15 Ağustos 2011 Pazartesi

Crazy Heart

 Bad: Oğlumun yanındayken bile yanında değildim,
Jean:Nasıl olur, ben Buddy olmadan yaşayamam
Bad: İşin kötüsü ne ne biliyor musun, yaşarsın...



Yüce oyuncu her karakterin adamı Jeff Bridges'in çok öncelerden beri hak ettiği oscarı almasına vesile olan, gösterişsiz, ağdasız, salya sümüksüz ama bir o kadar etkileyici ve alkol kokusunun gelip yanaştığı, son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden Crazy Heart.

Thomas Cobb'un romanından uyarlanmış olan film çoktan dibe vurmuş bir country sanatçısı, emekçisi desek yeridir, nam-ı diğer Bad Blake'in hikayesini konu alıyor. Batakhanelere kadar düşmüş, ikinci sınıf barlarda hatta bowling salonlarında şarkı söyleyebilen Bad'in hal ve vaziyetlerine bir an bile sıkılmadan göz atıyoruz Bowling salonu bildiğin Big Lebowski'ye saygı duruşu babında olmuş zaten. Müzikler desen şahane mi şahane. Jeff abiye eşlik eden Maggie Gyllenhaal her filmindeki gibi pek sempatik minimal tadında oyunculuğuyla tam oturmuş, aynı zamanda yapımcılardan da olan büyük usta yan rollerin eşsiz adamı Robert Duvall Blake kadar bizim de dostumuz gibi adeta. Colin Farrell yerine başkası olamaz mıydı acaba diyorum birçok rolde çiğ duruyo bu adam In Bruges de çok iyiydi o ayrı ama olmamış gibin.
Ne bir adamın hikayesini anlatırken ileyeni drama boğuyo, ne göz boyama olayına girip saçma sapan sahneler, olaylarla yoruyo film tam kıvamında gerçek bir film ilemek isteyenleri kucaklıyor vatandaş.
Aşağıdan oscarlı film müziği,  Ryan Bingham'ın seslendirdiği The Weary Kind dinlenmeli;

14 Ağustos 2011 Pazar

Sen, Hep Özlenen!..

 

Aylardır Seinfeld'i tekrar sıfırdan başlayıp bitirecem ulan diye inat ettik başardık, dizilerin atası ulan bu en hası dedirtiyo, kendisinden sonra gelen hhemen tüm sitcomlar bildiğin burdan esinlenmiş arkadaş bunu tekrar çok net görüyorsun. Gel gelelim onun yanına bilke yaklaşamazlar hani günümüdeki en popüler olanları dahi gördük ki Barney falan hikaye Kramer var lan, hele George Costanza sen nasıl bir admasın ya, gelmiş geçmiş en muazzam kaybeden en baba karakter benim şahsımda yanına yaklaşabileceğini sanmıyorum kimsenin. "benim gibi birini sevebilen bir kadinla ne isim var?" tarzı onlarca cümleyi çekinmeden savurur, hep pintidir hep bahtsı ki çoktan kabullenmiştir çoğu zaman kazanmayı reddeder, yabancılar George abi. Ailesi de apayrı olaydır özellikle babası yerlere yatıran cinsten.

 

Jerry kaptanlığında keza Elaine de görülmedik şekilde arkaya itilmiş kadın karakterlerin ötesinde falasıyla sempatiktir, ön plandadır hiçbir dizide kadın karaktere bu kadar sempati duyamazsınız, her daim cinlik peşinde postacı Newman ve her dizide binbir çeşit katan envai çeşit karakter, hiç sıkmıyor kaç yıl geçerse geçsin eskimiyor ve hep en iyi kalacak lan bu iddia ediyorum.
Ona yakın bişeyler arayanlar için yine Larry David'in “Curb Your Enthusiasm”  dizisi tavsiye olunur.
 Hiç bitmesin be abi...

