" Artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok."
*Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim; film ya da sanatla uğraşmazdım.
*Amerikan sineması, gösterimdeki filmleri aracılığıyla dünyayı sömürgeleştiren, karşı konulmaz bir güç merkezidir.
Jean Luc Godard
"herkesin inandığı bir şey var bu .mına kodugumun hayatında, benimki de sensin..."
12 Ekim 2010 Salı
Yerüstünden Notlar

*Havada bunalım kokusu var sanki bol miktarda, ya da bizim ruh halinde Sergen'in deyimiyle "sıkıntı" var abi.
Bir isteksizlik, mayışma hali, hep aynı şarkıları dinlemeler, hiçbir şey yapmamak ve akabinde bundan bile yorulmak, telefona dahi bakmaktan imtina etme ve daha nicesi. Daha dur lan son bilmemkaçbin yılın en soğuk kışı var yolda, bunalımın falan sırasımı...
80'lerde Sheffield'de geçen şahane İngiliz filmi The Full Monty'de fenomen Dave karakteri dilelndiriyordu ki adam haklı; "bütün gün hiçbir şey yapmamak ne kadar yorucu bilemezsin"
Özellikle milli maç araları bu şekil oluyor arkadaş, hayatını futbola hatta bir takıma göre planlarsan ne bekliyodun teneke diyenleri duyar gibiyim.
*Efes'in glikoz şurubu kazığından sonra mı oldu ne bilmiyorum tadı bile bir garip geliyo eski havası yok gibi tombul şişenin bile. Bulabilen için eskinin tekel birası kadar sağlam mı bilmem ama Bomonti tavsiye edilir %100 malt, şişesi de kendi de güzel.
*Ya şu aile büyükleri olsun ya da sağda solda karşılaşılan yaşlı büyüklerimiz olsun dinlerken bazen kendimden geçiyorum acaba sadece bana mı oluyor diyorum ama değildir lan. Adamlar-kadınlar neyse anlattıkça anlatıyo hatta böyle zihinde canlanıyo falan, o kadar detaylı ve iştahlı anlatıyolar ki bir de daha dünmüş gibi aynı heyecanla. Ulan biz ilerde hani olur da yanlışlıkla çocuğumuz-torunumu olursa anlatcak birşeyimiz de yok diyorum hani. Ne onlar kadar zorluk çektik, zor günler gördük, ne bir savaş derken tam derdimi anlatacakken Tyler Durden'e bağladık gene olayı ya; “Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olmayacağız... Hepimiz heba oluyoruz... Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık.... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız...’
*Sinema salonları epeydir güzel film yüzü görmedi yahu, bekliyoruz bekliyoruz yine hüsran, kayda değer izlenesi film çok nadir. Festivaller falan iyi hoş tabi lakin gidebilene, ulaşabilene...
*Aşağıdaki repliği Yıkılmayan Adam filminde Cüneyt Arkın sarfetmiş, eskilerden Cüneyt abinin Maden filmi ve bu filmler gibi nadir de olsa sağlam işler yok değil, adam atın üstünden indiği yok diyenler yanılıyor sayın abim.
- kendini hiroşima'da bulabilir misin? özgürlük adına kendini yakan viatnamlının et kokusunu duyabilir misin? okullarda vurulan gençlerin kanlı elbiselerini giyebilir misin? filistin'deki kurtuluş savaşçısı gerillaların fişeklerini kuşanabilir misin? beni barış içinde çıkar düşünmeden sevebilir misin?
*Basketbol takımı nolcak abi paralarını vermiyolar muhabbetinden artık gına geldi. Her sene aslında tüm olumsuzluklara rağmen kaliteli yabancılar gelmesine karşın elde tutamayıp takım tekrar tekrar yenileniyo ısrarla. Bu yönetmin birşeyleri düzelteceğimine dair kırıntı dahi yok o kesin. En azından futboldaki Quaresma hamlesi gibi Iverson söylentileri gerçekleşse de bari salona seyirci gitse kötünün iyisi hesabı artık ince hesaplar yapıyoruz. Seba'daki düdük kadar salonda bile ne maçlar çıkarıyoduk o imkansızlıklarda, daha bir güzeldi.
*Günlerdir sözde festival fonunda abidik gubidik muhabbetler dönüyo, vurun abalıya ya da vurun kahpeye de denebilir ki atış serbest özellikle kendini islamcı diye tanımlayan vatandaşlar tarafından.
Filistin mevzusunda yıllarca gıkını çıkarmayan sonra bir anda davanın savunucusu intifada öncüsü gibi zıplayan Tayyip'in gazıyla gudik işler aynı hızla devam ediyor. Filistin mevuzusunda da türk solu özellikle 70 ve 80'lerde binlerce insan Filistin'e akın etti, ölenler, sakat kalanlar oldu ve cezaevinde ömür çürütenler. Tabi bunda Filistin olayının en başlarda devrimci bir yapıya sahipken bunun zamanla kasıtlı olarak din odaklı bir savaş haline gelmesiyle hemen hemen evrenselliğini yitirir gibi oldu, velhasıl o zamanlar bu müslüman kardeş severler neredelerdi. Ya da yanı başlarında Irak'ta binlerce insan katledilirken...

