"herkesin inandığı bir şey var bu .mına kodugumun hayatında, benimki de sensin..."
22 Eylül 2010 Çarşamba
Derdiyoklar İkilisi – Dadaloğlu
Derdiyok Ali
Sahnede taklalar atıyoruz, atlıyoruz, zıplıyoruz, tam konsantre oluyoruz. İnsanların karşısına çıktığımda, kendimi kaptırıp gidiyorum. Onlara öyle bir güç hissettirmem lâzım ki, hepsi bana baksın, beni izlesin, sazımdan, sözümden, sohbetimden bir şeyler alsın… Önce yarım saat türkülerimizden, deyişlerimizden okuruz. Ankara misketine bir girdik mi, motor gibi devam ederiz, pat diye oyuna, halaya geçeriz, “halay bizim çekelim / dizilelim sekelim” deriz. Akın akın piste dolarlar, masada kimse kalmaz, çekirge gibi oynarlar. Mehmet’in şovu da dünyanın hiçbir yerinde yok. Davulu bırakıp yerlerde solo atar. Düğün videolarımız YouTube’da on binlerce kere tıklanmış. Ama bizde daha ne tiyatrolar, ne skeçler var. Bayanlar beni kucaklarına alıp masaların üzerine atarlardı. Halaylarda elimde gitarla başı ben çekerdim, yüzlercesi peşimden oynardı. Bunların hiçbiri yok YouTube’da.
(Ali Ekber Aydoğan, Roll 122)
Replik
20 Eylül 2010 Pazartesi
Derbinin Ardından

Bu Fener - Beşiktaş maçları özellikle son yıllarda bence rakipsiz oldu heyecanı, daha çok gerilimi, tribün arası çekişmeleri vb. bakımından. Futbol kalitesi nerde aga diyenleri Premier lige buyur ediyoruz keza kalite falan hak getire. Hele ilk yarı horoz dövüşünden beterdi, hakemin kontrolü kaybedip ne yapacağını şaşırmasının ardından, mahalle maçını aratmayan hareketler, bağırış çağırışlar gördük. Neyse ki Emre denen karakter yoksunu futbol katili ikinci yarı çıktı da biraz sinirler yatıştı. Rkibin orta sahası da bu herifin çıkmasıyla düştü denedibilir. Aykut'un en büyük hatası bu ve gol yiyene kadar oyuncu değişikliği yapmaması oldu. Üzülmez'in joker olarak sağ beke geçmesiyle Dia silindi, burda olası Stoch değişikliği bir nebze hareket getirebilirdi kontra şansını pek kullanamayan Fener için.
Kopuk kopuk da olsa Beşiktaş güzel sinyaller verdi, hele Guti, oyunu okuyuşu, muazzam pasları ve hareketleriyle mest etti beni şahsen. Senelerdir Delgado benzeri adamları yıldız diye kakalayanlara sromak geliyor bu adam ne peki diye. Quaresma ikili üçlü sıkıştırmalara rağmen performansı genel olarak beğenilmese de ben çok beğendim, Ernst herzamanki gibiydi, Aurelio ortalama denebilir lakin Necip'e yanmamak elde değil. İlerde Nobre yerine Bobo ile başlasak şahane olacaktı, yine Nihat da görev yeri itibariyle verim alamadaığımızdan yanlış seçimdi sanki. En çok düşündüren savunmanın dengesizliği, bu takım daha güçlü ve güvenilir bir savunmayı hakediyor. Bu seneki oyun kurgusu ve hücuma yönelik taktik nedeniyle çok pozisyon versek de uzun zaman sonra Beşiktaş gibi oynuyoruz, o silik, sıkıcı görüntüden kurtulup izlerken keyif veren, pozisyona giren, takım olarak baskı yapan, kısa ve hızlı paslarla rakip kaleye nüfus eden bir takım iliyoruz çok şükür. Maç sonrası insanların sevinci de bu yüzdendi, her ne kadar gudik spor yazarları ve bazı artniyetli rakip taraftarlar bak ulan adamlar beraberliğe sevindi demelerini normal karşılıyorum açıkçası anlamalarını da beklemiyorum.
