a ait Bab-ı Esrar.
Film gösterildiği zaman özellikle saçma sapan eleştiriler almış yanılmıyosam 20bin küsür kişi tarafından izlenmişti, son dönem sömestır filmleri diye adlandırılan Neşeli Gençlik gibi gudik filmleri ise 1milyon civarı izleyici bilet alarak izliyor. Sinema endüstrisinin acı bir gerçeği olsa da bu kadar saçma seçimler yapmak, sinema biletlerinin fiyatından yakınıp parayı sokağa atmak akıl alır gibi değil açıkçası...

akılda kalan replikler;
-mahsun beni taksim'e götür
-arkadaşlar iyidir
mezara dökülen şaraplar, sokaklarda yitip giden hayatlar, tavus kuşları, kıyıda kalmış bireysel hikayeler, yönetmenin başarıyla kurduğu karamsar, siyahı bol, en çok ödül alan türk filmlerinin başında geliyor. Ödül alıp almaması pek birşey ifade etmiyo tabi önemli olan belli bir altkültüre ait olan, benimsenmiş, sinemamızda iz bırakmış bir film olması esas olan.

Filmden bir kesit ve parçanın bir kısmı ahanda aşağıda, devamı için aynı adı taşıyan Bab-ı Esrar albümü ve tüm Yansımalar albümleri şiddetle tavsiye edilir...

6 Ocak 2008 Pazar

Guillermo Arriaga

"insanın ruhunu kanırtan hikayeler anlattım ki aptal hollywood filmlerinden tiksinebilin. onların kötü olduklarını iddia etmeyeceğim, ne de olsa çok para kazandırdılar. çoğunluğu salaklardan oluşan insan ırkı daha fazlasını hak etmiyor."

Inarritu ile muhteşem bir ikili olan senarist Arriaga 1958'de meksiko city de doğdu. iberoamericano üni.de iletişim ve psikoloji okuduktan sonra film dünyasını keşfetti. sonrasında senaristlik ve prodüktörlük yaptı. 2000 yılında senaryosunu yazıp, yapımcılığını yaptığı 'amores perros' filmi yabancı film dalında oscar aldı. the three burials of melquiades estrada ise 2005 yılında cannes daki ödülleri topladı. aynı zamanda çok önemli bir kısa hikaye yazarı olan arriaga, babel filmiyle de 2007 altın küre ödülünü kazandı. 21 Gram'ın da senaryosunda yine onun adı vardı.


"Sen evinde oturmuş haşlanmış patetesleri soyarken tokyodaki iki adam sevişiyor ,columbiada öğrenciler katlediliyo, londrada akşam yemeği saati.olaylar birbirlerine sadece anlarla bağlanıyor.kimse zamanın hayatımız üzerindeki arsız hükmünü kabullenmek istemiyor!!
farkında değilsin! ne yaşamak istediğin gelecegin, ne de kaybolmaya kabuk bağlamış hayallerin.bedenin tesadüfen yokuştan kaybettiğin maaşın mutsuzluğunun başlangıcı .dibini göremediğin denizlerde yüzmekten korkuyorsun..
Susma ,vazgeç,eski sevglini unut! inatlaşmak kimseyi hayata bağlamıyor.
Seçim yap! karmaşayı, içkiyi, seni bekleyen kadını ,taburedeki orospuyu,binanın on sekizinci katını ,manzaralı yatak odasını...
Artık olası yaşamdan tükenene geç!
kolay değil biliyorum ,sinsi zaman oyalanıyor.sen yüksek mertebe flört dönemindeyken o başka bir oyuncak buluyor.artık onunla yaşayamayacağını kabullenip ,ona rağmen var olmayı deneme vakti .Herşey güzel olucak..."