Şov yapmaya bayılıyoruz, popülist söylemlerle insanları etkilemeyi de başarıyoruz tabi. Kültür bakanı çıkıp daha yeni Bursa'da ağırlanıp sessi sedasız gitmiş adamı yerden yere vuruyor açık şekilde hedef göstererek.
Beni en çok üzen Kusturica'nın ben o tür bir açıklama yapmadım, yapmam bir kere Yugoslavya aşığıydık, hepberaberdik tadında açıklamalarına rağmen aldık gazı yine linç kültürünün bize verdiği yetkiyle koyulduk festival yollarına. Ben şahsen Emir abinin belirtildiği gibi tecavüzcüleri falan haklı gösterecek birşey dediğine inanmıyorum, kendisi de söylüyor zaten benim filmlerim ortada bunu izleyen adam bu şekilde konuşamaz diyor ki bilgi sahibi olmadan saldıran tiplere tabi dert anlatmak imkansız. Yine kurtardık dünyayı, şovenist tavırlarla topladı puanları siyasetçiler, ülkenin bir yerlerine koyulurken gıkını çıkarmayan sözde aydınlar.
Beni en çok üzen Semih Kaplanoğlu'nun bir nevi Ertuğrul Günay'ın tezgahına alet olması oldu. Umut ederiz ki bu duyarlılıklarını her zaman dile getirsinler misal Darfur'da insanları katleden, sonra devletin konuğu olarak ülkemizde gezen El-Beşir gibi adamlar gelince de görmek ister bu gözler tepkileri, ama cevabı biliyoruz.
Sen sıcacık filmlerini çek, emir kusturica and the no smoking orchestra ile güzel müziklere devam Emir abi, kendini tekrarlama ya da yönetmen olarak düşüş gibi iniş-çıkışlar olsa da can'dır o can...
11 Ekim 2010 Pazartesi
Zemin Müsaitse Gelcektik
Bu sene konserler, mitingler, törenler derken bir de anlamsızca Kasımpaşa'ya birkaç maçlığına İnönü'nün açılıp zeminin mundar edilmesi epeyce konuşuldu, adam akıllı saha koşulları devre arasında ancak sağlanabilecek heralde.
Bu bağlamda geçmişten bir nostaljik fotoğraf daha gelsin, gazete küpürleri özellikle çok net olmuyo ama olduğu kadarıyla idare etmek zorundayız.
Bu bağlamda geçmişten bir nostaljik fotoğraf daha gelsin, gazete küpürleri özellikle çok net olmuyo ama olduğu kadarıyla idare etmek zorundayız.
7 Ekim 2010 Perşembe
Life on Mars
"Benim adım Sam tyler, bir trafik kazası geçirdim ve gözlerimi 1973'te açtım. Deliriyor muyum? Komada mıyım? Yoksa zamanda yolculuk mu yaptım? Her ne olduysa, farklı bir gezegene düşmüş gibiyim. Belki nedenini bulabilirsem, eve dönebilirim.”

Bbc yapmış ulan sıkıcı olma ihtimali kuvvetli derken almıştım bu dizinin dvdlerini.
Lakin iki sezon sürüp tadı damağımızda kaldı, böyle düşündüğüm için utandım kendimden, Bbc'yi arayıp özür dileyesim geldi, vallahi...
Güzelim dizinin sadece 2 sezon ve toplamda 16 bölüm olması bir yandan üzse de bu tarz işler daha kalıcı oluyor, daha bir seviliyor. Yani boku çıkmadan bitiriyo adamlar bunu demek istiyorum galiba...
Amerikalılar da bu nefis diziyi görür de hemen US versiyonunu yapmazmı sanıyosunuz, yapar tabi. Bu hazırcı halleri beni bitiriyo arkadaş, film sektöründe zaten tamamen kıçlarından uydurdukları süper kahraman filmleri, geçmişten tekrar çevrimler ve uzakdoğudan apartılan filmlere kaldılar, dizi olayını aslında iyi kıvırmalarına rağmen dokunmasalar şunlara iyi olcak. Ha iyi örnekleri yok mu? The Office şahanedir misal, hastasıyım ama olsun baştan yanlış bence, öyle yani...
Oyunculuklar ki başroldeki Sam Tyler ve 70lerin geleneksel taktikleriyle yoğrulmuş fenomen karakter Gnee Hunt olmak üzere harikalar. Sırf Deep Purple, The Doors, David Bowie, Lou Red, Pink Floyd ve Rolling Stones'un nadide eserlerini barındıran müzikleri için bile izlenmeli şahsi kanaatim.
Sam Tyler : Gördün mü? Reeves cinayeti nefretten kaynaklanıyor olabilir.
Gene Hunt : Yani? "Seni çok çok seviyorum" cinayeti olacak değildi herhâlde.
Benim gibi İngiliz kültürü, mizahı, müziği gibi nanelere ilgisi olanlar için ise bulunmaz nimet olacaktır. Manchester sokaklarında bir yandan mevzular yaşanırken kahramanımızın arada kalma, çelişki dolu hal ve hareketleri, polislerden nefret eden, ağızlarından küfür düşmeyen kenar mahalle yaşayanları, sokakta umarsızca top koşturan çocuklar, duvarlarda asılı George Best posterleri, ter içinde uyandıran rüya sahneleri, bir an olsun sırıtmayan, dizide yaratılan mükemmel 70ler havası, kıyafetler, insanı gülümseten-diziye yakışır şekilde mikemmel sonlanan finali, İngiliz varda alkol yokmu kardeşim diyenler için harika pub sahneleri ve tabiki İngilizlerin bir diğer olmazsa olmazı futbol.
Hele ilk sezonun 5.bölümü olması lazım bir bölüm var ki tonla dizi izlemiş ben için bu bölüm ilklerim arasına anında girdi. Holiganizme de göndermeleriyle olağanüstü bir City-United derbi bölümüydü. Polis şefi Hunt fanatik City taraftarıdır, United'lı bir taraftar derbi öcesi şüpheli şekilde öldürülürken adamımız United taraftarı olması ölmesi için geçerli bir sebep babında sözler sarfederki özellikle o tarihte derbi olgusu, mavi-kırmızı çekişmesi adına çok şey söylüyor.
Yine politik göndermeler ve İngiltere özeleştirisi de çokça mevcut. IRA olayında İngilizlerin yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kendilerine has kapalı bir toplum olmalarından kaynaklanan durumlara çokça gönderme vardı kahramanımız Sam üzerinden.
Velhasıl dvd setleri bulabilenler için acayip ucuz piyasada, bulamayanlara da bölüm bölüm indirmek boyunlarının borcu diyorum, beğenmeyeni iyileşme belirtisi görene kadar dövüyorum efendim. Muhabbetle...

