28 Ekim 2010 Perşembe

Utandıran Adam Deli İbo

Muhabir sorar :
- ibrahim, koşarken ne düşünüyorsun ?
- hiçbirşey...


 

İlk geldiği andan itibaren kanatta yemediği küfür kalmadı adamın. Sabırla, hırsla çalıştı, gıkını çıkarmadan sadece işini yaptı ve tükürdüklerimizi yalattı İbrahim Üzülmez. Öyle ki heykeli falan dikilirse yakında şaşırmamak gerek. Meşhur terlik kavgası da hem kulüp için hem de ibrahimler için dönüm noktası olabilir. İkisi de o olay sonrası acayip bir performans patlaması yaşadı en önemlisi kulübe bağlılıkları, hırsları, taraftarla bütünleşmeleri arttı, vageçilmezleri oldular takımın. Toraman'ın sözleri bile nerede oynadıklarının farkında olduklarının bir kanıtı;
"Yaşıyordum ama hiçbir şeyden zevk almıyordum. Beşiktaş'tan kopmayı hiç düşünmedim yine de, hayallerimdeki takımda oynuyordum çünkü."

 Sergen'in neresine top çarpsa gol oluyor. biz kaleye şut çektik mi adamların sırtından geri dönüyor. anlamadım ben..."
Kayserispor maçında ligdeki 500.maçına çıkmış deli, Beşiktaş formasıyla da 396.maçına, nefesi kalmayana kadar koşacak, kendisinden 15 yaş küçükler kendini yerden yere atarken o hep depar halinde olacak, hırsı-mücadelesi hiç bitmeyecek sanki...yani inşallah.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Özel Bir Gün


Una Giornata Particolare bizdeki adıyla Özel Bir Gün, hakkı verilmemiş harika yönetmen Ettore Scola'nın yönetip başrollerini Sophia Loren ve Marcello Mastroianni'nin oynadığı 1977 yapımı İtalyan şaheseri.
8 Mayıs 1938'de, Hitler'in Mussolini'yi ziyaret ettiği gün, Romalılar heyecan içinde töreni izlemek için meydanlara koşar. Bir binada kapıcı kadın dışında iki kişi kalır: Altı çocuk annesi ev kadını Antonietta ve sürgüne gitmeden önce Roma'da son gününü geçiren antifaşist ve eşcinsel radyo sunucusu Gabriele. Birlikte geçirdikleri gün bu iki insanın yaşamlarında yeni şeyler tatmalarına, bastırılmış kişiliklerini açığa vurmalarına neden olur.

Hem dünya açısından, führer denilen Hitler ve duce Mussolini'nin dünyayı paylaşmalarını konu alan buluşmaları nedeniyle, faşizmin gövde gösterileri arasındaki iki insanın hayatlarındaki en özel gün olmasıyla aynı zamanda çok güzel bir filmdir. Birçok İtalyan filminde olduğu gibi, filmin içine girmemek mümkün değil, bize o kadar yakınki, kadının toplumdaki bastırılmış kişiliği, olmayan rolü, çok çocuklu-bağırış dolu küçücük evler-hayatlar, otoriter yönetimler, kendilerine reislik adı altında rol biçilen erkekler,babalar, özellikle baskıcı toplumlarda görebildiğimiz koyun misali insanlar, düşünen, en ufak farklı davrananların başının ezildiği, linç kültürünün hakim olduğu toplumlar...

 

Oyunculuklar da abartısız, muhteşem. Sophia Loren herzamanki gibi harika ki hiç makyajsız, sıradan bir İtalyan annesinin altından rahatlıkla kalkmış keza ona eşlik eden  Mastroianni de harika kıvırmış işi.
Birçok okumaya açık, insana, hayata, düzene, önyargılara ve birçok şeye dair enfes bir film...


-Bıyıklı kapıcı kadın: o hükümet karşıtı! bir antifaşist! kısacası bu da bir insanın olabileceği en kötü şey. 
*Sophia Abla- hayır!
-Bıyıklı kapıcı kadın- hayır mı? öyleyse neden onu radyodan kovdular? ona ne dediklerini biliyor musun? yediğin kaba pisledin demişler*, aynen böyle. sonra ne yapmışlar? tabağı önünden alıvermişler. 