7 Ağustos 2011 Pazar

Robbie Savage'li Sezon Açılışı

Arıza karakter Robbie abi, geçtiğimiz sezondan beri İngiltere liglerinin (championship, league one, league two) sponsorluğunu bağlayan npower'in önderliğinde yeni başlayacak olan sezonu formaları üstüste giyerek açmış, start vermiş bir nevi.
Formaları giydikçe minik kuş gibi olmuş adam yaz gününde para için yapılır mı be abi diyorum gerçi o formaları bana verseler takla atarım, koleksiyona katarım yahu.
Nottingham forması güzel, Sheffield da güzel olcak visitmalta gibi gudik bi reklamı olmasa keza, birkaç tane daha güzel örnek olsa da pek içaçıcı değil sanki...

3 Ağustos 2011 Çarşamba

eskici geldiii


Gün geçtikçe eskiye özlem daha bir artıyo sanki, hele bu tarz fotoğraflara denk gelince ulan ne acayipmiş diyosun. İlk kez gördüm ve gördüğüm en eski kapalı-tribün fotoğraflarından. Pankartlar da enteresan Heybeli, Kınalı Ada falan. Kafalarda fötr şapkalar, kapalıda sette oturma şekli falan ama o zamanlar da farklı değil beklediğimden güzel herşey:)

24 Temmuz 2011 Pazar

koyverdin gittin amy...

Yapılacak şey miydi bu, en olmayacak zamanda yaşta. Tıpkı Hendrix, Morrison, Joplin ve Cobain gibi 27 sene yetti demek ki. Manasız şaşaalardan, her daim patlayan flaşlardan bıkıp çekip gitmek iyi de daha yeni başlıyordun sanki mahrum bıraktın sesinden, nefesinden be Amy.
Frank ile tanıştırdın 2003 civarları, uzun yıllar sonra heyecanlandıran bir ses duymuştum, acayip olmuştum. Ulan şu ses rengine, ses teline kurban olduğum bir gelse buralara nolur demiştim, gelecektin lakin bilet fiyatlarını görünce lanet okudum, ardından konser iptal, sevenler iptal. Harbi yıktın geçirdin, yine popüler kültür seni ilerde tişörtlere, duvarlara yapıştırcak ama çoktan efsane oldun zaten yıllar geçmesine gerek mi var be abi.
Off herşey karışık..

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Jimmy İş Başında


Jimmy Abi Copa America'yı es geçmedi, yine yaptı yapacağını.
Arjantin-Uurguay maçının karambol dakikalarında Aguero'yu yakalayıp kafasına meşhur beresini taktı, adamı üstüne bir de öptü ve herzamanki alışılageldik  polisin kendisine eşlik etmesiyle sahayı terk etti abimiz.
Artık bir futbol fenomeni, olmazsa olmalardan biri Jimmy. İlerde onu da çok arayacağız eminim hızla tüm renkler ve futbol silinirken...

16 Temmuz 2011 Cumartesi

İşte Böyle Birşey Beşiktaşlılık



Oynanan bir maç sırasında rakip takımın bir oyuncusu öyle sıkı bir tekme atıyor ki Vedat Okyar can acısıyla bir anlığına zerafeti falan unutup küfür ediyor. Oyuncu hemen öğretmene şikeyete giden bir talebe gibi hakemin yanına koşuyor. “Hocam, Vedat bana küfür etti!”

Hakem de bir efsane: Doğan Babacan. Vedat’ın küfür edeceğine ihtimal vermiyor ama yine de yanına gidip soruyor: “Vedat, sen küfür ettin mi falancaya!”

Vedat duraksamadan: “Evet, ettim” diyor.