Maçın tribün açısından da Fenerbahçenin yıllardır süregelen değişimi ve çeşitli sorunlar nedeniyle taraftar desteği minimumda. Deplasman taraftarı olarak da bizimkilerin gücüne güç katmaya geldik teahuratı şahaneydi kuşkusuz ki bunun gittiğimiz Karabük deplasmanında olağanüstü şekilde sinyallerini vermiştik. Maç öncesi saygı duruşundaki küfür olayı ise artık can sıkmaya başladı. Ne yazıkki tribündeki başıboşluk ya da herkesin kafasına göre takılma hali yüzünden bu gibi olaylar çok sık yaşanmaya başlandı. Bie yakışmıyor, iğrenç hareketler tek kelimeyle.
Velhasıl Beşiktaş güzel günler gösterecek gibi, görmesek de canları sağolsun dedirtiyo keratalar. Yeter ki Deli İbrahim gibi formanın hakkını versinler, formayı terletmeden sahadan ayrılmasınlar.
Dans Et Şampiyon!..
Dans et şampiyon, kimsesizler yurdundaki yalnız çocuklar için dans et. Çocuklar için salla yumruklarını.
Kiralarını ödeyemeyen işsizler için dans et. Şu alçağın işini bitir!
Meyhanedeki ayyaşlar için dans et şampiyon, kanserden ölen yoksul hastalar için, kefaletleri ödenmeyen sefil mahkumlar için, herkesin terkettiği eroinmanlar için, kocaları olmayan gencecik hamile kızlar için. Dans et şampiyon, savaş onlar için!
Şu aşağılık herifin işini bitir, çenelerini dağıt hepsinin. Düşkünler yurdundaki zavallılar için, emeklilik maaşı alamayan yaşlılar için, pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun fahişeler için…
Meyhanelerde oturmuş demlenen bütün yalnız kalpler için, bilardo salonlarındaki yalnızlar için, sokak köşelerindeki yalnızlar için. Dans et şampiyon, savaş onlar için!
Temizlik işçileri için salla yumruklarını; hava limanlarında, otobüs duraklarında, benzin istasyonlarında yerleri süpüren küçük insanlar için. Savaş onlar için şampiyon. Otellerde yatakları yapıp tuvaletleri temizleyen küçük odacı kızlar için dersini ver şu aşağılık herifin!
Seni kurtaranlar senatör değildi, vali değildi, başkan değildi. Sokaktaki insanlar kurtardı seni. Şimdi sokaklar adına savaş, hadi evlat, işini bitir şu aşağılık herifin!
Bu ring ikinize fazla. Hadi bitir işini, suratını paramparça et. Yoksullar adına şampiyon, yoksullar adına!
Hadi yavrum salla yumruklarını! Muhammet Ali’yi hiçkimse yenemez, hiçkimse. Sadece Cassius Clay yenebilir ama o da bu akşam aramızda değil.
Dans et şampiyon, hadi oğlum dans et!
*Muhammed Ali Clay'in antrenörü Drew Bundini Brown tarafından George Foreman ile yapacağı maç öncesi yapılan konuşma
Çev.: Hakan Albayrak, 1989, Çete dergisi
**
Vietnam için askere gitmeyi reddeden, Olimpiyat madalyasını Ohio nehrine fırlatan; Amerikan emperyalizmini, ırkçılık virüsünü tokatlayan, yüzyılın gördüğü en soylu yiğitlerden biri, tarihin en büyük sporcusu; tek, gerçek ve tek gerçek şampiyon, şair boksör Muhammed Ali’nin boks lisansı elinden alınmıştır. Yaklaşık beş yıl boyunca maç yapamayan Ali, Amerika dışında, öz yurdunda, Zaire’de bir maç için King-Kong lakaplı ağır sıklet boks şampiyonu George Foreman’la randevulaşır.
ALİ BOMA YE! – Ali onu öldür!” sloganları hep dillerdedir.
30 Ekim 1974’te yapılan bu maç, aynı zamanda Türk televizyon tarihindeki ilk canlı yayındır. Kıbrıs Savaşı’ndan yeni çıkmış ve kazanmayı yeni yeni hatırlamaya başlayan bir millet, öz çocukları kadar sevdiği büyük şampiyonun naklen yayındaki maçı için televizyonları başındadır. Vietnam Savaşı’nı, Amerikan emperyalizmini, ırkçılığı, kısacası tüm bir Amerika’yı ve tabi ki George Foreman ve Sese Seko Mobutu’yu yere seren Muhammed Ali, Murat Zelan’ın deyimiyle, Türk halkının Kıbrıs zaferini cilalamıştır.