*Sophia Abla: ama çok kibar ve iyi biri, çok düzgün. antifaşist olması mümkün değil.

26 Ekim 2010 Salı

Anılar, Şimdi Gözümde Canlandılar...

 

Takım olma babında güzellemeler ve şahane anılar, şu an sözde profesyonellik adında yapılan abukluklardan daha güzel ve gerçek olduğu kesin. Kaleci Engin konusunda da o yıllarda aldığım bir kupa-fincan gibi birşey vardı Engin'in çizim şeklinde eldivenleriyle resmi ve diğer tarafta logo, tüm hatırladığım bunlar. Daha çok dışarı giden toplara uçan Zafer, televolede sık sık dalga geçilen Şener ve Bako gibi kaleciler daha bir belleklerde...


“90’ların başıydı, Fenerbahçe’yi 3-1 yendiğimiz maçın gecesiydi. Çok gergin bir maç olacaktı, biz de doğal olarak gergindik ve yatağa yattık fakat kimse uyuyamadı. Gece yarısına doğru, kalktık, Gordon’un kapısını çaldık, tam 15 kişiyiz, dedik ki ‘hocam, uykumuz kaçtı, biz işkembeciye gitmek istiyoruz’ Gordon bize ‘kaç kişi gideceksiniz’ dedi. ’15 kişiyiz’ dedik...
Takım 16 kişiydi, kaleci Engin uyumuştu odasında, o gelmedi doğal olarak. Gordon, “o bir kişiyi de alın, öyle gidin’ dedi. Neyse uyandırdık Engin’i, o da geldi, hep beraber gittik işkembeciye. Aslında bu sıradan bir anı değil, bu takım olmanın belgesidir. Yani biz 15 kişiyiz, hoca bize 16. adamı soruyor ve onu da alın öyle gidin şartı koyuyor, işte takım olmak budur. Biz bunu başarmıştık 90’lı yıllarda Beşiktaş’ta, zaten 3 yıl üst üste şampiyon olmanın sırrı da belki bu takım olma olayını başarmakta yatıyordur."




Metin Tekin

Saat 04:27


TSİ 04.27, enteresan bir ruh hali... Ulan Beşiktaş nelere kadirsin.
Hep olur özellikle deplasman dönüşü bir de kötü sonuç alındıysa eve gelinen son adımlarda ulan gitmesemiydim, sıcak sıcak yatağımda uyusaydım iyimiydi diye düşünülür, sonra bir duş alınır kafada hala şu gol olsaydı, bunu yemeseydik ya da cehennemde ateşinle kavur bizi kara kartalvari türlü tezahuratlar, envai çeşit otobüs hikayesi döner durur kendine gelir insan. Ah bu hayat çekilmeez sen olmasan dedirtirken bir yandan da ömür törpüsüdür bu takım. Yenilgisi bile ayrı bir tatlı hüzün barındırır kendi içinde, takım kötüdür, kulüp borcu dağları aşmıştır, tribün bozulmuştur, herkes şekil peşinde falan olabilir ama bu gelmeler-gitmelerin, sevmelerin, binlerce kilometrelerin pek izahı yok.
Adamlar güzel stat yapmış ama haa...Koltukları inatla parçalayanlar, sağa sola vuranlar sağolsun bize fazla gerçi bu kadar modern stadyum ya neyse oralara girmeyelim. Nihatın bencilliği, Zapo'nun beceri yoksunluğu, tekkenin kahretsin dedirten pozisyonu, birkaç maçtır üretkenlikten uzak takım, q7'mi lan herşey sesleri, elde var hüzün ve bol miktarda baş ağrısı...bir derdim var bin dermana değişmem asla.

24 Ekim 2010 Pazar

Replik - Barfly

 "bazıları asla kafayı yemez. onlarınki gerçekten korkunç bir hayat olmalı."

 Bukowski'nin en güzellerinden Factotum'dan uyarlanan, Mickey Rourke ve Faye Dunaway gibi iki şahane insanı biraraya getiren, yine Matt Dillon'un devleştiği Factotum filmi ve ardından Leaving Las Vegas izlenirse alkol komasına girme garantili harika film. Hepimiz Henry Chinaski'yiz...


wanda- tek bir şey daha var, aşık olmak istemiyorum.
henry- korkma henüz bana kimse aşık olmadı...