GUILLERMO ARRIAGA

5 Ocak 2008 Cumartesi

Lake Titicaca

Titikaka Gölü, Peru ve Bolivya sınırları arasında yer alan, dünyanın en yüksek rakımlı gölü.
Sınırdaki her iki kültür için de ayrı bir önemi olan bir doğa harikası;





4 Ocak 2008 Cuma

Sean Penn / Biyografi

Charles Bukowski & Sean Penn

Sean Penn, 1960 doğumlu aktör-yönetmen. Bukowski'nin Amerika semalarında sevdiği belki de tek sinemacı, yakın arkadaşı. Öyle ki Sean Penn'de Crossing Guard filmini Charles Bukowski'ye adamıştır, filmin başında net bir şekilde görmek mümkün.
Amerikan hükümet politikalarını her daim eleştiren, savaş karşıtı duruşu, metot oyunculuğun belki de son temsilcilerinden olması, Madonna ile olan kısa süreli evliliği, basına ve Hollywood'a karşı sağlam duruşu, etkileyici oyunculuğu ve bir çırpıda sayılabilecek I am Sam, Dead Man Walking, The Game, Thin Red Line, harika bir kara film örneği U Turn, 21 Gram, Mystic River ve Carlito's Way gibi akılalmaz performanslar...
Oscar adayı olduğu zaman törene katılmayıp şapka çıkarttığımız kişi olmuştur, lakin Mystic River'da heykelciği kucakladığı filmin yönetmeni Clint Eastwood'un ısrarları üzerine törene katılıp global tehditlerden, dünyanın sorunlarından bahsederek salondakileri sıksa da mesajını en güzel haliyle vermiştir.

Sözkonusu biyografi ise ülkemizde İmge'den çıkanRichard T.Kelly'nin Sean Penn ile söyleşilerinden toparladığı harika bir biyografi. Kitabın tam adı ise şu şekilde: Sean Penn/Hayatı ve Zamanları.

Yazar gerçekten de çok iyi bir iş yapıp böyle bir insanı hem kendi ağzından hem de neredeyse tüm tanıdıklarından sorup soruşturarak sinemaseverleri mest edecek bir çalışmaya imza atmış. Kitapta Penn’in ailesi, oyuncu arkadaşları, yönetmenler, rolüne hazırlanırken tanıştığı çeşitli meslek gruplarından insanlar, savaşı protesto için gittiği Irak’ta beraber çalıştığı sivil toplum kuruluşlarının gönüllüleri, Woody Harrelson, Jack Nicholson, Woody Allen, Charles Bukowski’nin eşi Linda Lee Bukowski gibi isimler var. Bütün bu isimler aslında sıfatları ya da ‘şöhret’leri dolayısıyla değil, Penn’in, etrafında oluşturduğu geniş dostluk halkasının parçaları olarak bulunuyor kitapta. Yine bu halkaya katılmış ve Penn’in, Irak’ta tanışıp oğlu Mustafa’nın tedavisi için Amerika’ya gelmesine yardımcı olduğu, sonrasında da dostluğunu sürdürdüğü Iraklı Ümmü Haydar ise kitapta bizzat yer almamış; ama onun da şu cümlesini Penn’le Irak’a giden Cole Miller aktarıyor: “Sean Penn’i seviyorum. O sözünün eri bir adam, bana ve Mustafa’ma yardım etti.


bunlar da kitabın arka kapağından;
Sean Penn Marlon Brando ve Robert De Niro geleneğinin temsil ettiği Hollywood karşıtı efsanaler zincirlerinin en genç üyesi. Oscar ödülü kazanmasına rağmen basında daha çok kavga dövüşleriyle anılan oyuncu Mystic River, The Interpreter ve Dead Man Walking gibi çok önemli filmlerde oyunculuk yaptı. Bu kitapta Penn hakkında görüş bildirenler arasında Jack Nicholson'dan Dennis Hopper'a, Wooody Allen'dan Bono'ya kadar çok çarpıcı isimler yer almakta...