Çok merak uyandırır gerçekten Türk halkının Muhammed Ali hayranlığının birçok nedeni olduğu açık keza ben canlı olarak izleyemesem de acayip severim, okurum araştırırım, belgesellerini ilerim ki bu kadar kendine güvenen, bu kadar fenomen bir adam dünyaya zor gelir bence.
Burdan az çok ilgilenenlere de "When We Were Kings" adalı belgeseli hararetle tavsiye ederim. Adamın özellikle en ciddi yerlerdeki çıkışları, basın toplantılarındaki esprileri, muhabirleri gıcık edip göt edişi falan beni benden aldı, sizi de alsın...
6 Nisan 2010 Salı
Big Brother Bizi İzliyor !
Günümüzde medya aracılığıyla zihinlerle dalga geçercesine oynandığı, abidik gubidik gündemlerle, teknolojiyle, doğal uyuşturucularla, futbolla, televizyonla uyuşturulduğumuz dünyada bugün gazetelerde çıkan haber hakakten şaka gibi düştü, bomba gibi değil. George Orwell ve 1984 akla geliyor hemen, ileri görüşü, teşhis ve tespitlerine daha bir saygı duyuyor insan...
Aşağıdaki linkten, okunabilir, üzerine su içilerek.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/14329041.asp?gid=373
Yani diyorki büyüklerimiz ayağınızı denk alın, herşeyi kurcalamayın, bizim size çizdiğimiz sınırlar dahilinde efendi efendi takılın, merak etmeyin, yoksa...
Küçük Amerika diye yıllardır dillendirilir, aslında hemen hemen tüm sözümona modern toplumlarda, kültürlerin yokoluşu, benliğin yitirilmesi, maneviyat kaybı, rekabet adı altında insanların yarış atı misali koşturulması, tek tip toplum yaratılması açık seçik meydanda. Bunun akabinde tabi kentsel dönüşüm projeleri ile kültürel zenginliklerin silinmesi,kitle iletişim araçlarıyla toplumun büyük kesiminin pasifize edilmesi, tıpkı Abd'de görüldüğü üzere iki kutuplu bir yaşam-düşünce yapısı yaratılması, Cumhuriyetçi-Demokratlar gibi iki sınırlı yapıda insanların idame ettirilmesi. Sürekli yiyen, tüketen, kafası gudik şeylerle doldurulmuş,anti-depresanlarla- uyuşturucularla etkisiz hale getirilmiş, tepkisiz toplumlar yaratmak. Bunun çevresinde tabi biraz olsun tepki koyanlara uygulanan aşırı şiddet, devlet düşmanı babında etiketlemeler, bolca komplo teorileri, korku toplumu temellerini oluşturdu bile. Hala bazıları, açılımdan-saçılımdan, hükümetin insan hakları alanında yaptığı şeylerden falan bahsediyo, bir yanda hala işkence ve insan haklarında hala en tepede olmamıa ya da ulan bu adamlar daha parti içi demokrasiyi sağlayamamış ülkede nasıl sağlayacak demeden hap gibi yutuyoruz. Afiyetle...
Hayat Neden Şekil Yapıyor ?
Feridun Düzağaç abimiz "fd 7"yi yapmış, herzamanki kelime oyunlarıyla sana meyilim var diyerekten yine yapmış yapacağını.
Bazı albümler vardır hani akşam saatlerinde iyi gider, uykuya hazırlık manasında adamı yumuşatır, güzelleştirir icabında, bu da aynen o şekil olmuş.
Ağır Ağır, Mütemadiyen Ağlıyorum, Rüya ve özellikle 'Hayat Neden Şekil Yapıyor' şimdiden favori parçalar arasına eklendi bile. Bir önceki albüm "Uykusuza Masallar" şahsen apayrı bir yerde bence, o daha iyi bu daha kötü dememek lazım, dinlemek lazım...
ilk klip sıcağıyla çoktan çalmaya başladı, hayır olsun inşallah. mütemadiyen güneşli günler...