22 Ekim 2010 Cuma

Camus & Futbol

Albert Camus bir futbol âşığıydı. Bir arkadaşı bir gün ona, "Bir seçme şansın olsaydı, futbolu mu, tiyatroyu mu seçerdin?" diye sormuş, hayatta hep ters köşeye yatmaktan bıkmış olan Albert Abi de aforizmayı patlatmış, gerisini kendisinden dinliyoruz;



"Hiç tereddütsüz futbolu seçerdim. Futbol bir düdükle başlar, bir düdükle biter. Halbuki hayat zamansız bir doğumla başlar ve ansızın ölümle biter.
Ne zaman doğup ne zaman öleceğinizi bildiğiniz bir hayat düşünün. Bu hayatı basit ve sade yaşamak istemez miydiniz? Böyle bir hayatta öncelikleriniz gün gibi berrak olmaz mıydı?


Albert Camus

Porto Maçı ve Yeşil Dev

 

Tamamen tecrübe işi dedirten maç oldu Avrupa karşılaşmalarının belki de en en önemli olanı ardından.
Porto öyle bir takım ki ulan hiç oynamadı adamlar dedirtirken topu topu 4-5 kere ciddi-organize atakla hücum edip, savunma böyle yapılır dersi verip deplasmanda geniş geniş kazanan bir takım.
Sen de 90 dakika elli bin tane pas yapıp doğru düzgün dişe dokunur pozisyona giremeden yırtınıp durursun.
Eksikler, bir dünya sakat oyuncu, takımın sezon başı ritmini kaybetmesi gibi nedenler tabi mühim. Keza Hakan'da Zapo'da Nobre'de ısrar edilmesini aklım almıyor. Tabata'da bunların içinde ama dün iyilerden biriydi denebilir.
 Hakan'ı hep savundum lakin onu oynatmak artık kaybetmek anlamına geliyor, yakın çekimlerde surat halinden durumunu anlamak mümkün, bitmiş halde, özgüven sıfır, sürekli hata yapıyor, Cenk bir an evvel kaleyi devralmalı daha da geç olmadan.

Sezon başı bazı oyunculara yol verildiyse bile yetersiz, hala ikinci sınıf oyuncuların çokluğu takımı etkiliyor özellikle ciddi maçlarda basit bireysel hataların çokluğu bağırıyor artık adeta.
Bir önceki Porto'nun İnönü macerası yine hüsranla kapanmıştı bizler için ama bu kadar rahat kazanamaamışlardı, son dakikada kontra ataktan Q7 atmıştı yanılmıyosam, maçın ardından da formasını kapalıya forlatmıştı. Dün de bener şeyler Hulk da yaşansa da adam hakkaten fiziğine göre mükemmel bir oyuncu, sürati, son goldeki topa vuruşu inanılmaz. Gideceği yer Beşiktaş olmaz orası kesin.



Pazartesi Kayseri maçı çok önemli bence kazanabilirsek bu kötü gidişe dur deme, biraz toparlanma adına  mühim, üst üste mağlubiyetlere rağmen yıllardır Beşiktaş'ın kişiliksiz, korkak, silik futboluna dayanamayanlar bu seneki iyi niyeti, mücadeleyi gördüklerinden en azından içleri rahat, sağlık olsun diyebiliyorlar, Schuster yeter ki Rijkard gibi geri dönüş yapmasın çünkü gidişat aynı geçen yılki Galatasaray'a benziyor, ligi erken açma, sezon başı oynanan manyakça futbol, harika sonuçlar ve ardından gelen çöküş dönmei, sakatlıklar vesaire...

Tribünler açısından maç başı güzel sinyaller vardı lakin ilk golü biz yediğimizde genelde hemen çöküyoruz hele ki tansiyonu yüksek, önemli maçlarda. Eskilerden Bayern Münih maçını hatırlarım adamlar çok rahat kazanmıştı ama ses hiçbir zaman böyle sönük kalmazdı aksine inadına bağırılırdı, şimdi tezahurat eden sayısı bu gibi durumlarda 100'ü geçmiyo benim gördüğüm, hadi hayırlısı karamsar olmak için henüz erken, bir umut yaşatan insanı:)

21 Ekim 2010 Perşembe

Nostalji - Sabahlama


Biz göremesek de büyüklerin dillerin düşürmediği, bolca cefa çekilen, büyük ihtimalle futboldan en çok zevk alınan, bazı şeylerin kıymetinin olduğu güzel zamanlar.
Fotoğrafta da olası derbi öncesi sabahlayan taraftarlar, birbirine sarılmış, kendinden geçmiş bedenler, kafalardan düşmeyen çizgili bereler, kaşkollar... Şahane...