Doğan Babacan’ın eli cebine gidiyor. Geri geldiğinde o el bir kırmızı kart tutuyor. Havaya kalkan kırmızı kart tüm stadı şaşkınlık temelli bir sessizliğe gömüyor. Olacak iş değil… Beyefendi Vedat kırmızı kart yiyor. Üstelik yediği tekmenin üstüne, tatlı niyetine…
 
tezcan&vedat
 
Tezcan arkadaşının yanında tüm olan bitenlere şahit olmuş. O da şaşkınlık içinde:

“Oğlum” diyor Vedat’a, “Manyak mısın sen, niye ettim diyorsun. Etmedim deseydin ya”

“Üstümde Beşiktaş forması varken yalan mı söyleyecektim!”

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Bir Şarkı

 Hala bir dizi ya da filme kapak atıp popülerleşemeyen, ismi bu yüzden pek bilinmeyen aslında iyi de olan grup Asfalt Dünya'nın ilk stüdyo albümü Ormanlar Kralı'nın ilk videosu;  
Beni Severmiş O

Şikenin Belgesi

 

Aranan belge sonunda bulundu! Bildik bileli bu tür pis işlerin döndüğünü biliyoru ve hep söylenen şey buydu, şikenin belgesi mi olur diye. Fenerbahçeyi savunacak halim yok lakin Galatasaray'ın tutumunu, açıklamalarını tertemiz kulübümüz diye sözden başlamalarını işitince bir irkildim, bu işlerin bir zamanlar kitabını yazan adamların nasıl bu kadar geniş olabildiklerini anlayamadım, bu davanın bir yılla sınırlandırılması ise tam bir komedidir. Kim tarafından hangi düğmeye basıldı bilmiyorum ama birkaç denyonun fazlasıyla rahat davranıp ortada para dolu çantalar dolaştırması yüzünden daha doğrusu acemiliklerinden yakalandıkları açık.
Yeni çıkan yasa doğrultusunda Fenerbahçe ve Sivas küme düşebilir peki ya sonra? Temizlenmiş mi olacağız yani, geriye kalan yıllar, hakkı yenenler, açık seçik bilinenler, eli purolu kodamanlar ne olacak?
Gözaltı şekilleri, muameleler ve savcıların aynı oluşu ile futbolun ergenekonu çıktı bakalım, umarım amaç temizlenmektir, menfaat çatışması ya da artık bu adamlarla işimiz kalmadı mevzusu değildir.
Yoksa alt ligler dahil iddaa olayının da iyice coşması ardından bu işlere bulaşmayan bir kulüp olduğunu sanmıyorum, çamur deryasında birbirimize çamur atmaya çalışıyoruz, hal ve gidişat içler acısı sayın abim...
İşte güzide ve sözde yöneticilerimizin yarattıkları, dillerinden düşürmedikleri marka değeri ve alıp başlarına çalmaları gereken modern futbolları.

24 Haziran 2011 Cuma

Gün ağrıyor, Başım ağrıyor...

Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum, içki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım...
Şimdi kaçamak bakışlar atıyorum ona ve gö­rüyorum ki elinde başka bir votka şişesi, arkamdaki duvarda ası­lı olan afişleri seyrediyor. Ne yazdıklarıma bakıyor, ne de burada olduğumun farkında. Belki de dünyada sadece onun yanındayken kendimi hâlâ yalnız hissedebildiğim için böylesine garip bir dostluğumuz var. Birbirimize anlatacak hiçbir şey yok ve her şe­yimiz var. Ve aynı zamanda, o kadar da umursamıyoruz ki söyle­nenleri, olanları, aynı odada bulunduğumuzu bile unutabiliyoruz. Onu sevdiğimi söyleyemem çünkü duygularım yok ama hayatta­ki tek bağımlılığım olduğunu itiraf edebilirim… Yoruldum. Çok yorgunum… Yeryüzüne inme zamanı.