Bbc yapmış ulan sıkıcı olma ihtimali kuvvetli derken almıştım bu dizinin dvdlerini.
Lakin iki sezon sürüp tadı damağımızda kaldı, böyle düşündüğüm için utandım kendimden, Bbc'yi arayıp özür dileyesim geldi, vallahi...
Güzelim dizinin sadece 2 sezon ve toplamda 16 bölüm olması bir yandan üzse de bu tarz işler daha kalıcı oluyor, daha bir seviliyor. Yani boku çıkmadan bitiriyo adamlar bunu demek istiyorum galiba...
Amerikalılar da bu nefis diziyi görür de hemen US versiyonunu yapmazmı sanıyosunuz, yapar tabi. Bu hazırcı halleri beni bitiriyo arkadaş, film sektöründe zaten tamamen kıçlarından uydurdukları süper kahraman filmleri, geçmişten tekrar çevrimler ve uzakdoğudan apartılan filmlere kaldılar, dizi olayını aslında iyi kıvırmalarına rağmen dokunmasalar şunlara iyi olcak. Ha iyi örnekleri yok mu? The Office şahanedir misal, hastasıyım ama olsun baştan yanlış bence, öyle yani...
Oyunculuklar ki başroldeki Sam Tyler ve 70lerin geleneksel taktikleriyle yoğrulmuş fenomen karakter Gnee Hunt olmak üzere harikalar. Sırf Deep Purple, The Doors, David Bowie, Lou Red, Pink Floyd ve Rolling Stones'un nadide eserlerini barındıran müzikleri için bile izlenmeli şahsi kanaatim.
Sam Tyler : Gördün mü? Reeves cinayeti nefretten kaynaklanıyor olabilir.
Gene Hunt : Yani? "Seni çok çok seviyorum" cinayeti olacak değildi herhâlde.
Benim gibi İngiliz kültürü, mizahı, müziği gibi nanelere ilgisi olanlar için ise bulunmaz nimet olacaktır. Manchester sokaklarında bir yandan mevzular yaşanırken kahramanımızın arada kalma, çelişki dolu hal ve hareketleri, polislerden nefret eden, ağızlarından küfür düşmeyen kenar mahalle yaşayanları, sokakta umarsızca top koşturan çocuklar, duvarlarda asılı George Best posterleri, ter içinde uyandıran rüya sahneleri, bir an olsun sırıtmayan, dizide yaratılan mükemmel 70ler havası, kıyafetler, insanı gülümseten-diziye yakışır şekilde mikemmel sonlanan finali, İngiliz varda alkol yokmu kardeşim diyenler için harika pub sahneleri ve tabiki İngilizlerin bir diğer olmazsa olmazı futbol.
Hele ilk sezonun 5.bölümü olması lazım bir bölüm var ki tonla dizi izlemiş ben için bu bölüm ilklerim arasına anında girdi. Holiganizme de göndermeleriyle olağanüstü bir City-United derbi bölümüydü. Polis şefi Hunt fanatik City taraftarıdır, United'lı bir taraftar derbi öcesi şüpheli şekilde öldürülürken adamımız United taraftarı olması ölmesi için geçerli bir sebep babında sözler sarfederki özellikle o tarihte derbi olgusu, mavi-kırmızı çekişmesi adına çok şey söylüyor.
Yine politik göndermeler ve İngiltere özeleştirisi de çokça mevcut. IRA olayında İngilizlerin yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kendilerine has kapalı bir toplum olmalarından kaynaklanan durumlara çokça gönderme vardı kahramanımız Sam üzerinden.
Velhasıl dvd setleri bulabilenler için acayip ucuz piyasada, bulamayanlara da bölüm bölüm indirmek boyunlarının borcu diyorum, beğenmeyeni iyileşme belirtisi görene kadar dövüyorum efendim. Muhabbetle...
Fransa'dan Beleştepe Görünümü
Bizim yapamadığımızı taa Fransa'dan gelmiş yapmış televizyoncular. Çok da çaba sarfetmemelerine rağmen şahane olmuş, zaten herşeyiyle bir fenomen olan beleştepe sakinlerine mikrofon uzatılmış o kadar. En güzel konuşma da hatun kişiye ait sanki. ""Orda olmak isterdim ama burası da güzel, en azından taraftarı izliyorum" diyerekten...
6 Ekim 2010 Çarşamba
Nostalji - Feylesof Sanlı
Arşiv fotoğraflarına baktıkça keyifleniyor insan, hakkaten mizah açısından da amatör ruh açısından da hazine gibi geçmiş günler. Herkes, herşeyler daha bir samimi, daha gerçek. Futbolun o mumla aranan özüne doğru bir yolculuk gibi adeta, çamur içinde kalmış, hallerinden memnun futbolcular, bir top kumaşa yapılan transferler, bomba misali atılan manşetler, açıklamalar, harika fotoğraflar ve nicesi...
5 Ekim 2010 Salı
Replik
"düşler kendi kendine gerçekleşmez; peşinden koşmalıyız"

Yeni yetmelerin ayılıp bayıldığı Scarface'ten kat kat (bence) güzel olan, içinde pişmanlık da, hüzün de , sevinç de barındıran, sen bıraksan da o seni bırrakmaz durumunun enfes örneği Carlito'nun Yolu. Şahsen izlemekten sıkılmayacağım, sıkıldıkça takıp özellikle giriş ve final bölümünü tekrar tekrar izlediğim, Pacino'nun beni en çok etkileyen filmi diyebilirim, keza Sean Penn'de hayvani performans sergiler afro saçlarıyla, bu kadar antipatik berbat bir karakteri canlandırmasına rağmen:)
Carlito'nun eski yavuklusunu dans ederken karşı binanın çatısından izleyişi,Carlito-Gail münasebeti, heyecanlı metro sahnesi, escape to paradise tablosunun canlanması ve brigante reyis kendimizi keseriz dedirten güzellikler... Tabi Gail rolünde abartısız ama şahane güzelliğiyle Penelope Ann Miller'ı da eklemeden olmaz, daha iyi bir seçim olabilirmiydi bilmem. Al Pacino bu filmle birlikte Scent of a Woman filmiyle ayrı bir yerdedir benim için, haberi olsun...

Bu postun sadece replikten oluşması gerekiyodu ama dayanamadım ne güzel film lan bu dedim yine kendi kendime...
De Palma abinin ellerine sağlık. Ha bir de "hey remember me? benny blanco from bronx" repliğiyle filmde renkli bir herif var ki tebessüm ettirir sonra da sövdürür namussuz Bronx çocuğu...