19 Ekim 2010 Salı

Ashes to Ashes - Life on Mars Sonrası

 Gene Hunt: Kimse kimseyi tanımaz Bolly...Bu yaşamın büyük yalanı, yaşadığımızı hayal etmektir...


 Life on Mars dizisinin, en'ler arasına giren güzelim İngiliz yapımının devamı niteliğindeki BBc dizisidir kendisi.
Bu kez başrolde role cuk oturmuş Sam Tyler yerine Alex Drake ablamız vardır, 2007'de açılır dizi, benzer bir durum yaşayıp 1981'de açar gözlerini. En başlarda acayip garipseyip Sam Tyler karakteri özlense de bölümler ilerledikçe bu duruma alışıyor insan. Polis merkezindeki ekip ve en önemlisi Gene Hunt fenomeni ve saflıkta sınırları zorlayan Chris dahil hemen tüm kadro korunmuş. Birçok sahnenin evsahibi olan pub yerini Luigi'nin italyan restoranına bırakmış, bira da aynı şekilde şaraba...Bu da eksi bir puan olsa da Manchester'daki küçük olaylar yerine Londra'nın olaylı, çetrefilli sokakları, yine birbirinden güzel müzikleri, dönemin ruhunu, zaman zaman politik durumları resmeden, harika şekilde kendine has İngiliz mizahı ve şahane diyaloglarıyla izlenmeye değer, izledikçe güzelleşen yapımlardan.



Yine arabalar, bolca sigara dumanı, sulu şakalar, futbol, bol miktarda alkol dizide yardımcı rollerde mevcut.
Dikkat çeken en önemli şeylerden biri de yine Life on Mars gibi diğer güzzel bir David Bowie şarkısının adı olması, açıkçası bu David Bowie hayranı kimdir yapımcı falan mı, meraklar içindeyim. Velhasıl bağımsız olarak da izlenebilir ama Life on Mars başkaydı be abi, o bir hatmedilip ardından Ashes  to Ashes yeterli dozda alınırsa kendinizi İngiliz aksanıyla sağa sola küfrederken falan bulabilir insan kendini, aman dikkat...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Rufus Wainwright - cigarettes and chocolate milk

İtalya'nın güzel insanlarından Nanni Moretti'li "Caos Calmo" filminin ve bir çok dizinin de soundtrack listesinde çoktan yerini almış şahane parça, Rufus abiden kanlı canlı;

''bir yanı kalbi kırık bırakmak, çok akıllıca değil''

rufus wainwright  - cigarettes and chocolate milk

17 Ekim 2010 Pazar

Burcu Esmersoy + Hayko Cepkin

                                        

Burcu Esmersoy ve Hayko Cepkin hoşbeşinden şahane fotoğraflar çıkmış gerçekten. Bildiğim kadarıyla Burcu apla cimbomluydu lakin fotoğraflarda çok başarılı, hiç sırıtmamış, semtin çocuğu sanki:)








Peki, Erman Toroğlu’nun ‘Her konuyu bu kadar düşük bir seviyeye indirgemesi’nin alıcı bulmasına ne diyeceksin?
Bu iş yine burada böyle maalesef. Yani bu tip konuşmalar gaf ismi altında ilgi topluyor ve alıcı buluyor. İnsanlar bayılıyor bunlara. Erman Toroğlu’nun ilk kez yaptığı veya söylediği şey değil ki bu. Keza Mehmet Ali Erbil örneğinde de durum aynı. Bunları yadırgayıp sonra başka bir ambalajla bize geri sunulduğunda, “Ne kadar güzel harika” deyip geri alan bir milletiz. Hani transseksüelliğe bu kadar karşı olup, sokakta gördüğünde tepki koyup garipseyen, “Olur mu ya erkek adam döner mi? Erkek adam kadın olur mu?” diyen toplumuz. Ama sonra Bülent Ersoy’u ‘Diva’, ‘Zeki Müren’i de ‘Sanat güneşi’ ilan ediyoruz. Çelişki toplumuyuz, bundan güç alıyoruz. Kaos hayatımızın parçası. Türkiye bağımlısı olmamızın sebebi bu. Sürekli olay, tartışma ve hareketlenme var hayatımızda. Adrenalin bağımlısıyız bir nevi. Burada hep ikilem var. Aklını kullanacaksın hep. Ancak bu şekilde kurtulursun, hayatta kalırsın.