 

''kim kimi kurtarabilmişti şimdiye kadar? beni kim kurtaracaktı? ''kurtuluş'' dedim ''ankara'da bir mahalle.'' fazlası değil. belki bir de bob marley'in en iyi şarkısı. daha fazla düşünmeye gerek yok. adı her yerde, kendisi yok. kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya. daha da saplanmak için buradayız. dibine kadar. onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. ama nafile. çaresi yok. kurtuluşu beklemek yararsız. gelmez çünkü. kontenjan dolmuş. biz daha çok kötülüğün sınırını zorluyoruz.mucizeler bitti. doğmak yeterince mucizevi. başka bir tane daha beklemek aptalca. ölmek de ikincisi. bunların arasında da bir şey yok. kimse beklemesin...
anladım bir yangın merdiveni olmadığını. hayatın arka kapısı yoktu. gizlice sigara içilen karanlık bir boşluğu bile yoktu. her şeyi bilen, her şeyi bilmeye devam ediyor ve bana gülüyordu.''

kinyas ve kayra - hakan günday

23 Haziran 2011 Perşembe

Bir Umudum Sensin Anlıyor musun?

Nba artık pek ilgimi çekmiyor, tamamen estetik kaygılarla reklamla şunla bunla cilalanmış ruhsuz oyuncularla dolu bana göre sempatisi kalmamış bir organizasyon ya da öyleydi Dirk reis ve sevilesi nadir oyunculardan Jason Kidd'in katkılarıyla yüzümüz güldü. Nostalji hastalığı nba'de de mevcut, Starkslar, amiral David Robinsonlar, Stockton falan severdik abi. Şımartılıp tepelere çıkarılan Lebron gibilerin morarması müstehak ki aşağıdaki açıklamalar zaten asla bir efsane olamayacağını kanıtlar nitelikte...


“Kariyerimin ilk yıllarında bir şampiyonluk kazanmış olsam, muhtemelen bu kadar iyi bir oyuncu olamazdım. Kaybettikçe kendimi geliştirmek için daha çok çalıştım.”
Dirk Nowitzki



 
“Sizler, Chicago kentinin insanları, yaşamınızı kazanmak için bütün gün, son derece zor koşullarda çalışıyorsunuz. Bizim yaptığımız ise, yorucu bir günün sonunda size yalnızca keyifli birkaç saat geçirtebilmek... Chicago’luların bir başka kente gittiklerinde gurur duyabilecekleri bir şeylere sahip olmalarını sağlamak... Bu yüzden bu şampiyonluğu size armağan etmek istiyorum. Bu kupa sizin hakkınız.”(1997. Michael Jordan’ın kazanılan şampiyonluğu kutlamak için toplanan 200 bin Chicago taraftarına yaptığı konuşmadan)


 
“Benim kazanmamam için dua edenler şimdi sevinebilirler. Ama yarın sabah uyandıklarında hepsi yine aynı yaşamlara, bugün sahip oldukları aynı kişisel sorunlara geri dönmüş olacaklar. Bense bugünkü gibi yaşamayı sürdüreceğim, ailemle birlikte mutlu hayatıma devam edeceğim.” (2011. Miami Heat’in kaybettiği final serisinden sonra LeBron James’in yapmış olduğu basın toplantısından)

kaynak: Yiğiter Uluğ

21 Haziran 2011 Salı

İnsanız Affet



Kazancakis ustanın Zorba'sına dair iyice gönüllerde taht kuran Emrah Serbes'in kelamlarına yer vereyim dedim. Kitap şahane film de ayrı bir güzeldir ya, en sevdiğim adam'lardan Anthony Quinn sen insan mısın dedirten hayvani bir performans sergiler pek çok filminde olduğu gibi, iki kültür arasındaki benzerlikler, güzellikler, cahillikler gözlerden kaçmaz keza bir arabanın peşine takılıp koşan sümüklü çocuklar gibi...
Efsane müziklerini ve altında imzası olan besteci Mikis Theodorakis'i de unutmamak gerek, ellerinden öpmek gerek.