Yeni yetmelerin ayılıp bayıldığı Scarface'ten kat kat (bence) güzel olan, içinde pişmanlık da, hüzün de , sevinç de barındıran, sen bıraksan da o seni bırrakmaz durumunun enfes örneği Carlito'nun Yolu. Şahsen izlemekten sıkılmayacağım, sıkıldıkça takıp özellikle giriş ve final bölümünü tekrar tekrar izlediğim, Pacino'nun beni en çok etkileyen filmi diyebilirim, keza Sean Penn'de hayvani performans sergiler afro saçlarıyla, bu kadar antipatik berbat bir karakteri canlandırmasına rağmen:)
Carlito'nun eski yavuklusunu dans ederken karşı binanın çatısından izleyişi,Carlito-Gail münasebeti, heyecanlı metro sahnesi, escape to paradise tablosunun canlanması ve brigante reyis kendimizi keseriz dedirten güzellikler... Tabi Gail rolünde abartısız ama şahane güzelliğiyle Penelope Ann Miller'ı da eklemeden olmaz, daha iyi bir seçim olabilirmiydi bilmem. Al Pacino bu filmle birlikte Scent of a Woman filmiyle ayrı bir yerdedir benim için, haberi olsun...

Bu postun sadece replikten oluşması gerekiyodu ama dayanamadım ne güzel film lan bu dedim yine kendi kendime...
De Palma abinin ellerine sağlık. Ha bir de "hey remember me? benny blanco from bronx" repliğiyle filmde renkli bir herif var ki tebessüm ettirir sonra da sövdürür namussuz Bronx çocuğu...
Trabzon'dan Notlar

Nicedir askerlik, kıl ve yün gibi nedenlerle gidemediğimiz Trabzon şehrine adımımızı attık fanatik yol arkadaşım Yılmaz ile nihayet Pazar sabahı.
Asker arkadaşım Ali sağolsun 10 numara karşıladı, kendisi Trabzonsporun kalearkası neferlerinden de olsa sağolsun kardeş gibi kucakladı bizleri. İner inmez zaten kaldırımlar, demirler dahil bordo mavi renklere rastladım bir gözlem adamı olarak. Parkta, şehir içinde turladıkça zaten yavaş yavaş artan kalabalığı, formalı sayısındaki artışı, duvarlardaki yazıları, arabalarda ve dolmuşlardaki Trabzonspor ürünlerini gördükçe gerçek bir şehir takımı neymiş anladık desek yeridir. Açıkçası hoşuma da gitmedi değil ki görüşlerimi aliço ile bizzat paylaştım.
Biraz turlama, yeme-içme, muhabbetin ardından hafif yağmur eşliğinde birbirimize şans dileyerek ayrıldık hınzırca.