O MU BU MU?
Arda Turan mı olmak istersin, Erman Toroğlu mu? Arda Turan tabii ki.
Mesut Özil mi, Nuri Şahin mi? Mesut Özil.
Karl Marx mı, Karl Lagerfeld mi? Karl kim? Marx tabi ki!
Kenan Sofuoğlu mu, Kenan İmirzalıoğlu mu? Sofuoğlu tabii ki!
Sergen Yalçın mı, Mehmet Demirkol mu? Sergen Yalçın.
Guti mi, Quaresma mı? Guti.
Quaresma mı, İbrahim Üzülmez mi? İbrahim!
Sabri Sarıoğlu mu, Aysun Kayacı mı? Feridun Düzağaç!

Bu Taraftarın Kalbi Solda

 “Sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz.”  menotti



Bağış Abi'nin bugünkü yazısı...tıpkı diğer yazıları gibi okumaya layık sayın abim. Kendisiyle tanışmış, az da olsa muhabbet etme şansı bulmuştum, zaten ekranda göründüğünden farklı olması mümkün değil içi dışı bir denir ya klişe bir söz de olsa vallahi doğru.
Bahsi geçen taraftarlar ne yazıkki çok azınlıktalar, çoğu kişi için futbol bir deşarj alanı, hayatın acısını çıkarma sanatı, bilet ve çeşitli illegal yollardan yolunu bulma olayı. Bilinçli olanlar, bir şekilde örgütlenip güzel işler yapanlar bizim tribün ve adana demir dışında ne yazıkki çok az sahneye çıkabiliyorlar, eşkiya düzeni, kafaya davul tokmağı atma düzeni, acayip bir rant var ortada, evet azlar...gerçi önemli olan az da olsa varlar...
Sağı solu geçtik geçtiğimiz günlerde Almanya'daki taraftarların birleşip haklarını aramaları, yine İtalya'da Ultras grupların birçok kez biraraya gelip sorunları, haksızlıkları hep bir ağızdan dile getirmeleri gibi birçok örnek varken bizde biraraya gelme yalnızca cenazelerde oluyor ne yazıkki. Gerçi ülkede hangi alanda hakkımızı aradık, yapılanlara dur dedikki futbolda yapacağız demek geliyor ama belki futbol bunun için iyi bir yol olur, bir takım şeyleri, refleksleri harekete geçirir umudu içindeyiz...
 
 Bu Taraftarın Kalbi Solda - Bağış Erten

Futbol kültürü ve edebiyatı takipçilerinin dilinden düşmez bir laf vardır: “Futbol asıl olarak işçi sınıfı sporudur.” Tarih böyle diyor olabilir, ama artık bazı kulüplerin sezonluk biletiyle on yoksul aile geçiniyor ve ortalama bir lig maçı bileti pek çok işçinin günlük yevmiyesinden fazla. Yani artık futbol (Karabük mucizesini saymazsak) işçilere uzakta. Ama işte, endüstriyel futbol dört bir yanı sarıp sarmalarken bile ona çelme atmak mümkün olabiliyor.

Bilmeyen, duymayanlar için kısa özet geçelim. 15 Nisan’da Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası’nın (TÜMTİS) UPS kargoda başlattığı sendikal örgütlenme çabaları yüzünden pek çok işçi işinden oldu. 1 Eylül’de onlarca ülkeden işçiler Türkiye’deki UPS işçileri için sokağa çıktı, seslerini bizim topraklara duyurmaya çalıştı. Fakat malum ülke gündemi çok yoğun, kulaklar ağır işitiyor. Bu yüzden sesi gür çıkan birilerinden destek istemiş UPS işçileri ve Forza Livorno’nun aracılığıyla taraftar gruplarıyla temasa geçmişler. FenerbahCHE, Tek Yumruk Galatasaray, Halkın Takımı Beşiktaş, Altay YSKA, Adana Demirspor ve Sakaryasporlu, Göztepeli, Kartalsporlu taraftarlarla temas sağlanmış. İş büyümüş, taraftar gruplarının direnişe ziyarete gitmesine varmış. Hoş-beşten sonra kurmuşlar taştan kaleleri ve işçilerle taraftarlar futbola başlamış. 2-2 bitmiş maç. Golleri de dayanışma usulü paylaşmışlar. Tıpkı dünkü yürüyüşteki gibi.