3 Ocak 2008 Perşembe

Charlie Chaplin


Erişilemeyecek bir zirve, Charles Spencer Chaplin (1889 - 1977)

Türk filmi tadında, inişleri ve çıkışları bol bir hayat, annesi operet şarkıcısı, babası da eski bir güldürü ustasıdır ama kendisini içkiye verince yoksulluk da beraberinde gelir.
Charles kardeşiyle bir tas çorba için hayır kurumlarının kapısını aşındırır ama bu işi beraber yapamazlar çünkü giydikleri ayakkabı aynıdır.
Ardından babasının ölümü ve bitmeyen yoksulluk...
Binbir çırpınıştan sonra tiyatro kumpanyasında iş bulur Chaplin.Tiyatro o anda onun için bir idealdan çok ölüm kalım meselesidir başarısızlık halinde açlık ve sefalet onu ve ailesini beklemektedir.
Bir rol kapar ve İngiltere'de salaş tiyatrolarda koşturup durur. Peşisıra birkaç rol ve bir topluluğa girer, sarhoş rolü oynadığı oyun tutar, yüzlerce kez sahnelenir, Avrupa'yı dolaşır dururlar.
Kimsenin dikkatini çekmeyen onlarca kısa film de çekmiştir o sıralar, bu filmler de beğenilince yadsınamayacak bir başarıya kavuşmuştur ve kendi yapımevini kurar.
1920'de ilk uzun süreli bir film yapar (The Kid/Yumurcak). Bu filmi The Pilgrim, a Woman of paris, The Gold Rush( Altına Hücum 1925) ve The Circus izler.
Bu arada iki kez evlenir, annesi akıl hastanesine kaldırılır, sanıldığı gibi bu adam 24 saat gülmemekte aksine çalkantılı bir hayat sürmektedir.
İki evlilik daha yapar, ardından City Lights ve Limelight gibi iki başyapıtı insanlara sunar.
Oynadığı ikinci film olan Kid Auto Races at Venice(1914)'te kendisini üne kavuşturan kılığa büründü.

Bu imajı; ayaklarını sağa sola açarak yürüyen, duygularını yüzüyle açığa vurabilen ve vücudunu ustalıkla kullanan Chaplin'in kıyafetleri de sette diğer oyuncuların kullandığı giyeceklerden kendi kendine yarattığı söylenir.
zamanla Şarlo kimliği olgnlaşır, en başta basit güldürü ögeleri varken şimdi toplumsal sorunlar, toplumsal engeller karşısında insanları güldürebilen bir adam vardır.
Artık filmlerinde kenar mahalle sorunları, yoksulluk da vardır, en önemli atağı The İmmigrant filminde düşlenen mutluluğun yine yoksulluk, işsizlik, yalnızlık getireceğini vurgulayarak toplumsal eleştirinin yoğunluğunu arttırır.
The adventurer'da da eski bir kürek mahkumunun hayatını anlatırken baskıcı toplum düzenine de göndermeler yapar.
Şarlo Asker'de ise savaş karşıtı barışçıl bir içerik vardır. Chaplin'inartık kapitalist Amerikan siteminin çelişkilerini vurgulamaya başlaması, birçok çevre tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
Ardından güldürüyü dramla yoğurduğu birçok film peşinden gelir.

Chaplin'in sinemaya ses ögesi girdikten sonra çekmesine karşın, konuşmaya yer vermediği Cty lights(Şehir ışıkları,1931) çekilir çekilmez bir sinema klasiği olmuştur zaten.
Aklımıza gelecek, mesajı olan-olmayan, ringde boks yaparken, The Kids'te polisten kaçarken, bir çiçekçi kıza aşık olurken yada 1930 bunalımına göndermeler yaparken, Modern Zamnalar'da toplum düzenine tokat atarken, hele 1940'da Büyük Diktatör filmindesinema tarihinin benzersiz siyasal taşlamasınıyapar, içten ve alışılmadık tarzıyla selamlar herkesi Chaplin.
Chaplin'in güldürü ustalığının temelinde insan yapısını çok iyi tanıması yatar.
Normal durumda hiç gülünmeyecek bir durumu Chaplin sayesinde kıs kıs gülerek izleyebilirsiniz.
Ya da otorite figürü olan polisler su dolu çukura düşerken, Şarlo meşhur bastonuyla sakarlık yaparken, karşıtlıklar ve çelişkilerle bezeli yapıtlarına kendinizi kaptırabilirsiniz.
Chaplin güldürü ustasıdır ama aşırı güldürmekten kaçınır. Seyirciyi dakikalarca güldürmektense, içtenlikli kahkahaları yeğler.
Fransız sinema kuramcıları Chaplin'i Moliere'e ya da Shakespeare' e benzetir. Chaplin sinemanın, güldürüyle hüznü birleştirmeyi başaran tek ustasıdır.