Tanıdıklarla görüşüldü, pankart asıldı, rakip tribün hafiften izlenmeye başlandı haliyle derken zaten maç başladı. Bobonun yokluğu, yine Nobre takıntısı daha kafadan can sıktı ki hakkaten rotasyon iyi hoş da nasıl olcak bu işler homurdanmaları ses buldu haliyle. Trabzona kadar gelmiş bir sürü adam var lakin tribün performansımı çok sönüktü, meşhur çevre illerden gelen kartallar ki -klişelerden biri olsa gerek- yaş ortalaması baya düşüktü ve birtürlü organize olup bağıramadık,ne yazıkki artık tribün işi de büyük oranla skora dayalı olduğundan olsa gerek gol ertesi hepten koptuk.
Trabzon cephesi ise Ali kardeşim dediğinde inanmamıştım envai çeşit grup var hepsi birbirinden bağımsız farklı farklı bağırıyolar. En etkilileri deplasman tribünü yanında kalearkasında bulunan Trabzonlu Gençler idi sanırım adları hakkaten zaman zaman sesleri fena çıkmıyodu. Çok seslilik, karışıklık, tezahurat yönünden eksiklikler malum zaten Trabzonda lakin skorun da etkisiyle iyiydiler.
Biz de elde var hüzün diyerek beklemeye koyulduk, maç bitti, hoş sohbet bazı polislerle muhabbet, zaman zaman duran yağmurun hafiften şiddetlenmesi, nihayet dışarı atıp kendimizi başladık düşünceli düşünceli yürümeye. Trabzonda kalınan bir gece ardından yine düştük yollara, , sezonun en etkisiz ve sindirilen futbolunun ardından bile çok üzülmedim bilmiyorum bu genişlik niye. Herşeye rağmen yeni yerler, yüzler görmenin verdiği tad, acemilikten, altlı üstlü ranza muhabbetten beri görüşemediğim asker arkadaşıyla tekrar görüşmek, lezetli köfteler, çıkılan merdivenlerin ardından hazine bulmuşçasına sevinmenize vesile olan yemyeşil zemini görmek, Beşiktaşın yanında olmanın verdiği tarifsiz hisler, falanlar filanlar...
*Fotolar için ve herzamanki güzel muhabbeti yanında yolları paylaştığı için Yılmaz kardeşime, misafirperverliğin hasını gösteren Trabzonun incisi Aliçoma teşekkürü borç bilirim:)
2 Ekim 2010 Cumartesi
Tribünde Nargile
Eskilerden bu şekilde onlarca fotoğraf var ki hepsi birbirinden güzel, birbirinden doğal kareler.
Ne varsa yine o zamanlar varmış, herşey daha bir gerçekmiş sanki...
1 Ekim 2010 Cuma
Athena - Pis
Albüm çıkalı epeyce olsa da dinledikçe dinleyesi geliyor insanın. 2010 için Malt ile birlikte en sevindiren çalışmalardan biri vallahi. Zıppır heriflerin ayrıca en güzel, taş gibi albümü bu kuşkusuz. Boş şarkı yok, adamı halden hale sokan birbirinden güzel parçalar mevcut ki pis, dalga, dert, reggae güzellemesi delik deşik, hazırla beni ile derinlere daldıran finali tersine gibi muhteşem güzel hissettiren, alkollüymüş hissi veren şahane şarkıyla bitiriyorlar.
Albümün en babası bana kalırsa albüme adını veren Pis şarkıları, ağır ağır başlayıp koysan ağzımın ortasına koysan diye böğürten, "bizden bir yol olmaz yırtık kalp dikilir mi
bak yine bombok olduk seviyorum seni" diyen harika eserdir, kendileri aşağıda arz-ı endam eder;
silmişim ağzındaki lafı ettiğin yeminide
yarım kallmışlar gibi arsızım sevişine
ikimizi bir etmişler sanki küfür eder gibi
acıdıkça gülüyorum bilemedim ben bu işi
bizden bir yol olmaz yırtık kalp dikilir mi
bak yine bombok olduk seviyorum seni
koysan koysan ağzımın ortasına koysan
sonra ben sana sarılsam sevinçten
her şey masal seninle sonbahar günleri gibi
seninle dallar biter hasat
öp su agzımdaki kanı sildiğin resmimi de
tükürdükçe yalar olduk sıkıştım denizlere
gele gide yara olduk sıkıldıkça kaçar gibi
bakarken özlüyorum bilemedim ben bu işi
bizden bir yol ollmaz yırtık kalp dikilir mi
bak yine bombok olduk seviyorum seni
Albümün en babası bana kalırsa albüme adını veren Pis şarkıları, ağır ağır başlayıp koysan ağzımın ortasına koysan diye böğürten, "bizden bir yol olmaz yırtık kalp dikilir mi
bak yine bombok olduk seviyorum seni" diyen harika eserdir, kendileri aşağıda arz-ı endam eder;
silmişim ağzındaki lafı ettiğin yeminide
yarım kallmışlar gibi arsızım sevişine
ikimizi bir etmişler sanki küfür eder gibi
acıdıkça gülüyorum bilemedim ben bu işi
bizden bir yol olmaz yırtık kalp dikilir mi
bak yine bombok olduk seviyorum seni
koysan koysan ağzımın ortasına koysan
sonra ben sana sarılsam sevinçten
her şey masal seninle sonbahar günleri gibi
seninle dallar biter hasat
öp su agzımdaki kanı sildiğin resmimi de
tükürdükçe yalar olduk sıkıştım denizlere
gele gide yara olduk sıkıldıkça kaçar gibi
bakarken özlüyorum bilemedim ben bu işi
bizden bir yol ollmaz yırtık kalp dikilir mi
bak yine bombok olduk seviyorum seni
fonda acı şarkı eşliğinde güzel futbol
Dün yine bu seneki maçların çoğunda alışılageldik şekilde rahat maç izledik. En son hangi sezon bu şekilde stressiz, kafayı yemeden maç izlediğimi düşününce Lucescu'lu kadro olsa gerek. Gol yesen dahi gram telaşlanmadan kendini herkesin yardımlaştığı, takım oyununun ön planda olduğu, göze hoş gelen hareketler, güzel futbol izleten şahane dakikalara bırakıp, kendinden geçiyosun sanki. İnsanlar buna hasretti, neticeden öte göğsünü kabartarak, gurur duyarak izleyecekleri, kendileriyle bütünleşen, sahada taraftarın istek ve arzusunu yansıtan karakterli oyuncularla dolu bir takım.
Rapid dün bizim eski halimiz gibiydi, biz tribün yapardık rakip top oynayıp 3 puanı alır giderdi rahat rahat, aynen o şekil ceryan etti olaylar. İki takım arasında bariz bir kalite farkı vardı ki ilk dakikadan kendini gösterdi. Holoskonun bencilliği falan hakkaten saçmalıktı mahalle maçıvari illa ben atıcam çabaları gereksiz olduğu kadar sinir bozucuydu, neyse ki istikrarsızlıkla suçladığımız bu senenin yıldızlarından Bobo sahneye çıkıp telaşları darmadağın etti. Guti yine arkadaşlarını telkin etmesi, hırsı, herzamanki oyuna aç hali ve bayıltan paslarıyla mest etti keza Quaresma belki de en etkili olacağının sinyallerini verdiği maçta sakatlandı şanssı şekilde. Ernst yine kusursuzdu, Ferrari tecrübesiyle Zapo da kim ulan dedirtti, en çok şaşırtan Tabata oldu ki dün çok başarılıydı yine kaçak güreşip rakibin arasında eriyip gitmedi aksine hep ayakta kaldı, topları olumlu kullandı. Hilbert yine gün geçtikçe kalitesini göstermeye başladı diyebiliriz, abartısız basit oyunu ve disipliniyle formayı alırım derken yabancı kontenjanı kurbanı olabilir haliyle yine.
Gelgelelim stadın adı değişti kaşla göz arasında, artık bazı şeyler alıştıra alıştıra değil bodoslama yapılıyor. Medical Park'a tepki gösterip buna sessi kalınması ise tam bir fiyasko. Semtte heryer yıkılıyor, Akaretler sosyetenin, bilet fiyatları uçuk düzeyde, kulübün borcu hayvani düzeyde, stadın ismi çarçur edilecek paraya satılıyor, semt takımıyız, farklıyız falan derken, -eğer kaldıysa- değerlerden bahsederken elde avuçta birşey kalmadı diyebiliriz. Biz de herkesleştik büyük hızla, taraftar profili de çaktırmadan değişirken olan haftasonunu iple çeken, gazete-dergileri kesip maç için konfeti yapan çocukla tek eğlencesi çocuğunu alıp maça gitmek olan yurdum insanına oldu. Birşeyler düzelirken, birşeyler hepten yok olmaya başladı.
Ülkenin ekonomik vaziyeti sonucu doğan çorbacı taraftar anlayışı olmasaydı keşke bağımsız, gerçek duruşu olan, tepkisini koyabilen, ülke çapında örgütlenebilen, hakkını arayabilen, gözü pek, alnı açık taraftarlar, insanlar olabilseydik keşke...
Rapid dün bizim eski halimiz gibiydi, biz tribün yapardık rakip top oynayıp 3 puanı alır giderdi rahat rahat, aynen o şekil ceryan etti olaylar. İki takım arasında bariz bir kalite farkı vardı ki ilk dakikadan kendini gösterdi. Holoskonun bencilliği falan hakkaten saçmalıktı mahalle maçıvari illa ben atıcam çabaları gereksiz olduğu kadar sinir bozucuydu, neyse ki istikrarsızlıkla suçladığımız bu senenin yıldızlarından Bobo sahneye çıkıp telaşları darmadağın etti. Guti yine arkadaşlarını telkin etmesi, hırsı, herzamanki oyuna aç hali ve bayıltan paslarıyla mest etti keza Quaresma belki de en etkili olacağının sinyallerini verdiği maçta sakatlandı şanssı şekilde. Ernst yine kusursuzdu, Ferrari tecrübesiyle Zapo da kim ulan dedirtti, en çok şaşırtan Tabata oldu ki dün çok başarılıydı yine kaçak güreşip rakibin arasında eriyip gitmedi aksine hep ayakta kaldı, topları olumlu kullandı. Hilbert yine gün geçtikçe kalitesini göstermeye başladı diyebiliriz, abartısız basit oyunu ve disipliniyle formayı alırım derken yabancı kontenjanı kurbanı olabilir haliyle yine.
Gelgelelim stadın adı değişti kaşla göz arasında, artık bazı şeyler alıştıra alıştıra değil bodoslama yapılıyor. Medical Park'a tepki gösterip buna sessi kalınması ise tam bir fiyasko. Semtte heryer yıkılıyor, Akaretler sosyetenin, bilet fiyatları uçuk düzeyde, kulübün borcu hayvani düzeyde, stadın ismi çarçur edilecek paraya satılıyor, semt takımıyız, farklıyız falan derken, -eğer kaldıysa- değerlerden bahsederken elde avuçta birşey kalmadı diyebiliriz. Biz de herkesleştik büyük hızla, taraftar profili de çaktırmadan değişirken olan haftasonunu iple çeken, gazete-dergileri kesip maç için konfeti yapan çocukla tek eğlencesi çocuğunu alıp maça gitmek olan yurdum insanına oldu. Birşeyler düzelirken, birşeyler hepten yok olmaya başladı.
Ülkenin ekonomik vaziyeti sonucu doğan çorbacı taraftar anlayışı olmasaydı keşke bağımsız, gerçek duruşu olan, tepkisini koyabilen, ülke çapında örgütlenebilen, hakkını arayabilen, gözü pek, alnı açık taraftarlar, insanlar olabilseydik keşke...
29 Eylül 2010 Çarşamba
Beleştepe Nostalji
Antalya maçında karşıya baktım Beleştepe yine eskilerdeki gibiydi, kalabalık, durum olarak baktığınızda sonuçta imkansızlıkların doğurduğu bir durum olsa da hala amatör yanımızı sembolize eden bir tarih, kültürümüzün, farklılığın güzel bir parçası. Es kaza yeni stat yapılır diye korkuyorum, en son ihtiyacımız bana kalırsa hele ki bu yönetimin yapacağını taahhüt ettiği güdük, ne idüğü belirsiz stat olacaksa hiç olmasın.
Yarım porsiyonda olsa aydınlığın adı beleştepe, bitmesin...
26 Eylül 2010 Pazar
Yüksek Sadakat - Babamın Evinde
Katil&maktul albümü yanında grubun ve son yılların en güzel şarkılarından...
bahçede durdum az önce
kapının tam önünde
bunca yıldan sonra babamın evinde
her şey eski yerinde
bana bakmış gülerek duvardaki resminde
anlatıyor kuma harfler çizerek denizin tam önünde
rüzgar var sesinde
sahile koşan bu dalgalar, dörtnala atlar gibi
özgürce yaşa hayatı, süzülen kuşlar gibi
kaybolma, adressiz mektuplar gibi
kaybolma, kumlardaki harfler gibi
ve artık gün solarken
unutulan bu bahçede
anlıyorum resme son kez bakarken
babam benim içimde
rüzgar var sesinde
sahile koşan bu dalgalar, dörtnala atlar gibi
özgürce yaşa hayatı, süzülen kuşlar gibi
kaybolma, adressiz mektuplar gibi
kaybolma, kumlardaki harfler gibi
sahile vuran bu dalgalar
günleri sayar gibi
geç kalma yaşa hayatı
sanki yarın yokmuş gibi
kaybolma, adressiz mektuplar gibi
kaybolma, benim gibi
bahçede durdum az önce
kapının tam önünde
bunca yıldan sonra babamın evinde
her şey eski yerinde
bana bakmış gülerek duvardaki resminde
anlatıyor kuma harfler çizerek denizin tam önünde
rüzgar var sesinde
sahile koşan bu dalgalar, dörtnala atlar gibi
özgürce yaşa hayatı, süzülen kuşlar gibi
kaybolma, adressiz mektuplar gibi
kaybolma, kumlardaki harfler gibi
ve artık gün solarken
unutulan bu bahçede
anlıyorum resme son kez bakarken
babam benim içimde
rüzgar var sesinde
sahile koşan bu dalgalar, dörtnala atlar gibi
özgürce yaşa hayatı, süzülen kuşlar gibi
kaybolma, adressiz mektuplar gibi
kaybolma, kumlardaki harfler gibi
sahile vuran bu dalgalar
günleri sayar gibi
geç kalma yaşa hayatı
sanki yarın yokmuş gibi
kaybolma, adressiz mektuplar gibi
kaybolma, benim gibi
A Serious Man
"ben ciddi bir adamım."