Derbide ve direnişte son durum
İlginç bir fotoğraftı dünkü. İşçilerden Fenerbahçeli Deniz ve Galatasaraylı Uygun bir yandan derbiyi konuşuyordu, diğer yandan direnişin 165. gününde gelinen noktayı. Demirsporlular Çav Bella’yı söylüyor, vuvuzelalar işçilere destek için ötüyordu. Türkiye’de spor sendikasının öncüsü eski milli futbolcu Metin Kurt da oradaydı. “Atılan hiçbir şut emekçi kalesine girmeyecek” diye bağırmak için… Demek ki neymiş; “Futbol asla sadece futbol değildir” lafından sıkılsanız da bu gerçek kolay değişmiyormuş. Arjantinli efsane teknik adam Menotti boşa mı konuşuyor: “Sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz.”

16 Ekim 2010 Cumartesi

Beşiktaş - Manisa

 

Guti ve Quaresma kayıpları ardından süregelen kısır futbol, yaratıcı oyuncu sıkıntısı yine baş gösterdi bu maçta. Daha maç başı gelen gol zaten takımın ve tribünün direncini de aldı götürdü. Manisaspor Hakan Kutlu belasından kurtulan her takım gibi beklenen çıkışı yaptı ki bunu Trabzon maçında gördüm ilk kez, takım olarak, kadro yapısı ve tek tek oyuncu kalitesi açısından da buna çok müsait, sağlam takım diyebiliriz rahatlıkla.

Bugün özellikle savunmada Dixon hemen hemen kusursuz oynadı, keza Kanadalı Simpson'un hastasıyım, adamı izlemek büyük keyif, aldığı her topu pozitif kullanan, takımını rahatlatan, doğru yerlerde durup topla buluşan şahane bir topçu. Forvet hattı olarak da ligin önde gelenlerinden Manisa. Ülkemize geldiğinde büyük yıldız adayı olarak lanse edilen ama bir türlü patlama gerçekleştiremeyen Isaac bu sene olgun bir futbol sergiliyor, Makakula her ne kadar beğenmesem de şutu olan, fiziğini kullanan kütük görünümlü ama beklenmeyen hareketler yapan bir adam, yine Kahe gibi bir oyuncuları var ki o da kalburüstü bir santrafor. Bugün oyuna sonradan giren Yiğit de özellikle skor olarak önde olan bir takım için bulunmaz nimet, hele ki Zapo gibi oyuncu kaçırmakta usta bir savunmacı varsa karşısında bingo!..
Ernst'in altın kafası, Necip, Deli İbo, Schuster'in Onur hamlesi yine de güzel denebilecek hadiselerdi. Bu tarz maçlarda aslında şampiyonlukta büyük payı olan çok kilit açan Yusuf hamlesi de düşünülebilirdi sanki ya geçmiş ola...



Zapo, Tabata gibi oyuncularla fıtık olma garantisi verilir bence anca, Hakan Arıkan mevzusunda da yeni Fevzi'mizi kendi ellerimizle yarattık, her hatasında yuhlayanlar, ıslıklayanlar münasip yerlerine itinayla kına yakabilirler. Hakkaten akıl almaz hatalar yapıyor artık, ama gözlerinden görmek mümkün artık kalmayan özgüvenini, korkuyu. Fevzi olayında bile tribünler her zaman arkasındaydı, tribünlere çağrılırdı ama Hakan konusunda azınlık da olsa bazı densizlerin sayesinde kaybediyoruz adamı.
 Tribünler hususunda da ilk yarı vasattık, ikinci yarı başından itibaren biraz kendine geldi tribün. Yalnız artık pankart bile yok koskoca kapalıda, hiçbir şeyin tadı tuzu yok sanki.