Sıradan insanların karşı karşıya kaldığı baskıları, haksızlıkları, herkese hitab edengüldürüyle hüznün içiçe geçtiği, insan sevgisinin ağır bastığı filmlerinde, benzeri olmayan bir eleştiri anlayışıyla sinemanın dahisidir şüphesiz


Türk sinemasında başta The Kid filmindeki sahipsiz kız ve gariban bir adam tiplemesi birçok filmde işlenmiştir, Chaplin bütün dünyayı etkilemiştir, çağının çok ilerisinde olduğu tartışılmaz, bütün olanaksızlıklar ve kısırlık içinde çevirdiği akılalmaz filmler, göndermeler, bütün diplomatik engellemelere karşı diktatörlere en iyi cevabı veren, insanları kış uykusundan kaldıran büyük insan.
İlgilenenlere Chaplin'in hayatını anlatan, başrolde Robert Downey Jr.'nin döktürdüğü Chaplin filmini tavsiye ederim, çok nadir de olsa Cnbc-e'de gösteriyo, dvd'sini de bulmak zor değil. Filmde Robert Downey makyajın güzelliği bir yana oyunculuğuyla modern zaman Chaplin'i olmuş adeta, zaten burdaki rolüyle de Bafta ödülü kazandığını da ekleyelim.

2 Ocak 2008 Çarşamba

Meşin Yuvarlak ve Kalem #2

Sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerinde kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.
Nick Hornby

FUTBOL FELSEFESİ

Güney Amerika'da futbol aynı zamanda bir felsefe. Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'nun Türkçe'ye çevrilen kitabı ‘‘El futbol a sol y sombra’’ (Gölgede ve Güneşte Futbol, Can Yayınları) bu kıtada futbol için dökülen mürekkebin örneklerinden biri. Geçen yıl, eski oyuncu ve antrenör Jorge Valdano futbol üzerine bir öykü antolojisi yayınladı. Bu kitapta Miguel Delibes, Bernardo Atxaga, Roa Bastos, Mario Benedetti, Osvaldo Soriano ve Eduardo Galeano gibi yazarların öyküleri yer alıyor.

Futbolun Güney Amerikalı filozofları arasında antrenörken Arjantin'de diktatörlüğün kurulmasıyla ülkeyi terkeden Angel Cappa, Cesar Luis Menotti ve Eduardo Galeano bulunuyor. Bu teorisyenler, ‘‘solcu’’ ve ‘‘sağcı’’ iki futboldan söz edilebileceğini bile ileri sürüyorlar. Jorge Valdano, bu ayrımı şöyle anlatıyor: ‘‘Yaratıcı futbol soldur; saf güce, sahtekarlığa ve şiddete dayanan futbol ise sağ!’’

YENİ KİTAPLAR

Paris'te yapılan 98 Dünya Kupası Fransa'da bir futbol kitapları enflasyonu yaşandı.. İki spor muhabiri ve yazarı olan Patrice Delbourg ile Benoit Heimermann, ‘‘Futbol ve Edebiyat’’ başlıklı bir antoloji yayınladılar. Bu kitapta dünya edebiyatının en güçlü yazarlarından, futbol üzerine kaleme alınmış en güzel metinler bir araya getirildi. Öte yandan Daniel Picouly, ondört yazar ve onüç ressamı bir araya getirerek futbolu, İspanyol yazar Manuel Vazquez Montalban'ın çok sevdiği bir benzetmeyle ‘‘çağımızın laik dini’’ mertebesine çıkaran bir kitap hazırladı. Bu kitaptan elde edilecek gelirler yoksul çocuklara spor malzemesi sağlayan bir vakfa bağışlandı...