Coen biraderler son filmleri Ciddi Bir Adam'da Fargo'da olduğu gibi büyüdükleri bölgeye Minnesota'ya götürüyorlar izleyenleri. Bu sefer daha da derinlere inerek tıpkı büyüdükleri yer gibi epeyce geniş nüfusa sahip bir Yahudi cemaati barındıran banliyölere çocukluklarının geçtiği döneme...
Çocukluklarının geçtiği çevreden ilham alarak çektikleri film Yahudi kültürüne, referanslarına, bu kültüre ait ironik durumlara, ayrıntılara odaklanıyor. Her filmlerinde olduğu gibi bu durum karşımıza birbirinden farklı, fenomen karakterler çıkarıyor, komik durumlara yol açıyor, her ne kadar olaylar trajik bir seyir izlese bile.
Filmdeki karakterler o kadar gerçek ki, başroldeki Larry Gopnik karakteri gibi biraderlerin ailesi de akademisyenmiş efendim, hatta filmdeki karakterlerin çoğu Coen'lerin çocukluk arkadaşlarının adlarını taşıyor. Önceki filmlerinin aksine ünlü yıldız isimler yerine tanınmayan yüzlere yer vermişler, daha çok da tiyatro kökenli, şahsen güzel olmuş, roller yakışmış filmdeki oyunculara.
Film ortalama sinema izleyicisi için kahır anlamına geliyor, çok ağır işleyen temposu olmayan bir film desek yeridir. Anlattığı şeyler ve filmin sonunun zorlama bir son olmaması ve birşeye doğrudan bağlamadan bitmesi de çoğu kişiyi tatmin etmiyor lakin yönetmenlerin böyle bir kaygısı yok zaten olmamalı. Açık söylemek gerekirse vakit geçtikçe güzelleşen bir film, yönetmenlerin sinemasına alışıksanız bira farklı da gelse sevdiriyo ki önceki filmleri Burn After Reading'den daha çok sevdim bu filmi. Biraderlere, absürd karakterlerine ve başlarına gelen olaylara alışık olmayan, ilgi duymayanların sıkılacağı filmdir ki normal birşey olsa gerek.
Yalnız bu filme hakim olabilmek, çoğu şeyi anlayabilmek için Yahudi kültürünü bilmek şart hakkaten birçok ayrıntıyı, olayı, durumu, göndermeyi anlayamıyosunuz haliyle. Ona rağmen aile kavramını gözler önüne seren, Yahudi kültürüne de eleştiri babında, sorular eve buna cevap arayan profesörün trajedisi, gelenek ile idealizmin çatışması, yine bomba karakterler, Coenvari durumlar, kara mizah, enteresan bir film efendim. Bu adamlar ne çekse izlerim diyenler için özellikle tavsiye edilir ki şahsım adına filmin başındaki kısa hikaye, hahamın anlattığı sonuçsuz diş mevzusu ve Sy Ableman karakteri için bile izlenir.