Son dakikalarda yine yürekler hop etti ama 85 dakika ne yaptığı belirsiz bir takım top oynamak için son dakikaları niye bekler anlamıyorum, bu hırsı, yürekleri zamanında ortaya koymak değilmidir amaç, tutarlı bir top oynayabilmek en azından. Bir sistem yaratabilmek olmalı en önemli hedef, bir iki oyuncu sakatlanıp bir hiçe dönüşecekse o takım falan değildir başka bir şeydir kanaatimce. Henüz konuşmak için erken lakin toparlanmak, silkinmeklaım gelir keza Porto maçı ve Kayseri deplasmanları bekliyor bizi. Haydi hayırlısı...

Merhaba Abi...

"Kieslowski’nin bile, “onun setinde çaycılık yapmak isterdim,” dediği, özü sözü aynı bir pir-i mugan’dır. hepimizin ken loach’dan ‘sahicilik’ bahsinde öğreneceğimiz çok şey vardır."
Sırrı Süreyya Önder



12 Eylül'ün derin izler bıraktığı adamlardan ama ondan sonra eğilip bükülmeyen yoluna devam eden bir adam Sırrı Süreyya Önder. Beynelmilel gibi bir güzelliği kazandırdı bizlere, izledik, çok sevdik, tanışma faslı böyle oldu bizlerle. Ardından televizyonda özellikle Meksika Sınırı programında bazı bazı denk geldi, ulan ne tatlı muhabbeti var adamın dedirtti, sabaha kadar konuşsa dinlenecek hoş sohbet birisi ve güzel konuşuyor genelde, zaman aman güldürüyor, taşı gediğine de koyuyor çoğu zaman.
 Hani şu hesapta hayatın sırrını veren The Secret adlı kitap hakkında "bu nasıl secret'tır ki migrosda bile satılıyor" diyen, "bir halk, en yoksulu kadar zengindir." gibi onlarca aforizmayı bir anda patlatabilen senarist, yönetmen, yazar ve nicesidir.
Velhasıl Radikal'da bugün itibariyle yazmaya başlamış, sen yaz okuyalım, konuş dinleyelim be abi;



Merhaba ama kime?

Birçok insan ‘Doğu’yu savaş, ölüm, töre gibi olumsuz çağrışımlarla anıyor artık.
İnsandan insana muhabbetin doğduğu ve kadim usullere bağlandığı yerdir oysa...
Gidenler bilirler, gitmeyenler duymuşlardır; bir meclise girildiğinde uzun bir selamlaşma faslı başlar.
Giren kişi önce “Selamünaleyküm” der. Herkes bu selamı topluca ‘Aleykümselam’ diyerek karşılayıp kabul eder.  Bu iki fasıl zorunludur. İnsanların iradesinin ve keyfinin dışındadır.
Sonra ‘merhabalaşma’ya geçilir. İnsanlar sırayla
‘merhaba’ der. Meclise yeni gelen bu merhabaları aynı şekilde karşılar.
İşte bu kısım zorunlu değildir!
‘Selam’ Allah’a, dolayısıyla kamuya, ‘Merhaba’ paşa gönlünüzün keyfine yani size aittir.
İnsan ilişkilerine dair sık duyacağınız cümlelerdendir.
-Falancayla aranız nasıl?
-Selamımız var, merhabamız yoktur!
Bu köşede, selamı alınan, merhabası verilen insanların arzuhalini okuyacaksınız.
Herkese selamun aleyküm, sadece insan kadri bilenlere merhaba!


Yazının tamamı burada

Nostalji - Eküriler


Damaklarda kalan tadıyla Beşiktaşın Ferdi'si Les Ferdinand ve tüm sempatikliğiyle o sıralar çok çektiği rakibi karşısında kaleci Şumi. O aralar gündüz maçları nedeniyle olsa gerek şapka çok kullanılıyordu, Bizde de bu akımın öncülerinden yine bir başka alman Raimond Aumann akla geliyor hemen.

15 Ekim 2010 Cuma

Replik


 “Charlie Chaplin, Monte Carlo’da düzenlenen Charlie Chaplin’e benzeyenler yarışmasına girdi ve üçüncü geldi. bunu biliyormuydun…”
—   Lucky number Slevin