Biz ise burada, Delbourg ve Heimermann'ın iki hafta önce Fransa'da piyasaya çıkan ‘‘Futbol ve Edebiyat’’ (Football et litterature, Stock Yayınları) başlıklı kitapta topladıkları büyük yazarların futbol yazılarından birkaç örnek sunuyoruz.

Pier Paolo Pasolini

MAHALLEDEKİ MAÇLAR

Futbol hakkında şu ana kadar bildiğinden fazlasını öğrenmene gerek yok. Çocukken oynamadın mı? Lisede ya da üniversitede bir futbol takımı yok muydu? Son zamanlarda da bekarlar ve evli erkekler arasında, ya da bir akşam gazetesinin muhabirleriyle hükümet yanlısı bir derginin muhabirleri arasında düzenlenen o küçük maçlardan birine katılmadın mı? Sonra, her pazar sabahı Alberto da Guissano Sokağı'ndaki berberde hemen hemen yalnızca futboldan, alınacak tedbirlerden, formdaki ya da formdan düşmüş oyunculardan, transferlerden söz edilmiyor mu? Her pazar barmenle Roma maçı üzerine bahse tutuşmuyor musun?


Anthony Burgess

İNGİLİZ HOLİGANLARI

Niçin? Benden çok daha zeki insanlar eskiden nezaketiyle, mizah duygusuyla, sağduyusu ve hoşgörüsüyle ünlü bir ülkede halk kesimlerinin nasıl bu hale geldiğini açıklamaya çalıştılar. Dar görüşlü bazı İngilizlerin Avrupa'nın bir parçası olmaktan nefret ettikleri söylendi. Bıçaklarını çekip savunmasız Avrupalıların üzerine saldırmalarının nedeni bu hoşnutsuzlukmuş güya. Biraz basit bir açıklama bu; özellikle saldırganlığın İngiltere'deki maçlarda da seyirci davranışının kopmaz bir parçası haline geldiği düşünülürse. Oyunun kendisi, nerede oynanırsa oynansın, saldırı için bir bahane haline geldi. Sol eğilimli sosyologlar stadlardaki şiddeti Thatcher hükümetine ve işsizliğin artışına karşı bir düşmanlık gösterisi olarak yorumluyor. Onlara göre gençler hayal kırıklıklarını şu ya da bu biçimde dışa vurmak zorundalar. Halbuki bana kalırsa, bu durumda sosyolojiden söz etmek abes. Halkın şiddeti dünyadaki tüm kültürel olayların parçasıdır her zaman. İngilizler gelenekleri gereği bugüne kadar bu hayvani içgüdülerini sporda centilmenlik adına bastırmak zorunda kalmışlardı. Eskiden kabileler arasında çatışmalar vardı. Sonra futbol geldi. Şimdi futbol, klanlar arasındaki kavgaları düzenliyor.

Homeros

OYUNUN DOĞUŞU

Usta Polibus'un eseri olan güzel parlak topu iki elleriyle birden kavradılar; biri geriye doğru devrilerek topu karanlık bulutlara fırlatıyor; diğeri havaya sıçrayarak onu uçarken yakalıyordu...

Umberto Eco

BECERİKSİZ OYUNCU

Küçüklüğümden beri topa dokunur dokunmaz (tabii bunu başarabilirlerse) onu kendi kalelerine ya da en iyi ihtimalle karşı tarafa fırlatan, diğer zamanlarda da büyük bir inatla sahanın dışına, çalıların ve parmaklıkların ötesine yollayan, mahzenlerde, derelerde veya dondurmacının tezgahında yok etmeyi başaran çocuklardan biriydim.

Peter Handke

TOPUN RUHU

Futbol topunun bir ruhu vardır. Havayla dolmadığı zaman yumuşak ve ölüdür. Hava üfleyin; futbol topunun ruhu şişer; hala ölü gibi gözükmesine bakmayın, kımıldamaya hazırdır.

George Orwell

FUTBOL DÜŞMANI

Dünyada zaten yeterince gerçek çatışma nedeni var: Genç insanları çılgına dönmüş seyircilerin ulumaları arasında birbirlerinin dizlerine tekme atmaya teşvik ederek bunları daha da arttırmaya hiç ihtiyacımız yok.