Hayatın fizik gibi, profesörün koreli öğrencisine matematikten konuştuğu gibi bir teorisi olmaması, belirsizlik durumu, kitaplarda yazdığının aksine yaşanan olayların, başımıza gelenlerin bir nedeninin çoğu zaman olmaması. Karakterlerin falasıyla ciddi insanlar olamaları, yaşadıklarını birşeylere bağlama isteği, iyi giden işlerin birden sarpa sarıp üstüste yaşanan trajikomik hadiseler ve hayat gibi yine kestirilemeyen finaliyle herşeyde neden-sonuç arayan bizlere öğüt niteliğinde sanki film...
Vizyondan kalkmadan koskoca sinema salonunda benim gibi tek başınıza izleme şansınız da varsa daha bir güzel oluyor, makinistle anlaşıp hatta film arası bile vermeden, yandan hışırtılar gelmeden, zırt pırt yanıp sönen cep telefonları olmadan, mis gibi...

Coen biraderler son filmleri Ciddi Bir Adam'da Fargo'da olduğu gibi büyüdükleri bölgeye Minnesota'ya götürüyorlar izleyenleri. Bu sefer daha da derinlere inerek tıpkı büyüdükleri yer gibi epeyce geniş nüfusa sahip bir Yahudi cemaati barındıran banliyölere çocukluklarının geçtiği döneme...
Çocukluklarının geçtiği çevreden ilham alarak çektikleri film Yahudi kültürüne, referanslarına, bu kültüre ait ironik durumlara, ayrıntılara odaklanıyor. Her filmlerinde olduğu gibi bu durum karşımıza birbirinden farklı, fenomen karakterler çıkarıyor, komik durumlara yol açıyor, her ne kadar olaylar trajik bir seyir izlese bile.
Filmdeki karakterler o kadar gerçek ki, başroldeki Larry Gopnik karakteri gibi biraderlerin ailesi de akademisyenmiş efendim, hatta filmdeki karakterlerin çoğu Coen'lerin çocukluk arkadaşlarının adlarını taşıyor. Önceki filmlerinin aksine ünlü yıldız isimler yerine tanınmayan yüzlere yer vermişler, daha çok da tiyatro kökenli, şahsen güzel olmuş, roller yakışmış filmdeki oyunculara.
Film ortalama sinema izleyicisi için kahır anlamına geliyor, çok ağır işleyen temposu olmayan bir film desek yeridir. Anlattığı şeyler ve filmin sonunun zorlama bir son olmaması ve birşeye doğrudan bağlamadan bitmesi de çoğu kişiyi tatmin etmiyor lakin yönetmenlerin böyle bir kaygısı yok zaten olmamalı. Açık söylemek gerekirse vakit geçtikçe güzelleşen bir film, yönetmenlerin sinemasına alışıksanız bira farklı da gelse sevdiriyo ki önceki filmleri Burn After Reading'den daha çok sevdim bu filmi. Biraderlere, absürd karakterlerine ve başlarına gelen olaylara alışık olmayan, ilgi duymayanların sıkılacağı filmdir ki normal birşey olsa gerek.
Yalnız bu filme hakim olabilmek, çoğu şeyi anlayabilmek için Yahudi kültürünü bilmek şart hakkaten birçok ayrıntıyı, olayı, durumu, göndermeyi anlayamıyosunuz haliyle. Ona rağmen aile kavramını gözler önüne seren, Yahudi kültürüne de eleştiri babında, sorular eve buna cevap arayan profesörün trajedisi, gelenek ile idealizmin çatışması, yine bomba karakterler, Coenvari durumlar, kara mizah, enteresan bir film efendim. Bu adamlar ne çekse izlerim diyenler için özellikle tavsiye edilir ki şahsım adına filmin başındaki kısa hikaye, hahamın anlattığı sonuçsuz diş mevzusu ve Sy Ableman karakteri için bile izlenir.

Hayatın fizik gibi, profesörün koreli öğrencisine matematikten konuştuğu gibi bir teorisi olmaması, belirsizlik durumu, kitaplarda yazdığının aksine yaşanan olayların, başımıza gelenlerin bir nedeninin çoğu zaman olmaması. Karakterlerin falasıyla ciddi insanlar olamaları, yaşadıklarını birşeylere bağlama isteği, iyi giden işlerin birden sarpa sarıp üstüste yaşanan trajikomik hadiseler ve hayat gibi yine kestirilemeyen finaliyle herşeyde neden-sonuç arayan bizlere öğüt niteliğinde sanki film...
Vizyondan kalkmadan koskoca sinema salonunda benim gibi tek başınıza izleme şansınız da varsa daha bir güzel oluyor, makinistle anlaşıp hatta film arası bile vermeden, yandan hışırtılar gelmeden, zırt pırt yanıp sönen cep telefonları olmadan, mis gibi...
Beşiktaş - Antalya