 İnsanız affetKazancakis’in Zorba’sının en sevdiğim cümlesi, “İnsanız affet.” Madam Ortans ölüm döşeğindeyken Girit’in ileri gelenlerinden biri geliyor, “Bugüne kadar senin hakkında ileri geri konuştuysam kusura bakma, insanız affet,” diyor. Ölüm döşeğindeki ihtiyar bir fahişeye söylüyor bunu. Onun affetmesi mühim çünkü. Tanrı zaten affeder, konsepti bu, bağışlayıcı olmak. Ama en güçsüz olanın konsepti bu değil, onun elinde tek silah var, affetmemek.

17 Haziran 2011 Cuma

Günaydın, Uyan!


Hakkaten çok garip olaylar yaşanıyor ki federasyon başkanı seçimleri için sürdürülen politika noluyo lan dedirtti. Demirören ve birçoğunun tek politikası anti aiz yıldırımcı politika, sidik yarışı şeklinde hemen her mecrada bu şekilde. 14 mayıs itibariyle divan kurulunda açıklanan toplam borç 355 milyon tl küsüratı da var yazmak istemedim. Batmış haberin yok derler adama ama ölü toprağı var sanki camiada gıkı çıkan yok, adam oynayıp oynayıp defolup gidicek ama Beşiktaş diye birşey kalmayacak. Hali hazırda zaten bu Beşiktaş benim sevdiğim, çocukluğumun Beşiktaşı asla değil ki başarılarda da eskisi gibi sevinemiyorum içimden gelmiyor. Bizi biz yapan şeyleri, değerleri son sürat çöpe atarak popülist politikalarla bu kadar değerli bir kulübü sıradanlaştırmak anca bu adamın başarabileceği birşeydi ama ya sesini çıkarmayanlar?

kaynak: oncebesiktas.com

Heineken

 Lager tipi biraları pek sevmesem de heineken hoş gelir, güzel gelir belki de logosundan şişesinden, az bulunur olmasından falan filan ama aşağıdaki gibi güzel reklamları mevcut, hatun ve erkek dünyasının farklarına dair göndermeler gibi gibi...

5 Haziran 2011 Pazar

Bir Fotoğraf

Sempatik rahibe teyzeler top peşinde, dizilmişler sıra bana gelse de oynasam dercesine...

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Buffalo '66

Beni seven biri var. Anlıyor musun?



Vincent Gallo'ya ucundan accık değinmiştim, burda unutulmaz sahnelerde Arizona Dream'deki şahane karakteri ve güzelim hitchcock filmindeki cary grant'i canlandırışıyla gönüllerde taht kurmuştu.

Buffalo 66 ise Vincent Gallo'nun yönetmenlik, oyunculuk, senaristlik ve filmin müziklerini de yaptığı nefis bağımsız yapım. Christiana Ricci etli-butlu hatun rolünde kendisiyle ilgili hiçbirşey bilmememize rağmen çok güzel canlandırmıştır Layla karakterini, sıcak çikolata içer durur hep Billy'nin huyuna gider nasıl bir güzelliksin sen dedirtir adama...
Çarpık aile ilişkileri, tutunamayan karakterler, televizyona yenilmiş beyni sulanmış ebeveynler, iletişimsizlik, çiş, sıcak çikolata, bowling, kırmızı botlar, harika müzikler, vincent reyis, pek tatlı christina ricci ve sürpriz konuk oyuncular da cabası...



direk sedriss'ten alıntıdır ki mevzuyu çok güzel anlatıyor; vincent gallo gercek hayatta babasini cok sevmektedir, ve fakat babasi aynen buffalo 66da portre edilen baba figurudur, surekli oglu vincent'i asagilar.vincent babasina olan sevgisini icine atar ve bir gun babasi evde bir sarki soylerken dandik bir teyple babasinin sesini kasede ceker gizlice dinlemek icin. ve o an karar verir bu sarkiyi milyonlara dinletecek bu sarkinin filmini cekecektir.filmdeki babanin ricciye soyledigi sarki iste bu sarkidir ve o ses gallo'nun gercek babasinindir.


Ricci'nin mükemmel performansı ve Moonchild adlı tadı damakta kalan film müziğiyle o sahne gelsin;