Meşin Yuvarlak ve Kalem


"Beyond the touchline there is nothing".
Jaques Derrida


Edebiyatın futbol klasikleri

Homeros'dan Umberto Eco'ya, Nabokov'dan Albert Camus'ye top üzerine yazılmış en güzel yazılar.

İspanyol yazar Manuel Vazquez Montalban, futbol için ‘‘çağımızın laik dini’’ diyor. Futbol yüzyıl başında şair ve yazarlara uzak değildi. Daha sonra kimi aydınlar onu küçümsediler, şeytanlaştırdılar. Ama o devir geride kaldı. Fransa'da yayınlanan ‘‘Edebiyat ve Futbol’’ adlı kitap, bu spor üzerine dünyanın en büyük yazarları tarafından kaleme alınmış en güzel metinleri bir araya getiriyor.


Albert Camus

TAKIMIN KAPTANI

Avlu iki kamp arasında bölünmüştü, kaleciler her iki uçta sütunların arasında yerlerini aldılar, köpüklü kauçuktan kocaman bir top ortaya kondu. Hakem filan yoktu; ilk tekmede çığlıklar ve koşuşturmaca başladı. Sınıftaki en iyi öğrencilerleonların eşitiymiş gibi konuşan Jacques, bu alanda da Tanrı'dan sağlam bir kafa yerine güçlü bacaklar ve uzun bir soluk almış olan en kötü öğrencilerle iyi anlaşıyor ve onlardan saygı görüyordu. Bu noktada ilk kez doğuştan yetenekli olduğu halde futbol oynamayan Pierre'den ayrılıyordu: Pierre Jacques'dan daha çabuk büyüyor, daha narin, daha sarışın bir hale geliyordu. Jacques'ın büyümesi ise gecikmişti; bu yüzden ‘‘cüce’’, ‘‘yerden bacaklı’’ gibi lakaplar kazanmıştı, ama aldırmıyordu ve top ayağında, art arda bir ağaçtan, bir rakipten korunarak kendini kaybetmişcesine koşarken, avlunun ve hayatın hükümdarı gibi hissediyordu kendini.


Vladimir Nabokov

KALECİ: YALNIZ KARTAL

Cambridge'de yaptığım bütün sporlar arasında futbol benim için hep karışık bir dönemin ortasında rüzgarla süpürülmüş bir açık alan gibiydi. En büyük tutkum kalecilikti. Rusya'da ve latin ülkelerinde bu soylu sanat her zaman özel bir itibar sağlar. Kaleci, rolü nedeniyle kenarda, tek başına, geçit vermez olduğu için, coşkulu çocuklar sokakta peşinden ayrılmaz. Tapınma nesnesi olarak boğa güreşçisi ve usta pilotla yarışır. Bluzu, kasketi, dizlikleri, şortunun cebinden gözüken eldivenleri onu takımın diğer oyuncularından ayırır. O yalnız kartal, esrarengiz adam, son kurtarıcıdır. Kalenin önünde, parmaklarının ucuyla bir saldırıyı yıldırım gibi defetmek için gösterişli bir dalış yaptığında, bu anı yakalamak isteyen fotoğrafçılar saygıyla diz çöker...

Futbol, 20. yüzyılın belki de en büyük toplumsal yeniliklerinden biri olarak ortaya çıktığında, büyük yazarlar ve şairler ona karşı ilgisiz kalmadılar. Fransız yazar Henry de Montherlant ‘‘Yalnız Adamın Duyguları’’ adlı şiirinde kaleciyi, İspanyol şair Rafel Alberti ‘‘Platko'ya Övgü’’ adlı şiirinde Barselona takımının ünlü oyuncusunu göklere çıkarmışlardı.

Ancak entelektüellerin büyük çoğunluğu yıllarca futbolu küçümsediler; hatta onda şeytansı bir yan buldular. Bu aydınlara göre kitlelerin isyanı futbol yüzünden sıradanlaşıp silikleşiyor ve stadyumlara hapsoluyordu. Ama son yıllarda yazarlar, sosyal bilimciler ve düşünürler futbolu başka bir gözle ele almaya başladılar.