Hiç hesapta yokken güzel bir arkadaşımızın kombinesini alıp gittik Antalya maçına. Guti'nin maçı oğlum tam derken baktık ki riske edilmeyecek, oynamayacak haberi geldi. Hakkaten dün maç boyu saklanan, kenarlara kaçan, sorumluluk almayan Tabata yerine Guti olsaydı daha ilk yarıda maç çözülürdü. Günün en şanssızlığı Quaresma'nın pozisyonları ve gol bulamaması oldu ama inatla üzerine gitti, hırsıyla takımı da ateşledi. Keza Ernst olağanüstüydü dün, akıl dolu pasları, bitmek bilmeyen enerjisiyle vazgeçilmez olduğunu gösterdi yine.
Bobo bu takımda yedek kalmaması gerektiğini tekrar kanıtladı, Zapo yine sırıttı ki Veysel'i bile durduramadı çoğu kez.
Yıllar sonra top oynayan, topa hakim olan, sabırlı oynayan, tribüne güven veren bir takım ve idealist bir teknik adam var ki bütün hafta kafamız rahat hayata devam ettiren, huzur veren birşey sanki hayatını bu takıma göre planlayanlar için...
Antalya için de maç boyu vakit geçirme çabaları çok gereksizdi ki takımı ve tribünleri daha da çok hırslandıran birşey bu ne diye inatla yapılır anlamak mümkün değil. Takım olarak rakip korner atarken bile üç adamını hücumda bekleten Antalya'nın hemen hemen hiç pozisyon üretememesi, orta sahada varlık gösterememesinin sonucu gibiydi sanki. Çok sönük bir futbol vardı ki golü de ikram sonucu attılar. Ben daha dişli bir takım bekliyodum açıkçası. Yıllar önce Şairler Parkı dahil heryerde elini kolunu sallayarak gezen Antalyalıların 10-20 kişi gelebilmesi, kendi aralarındaki sorunlar, ekonomik nedenlerin yanında gereksiz hareketlerinin de bir sonucu olsa gerek. İnönüdeki maçta söyleyin kaç para aldınız teahuratı harbiden ayıptı,hataydı bende maçtaydım ama antalyada camların maç öncesi sonrası taşlanması falan gereksizdi, kimsenin yararına olmadı yani.
Açıkçası derbiler ya da büyük maç diye tabir edilen maçlardansa bu tarz maçları daha çok seviyorum. Ağzıyla içmeyen, bağırın hulaynn tipindeki cins tiplerin sayısı epeyce aalıyo bu maçlarda, tribünlerde daha stressiz olduğundan daha iyi oluyo(du).
Tribün mevzusunda korkmakta fayda var. Bu seneki ateşleyici transferler ve hüuma yönelik futbol olmasaydı tribünden ses gelirmiydi bilmiyorum. Bu sezonu kurtaran bu nedenler ve pek şahane "gücüne güç katmaya geldik" tezahuratı oldu kanaatimce. Dün de çok güzel söylendi ama diğer teahuratlar çok sönük kaldı, zaten topu topu 4-5 tanesi anca söylenmiştir. Skor 1-1 olduktan sonra zaten bağıran sayısı en fazla 30 falandı. Taraftar profili her geçen gün değişip, tabelacı, şova yönelik, cep telefonu ellerde, kendi futbolcusuna en ufak hatada söven, yuhalayan, büyüğüne küçüğüne saygısı olmayan, biraz alkol aldımmı dünyayı kurtaracağını sanan sözüm ona adamlarla dolmuş durumda.
Tribünde Alen Markaryan eksikliği de büyük ölçüde hissediliyor. Harun da fena olmasa da bişeyler için çabalıyor fakat o etkiyi yaratamıyor kesinlikle. Yıllardır süregelen tribünü alma-verme muhabbetleri, çarşının kapanma-tekrar açılma mevzuları, Ferdi cinayeti ve tabi ki herkesin geri dönüşü için günleri saydığı Optik Başkanın vefatı tribünde büyük yaralar açtı.İşin çorbasına bakan insan sayısında epey bir artış var benim gördüğüm, rant için, şekilcilik için, büyük oranda şov için yapılıyor artık tribün. Yine de hala özveriyle hala maçlara gelen, efendiliğini bozmayan, sadece Beşiktaş diyen sessiz çoğunluk da var ortada bunu Karabük deplasmanında da gördük. Zor da olsa umudumuzu koruyoruz geleceğe yönelik, yapacak başka bir şey yok çünkü.
23 Eylül 2010 Perşembe
Andrei Tarkovsky
İlkelerine bir kez ihanet edersen, hayat her gün seni sorgular. Hayat ile olan saf ilişkini yitirirsin. Bir insanın kendisine karşı hile yapması onun; filminden, hayatından, herşeyinden vazgeçmesi demektir.
“Bu ne zevksizlik, ne saçmalık! Ne iğrenç bir şey! Bence filminiz tam bir fiyasko! Seyirciye biraz olsun yaklaşmıyor bile, oysa en önemli unsur seyirci değil midir?”
Sinema, genellikle anlaşılması zor, yüksek bir yaratıcılık gerilimi içeren bir özgün sanat biçimidir. Bu, ben anlaşılmak istemiyorum demek değil, ama Spielberg gibi, örneğin genel kitle için bir film yapamam. Eğer yapabileceğimi keşfetseydim acı duyardım. Eğer genel bir izleyici kitlesine ulaşmak istiyorsanız, Star Wars ve Superman gibi, sanatla hiç ilgisi olmayan filmler yapmalısınız. Bununla halkın aptal olduğunu söylemek istemiyorum, ama onları memnun etmek için de kesinlikle böyle bir ıstıraba katlanamam. Sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır...
“Bu ne zevksizlik, ne saçmalık! Ne iğrenç bir şey! Bence filminiz tam bir fiyasko! Seyirciye biraz olsun yaklaşmıyor bile, oysa en önemli unsur seyirci değil midir?”
Sinema, genellikle anlaşılması zor, yüksek bir yaratıcılık gerilimi içeren bir özgün sanat biçimidir. Bu, ben anlaşılmak istemiyorum demek değil, ama Spielberg gibi, örneğin genel kitle için bir film yapamam. Eğer yapabileceğimi keşfetseydim acı duyardım. Eğer genel bir izleyici kitlesine ulaşmak istiyorsanız, Star Wars ve Superman gibi, sanatla hiç ilgisi olmayan filmler yapmalısınız. Bununla halkın aptal olduğunu söylemek istemiyorum, ama onları memnun etmek için de kesinlikle böyle bir ıstıraba katlanamam. Sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