Geçtiğimiz yıllarda, Alman milli takımını 1954'de dünya şampiyonluğuna taşıyan efsanevi antrenör Sepp Herberger'in (1877-1977) yirminci ölüm yıldönümüydü. Almanya'da bu vesileyle sayısız kitap yayınlandı. Tarihçi Christiane Eisenberg'in yönetiminde bir grup araştırmacının yazılarından oluşan ‘‘Fussball, soccer, calcio’’ adlı kitapta, Alman milli futbol takımının bu ülke için özel bir önem taşıdığı belirtiliyordu. Yazarlara göre, Alman seyirciler, diğer ülkelerin aksine kendilerini çeşitli yerel takımlardan çok, milli takımla özdeşleştiriyordu. 1954'de Almanya'nın Dünya Kupası'nı kazanması, ülkenin II. Dünya Savaşı'nın ezikliğini, bölünmenin yarattığı travmayı atlatmasında, ulusal bir kimliğe kavuşmasında büyük rol oynamıştı. Bu zafere imza atan Sepp Herberger de, haklı olarak Alman bilinçaltında ülkenin yeni kurucusu Konrad Adenauer'dan hiç de aşağı kalmayan bir efsaneye dönüşmüştü...

1 Ocak 2008 Salı

Garden State & Soundtrack

“ Andrew -Kahretsin çok acıyor.
Sam- Evet biliyorum ama hayat böyle. Hayatta her şey olabilir. Bu gerçek. Bazen büyük acı verir ve aslına bakarsan başka bir şeyimiz de yok.


Garden State
, bizdeki adıyla Eve Dönüş, Scrubs dizisinden de hatırladığımız Zach Braff'ın yazdığı, yönettiği ve başrolünü oynadığı bulunası, arşivlenesi güzel film.
Başrolü paylaşan diğer isimler aşağıdaki fotoda görüleceği gibi, belki de en sevimli haliyle -Sam rolünde- Natalie Portman ve Peter Sarsgaard.

Peter Sarsgaard, Natalie Portman, Zach BraffFilmde kahramanımız evsiz bir aktör adayı olan Andrew Largeman'ın annesinin ölümü üzerine yıllar sonra eve dönüşünü konu alırken, konu itibariyle çok klişe ya da benzer birçok filme rağmen benzerlerinden her yönüyle ayrılıyor.

Değişim, şehir insanının kronik ağrıları, yıllar sonra karşılaşılan arkadaşlar, insanın içini kemiren suçluluk duygusu, yıllar geçse de birşey değişmeyen bozuk ebeveyn-çocuk ilişkileri, kendini aramak, aşk gibi konuların hepsini bir potada öğüten, Zach Braff'ın kendi seçtiği olağanüstü film müzikleriyle de görsel olduğu kadar işitsel ziyafet çeken, bol ödüllü harika bir ilk film.
Oldukça mütevazı imkanlarla yapılmış, abartısız yalın oyunculuklar, insanda ferahlık yaratan, naif bir yapım, bu aralar çok kullanılan tabirle 'sıcacık' bir film...


“ A - Büyüdüğün evin artık senin evin olmadığını fark ettiğin o anı bilirsin. Nedense bir anda o evin her yanı sana yabancı gelir.
S - Hala kendimi evimde hissediyorum.
A - Göreceksin. Bunu taşındıktan sonra yaşıyorsun. Birgün her şey biter. Ve bir daha geri dönemeyeceğini hissedersin. Hiç var olmayan bir yer için ev özlemi çekersin. Belki de bu bir dönüm noktasıdır. Kendine ait bir yuva fikri yaratmadan o duyguya asla kapılmazsın. Çocukların için, kurduğun aile için. Bu bir döngü gibidir. Bilmiyorum ama bu fikri özlüyorum. Belki de aile bundan ibarettir. “


**
Soundtrack mevzusu film kadar konuşuldu, sevildi denebilir. Zach abimizin kendi özel seçimiyle hazırlanan film müziklerinde boş yok, hepsi birbirinden güzel ve etkileyici kesinlikle.
İşte film müziğindeki parçalar ve filmin eşliğinde bazı parçalardan bir demet;

1. don't panic - coldplay 2. caring is creepy - the shins 3. in the waiting line - zero 7
4. new slang - the shins
5. i just don't think i'll ever get over you - colin hay 6. blue eyes - cary brothers 7. fair - remy zero 8. one of these things first - nick drake 9. lebanese blonde - thievery corporation 10. the only living boy in new york - simon & garfunkel 11. such great heights - iron and wine
12. let go - frou frou
13. winding road - bonnie somerville

Coldplay - Don't Panic


The Shins - New Slag


Frou Frou - Let Go

31 Aralık 2007 Pazartesi

Evo Morales #10


FIFA’nın 2 bin 500 metreden yüksek bölgelerde maç düzenlememe kararı son dönemde yine konuşulmakta, bu karara anında tepki gösteren Evo Morales Bolivya’nın en yüksek dağının tepesinde kitine futbol oynamıştı hatırlarsaız...
Ülkenin en yüksek dağı olan Nevado Sajama'nın zirvesinde, deniz seviyesinden 6 bin 542 metre yükseklikte futbol oynayıp Fifa'ya en güzel dileklerini iletmişlerdi...
Başta Bolivya olmak üzere Güney Amerika'nın bir çok yerindeki protestolar üzerine Fifa kuralı 3 bin metreye çektiğini söylese de yeterli bulunmamıştı, ilerki zamanlarda bir gelişme olurmu bilinmez, ama Morales ve tayfası bu işin peşini bırakmaz, top benim oynatmıyorum diyenlere en güzel cevabı yine verir heralde...

Evo Morales'in geleneksel kazağından sonra berelerde moda olursa şaşırmamak lazım

30 Aralık 2007 Pazar

Trainspotting

Danny Boyle tarafından yönetilen ve Irvine Welsh'in aynı adlı romanından uyarlanan, halen ülkemizde dvd'sini beklediğimiz, alkol eşliğinde alınası, enjekte edilesi yapım...

İskoç Ewan abimiz Renton rolünde kalpleri fethetmiştir, İskoç gençliğini bir nevi temsil etmektedir. Filmin en güzel taraflarından biri de Begbie fenomenini tanımış olmamızdır, arızalıkta sınır tanımaz kendisi. Diğer karakterler de Spud ve Sickboy gibi, diğer renkli simalar, severek izliyoruz...

/Filmin adı doğrudan orijinal kitaptaki bir olaya, Begbie ve Renton' nın, Begbie' nin yoksul babasına Leith Merkez tren istasyonunda rastlamalarına dayanmaktadır



hayatı seçin. iş bulun.
işinizde ilerleyin. aile kurun.

büyük ekran bir televizyon alın.
çamaşır makinesi, araba...

cd player,
elektrikli konserve açacağı alın.

bu taraftan! koşun!

sağlığınıza dikkat edin...

kollesterolünüzü düşük tutun ve
kendinize diş sigortası yaptırın.
ipotekle ev alın.
iyi bir ev için çalışın.
arkadaşlarınızı seçin.

hobileriniz için ayrı giysiler
ve uyumlu çanta kullanın.

doğru dürüst bir çatısı olan,
üç odalı pahalı bir daire kiralayın.

kanepenizde oturun, televizyonun
beyninizi yıkamasına izin verin,
ruhunuzu o salak yarışmalara satın...

ve bir şeyler tıkının.

tüm bunları yaptıktan sonra
intihar edin.

sırf neslinizi devam
ettirebilmek için...

ürettiğiniz o sersem bebelerin
ortalığa işemesini izleyin.

geleceğinizi seçin.
hayatı seçin.

ama neden böyle bir şey yapayım ki?

ben hayatı seçmemeyi seçtim.
ben başka bir şey seçtim.

neden mi?
hiçbir nedeni yok.


soldan sağa: tommy, begbie, renton, sick boy, spud