24 Mart 2010 Çarşamba
Irvine Welsh ve Trainspotting

Nihayet adam gibi çeviriyle yer altı edebiyatının ganimetlerinden, bir Irvine Welsh güzellemesi Trainspotting raflarda yerini aldı. İncil'den çok satılması gereken kitap diyerek yüceleştirilen, kült mertebesine çok önceden ulaşan, filmi sayesinde Renton rolüyle Ewan McGregor'u daha bir sevdiğimiz, müziklerine taptığımız, Robert Carlyle abimizle özdeşleşen Begbie fenomenini tanıma fırsatı bulduğumuz, Danny Boyle ismine ilk kulak kabarttığımız şaheser.
Britanya'nın süslü coğrafyasında haklarında pek bir şey öğrenemediğimiz İskoçların bilinçaltlarına bizzat okulu terkedip punk hareketine giriş yapıp yol alan Welsh'in kendi kaleminden okumak ayrı keyif olsa gerek.
"Dibe vurmaktan çekinmeyenlerin öyküsü" diye tabir edilen güzelim eser...
'BEN HAYATI SEÇMEMEYİ SEÇİYORUM'
''Hayat sıkıcı ve anlamsız. Büyük umutlarla başlıyoruz, sonra çuvallıyoruz. Hepimiz bir gün büyük sorulara cevap bulamadan öleceğimizi keşfederiz. Hayatımızın gerçeğini farklı biçimlerde yorumlayacak dolambaçlı düşünceler geliştiririz, bedenimizle büyük şeylere, gerçek şeylere dair kayda değer bir bilgiye uzanmaksızın. Aslında, kısa ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat yaşar, sonra da ölürüz. Kendimizi her şeyin tamamen anlamdan yoksun olmadığına inandırmak için hayatlarımızı bokla doldururuz; kariyerle, ilişkiyle falan...
… Bizi seç. Hayatı seç… Çamaşır makinesi seç, araba seç, bir kanepeye oturup ağzına berbat şeyler tıkıştırarak beyin uyuşturucu ve ruh çökertici aptal televizyon programları seyretmeyi seç. Bir huzur evinde üzerine sıçıp işeyerek çürümeyi, bencil ve kafayı yemiş çocukların için bir utanç kaynağı olmayı seç. Hayatı seç.
İyi de, ben hayatı seçmemeyi seçiyorum.''
10 Mart 2010 Çarşamba
The Darjeeling Limited
Her filminde renkleriyle, enteresan karakterleri, muhteşem müzikleriyle anında uyandığımız Wes Anderson'un hastasıyız aabi!..
Peter: I love the way this country smells. I’ll never forget it. It’s kind of spicy.
5 Ocak 2010 Salı
Soul Kitchen Ulan!..

En nihayetinde geç de olsa Fatih Akın'ın filmi salonlara geldi, ortalık şenlendi... Ulan bir bar açsam diye hayal kuran binlercesini yine fişeklemiş, afrodizyaklı tatlılarla mideleri kıymıştır bu film an itibariyle...
Filmden dönmüş, falasıyla memnun kalmış bulunuyorum. Beklentileri karşılayan, heramanki gibi bu adam ne yapsa izlenir dedirten film olmuştur.
Derinlemesine tek tek bişeyler karalamaktansa kısa kısa bahsetmek farz diye düşünüyorum, en aından gitmeyi düşünenlere ayıp olmaması babında.
Bir kere ilk başta daha çok konuşulacak olan müziklerden bahsetmek lazım. Filmin ruhunu işleyen, hemen her Fatih Akın filmi gibi eserin bir parçası haline gelmiş, filme değer katan bir unusr yine müzikler hatta daha falası. Hakkaten muhteşem seçimler olmuş ki hem müzik danışmanı hem de Fatih Akın bildiğim kadarıyla bu seçimleri yapmış, ellerine sağlık diyelim. Tez vakit soundtrack albümü alınacaklar listesine eklene...
Yine bir iki yerde St.Pauli göndermeleri gözden kaçmadı tabi. Yaşadığı ve Adam ile beraber büyüdükleri Hamburg'un kenar mahallelerine kamerayı çevirmiş, orda geçen hikaye, hayatlar komedi ekseninde harmanlanmış. Şahsen bir an bile sıkılmadım ama arkamdaki teyzeler ilk yarı biraz sıkılsalar da filmin ikinci yarısı onları bile coşturdu. Darısı sizlerin başına:)
Oyuncular yine bildik tanıdık isimler olsa da hepsi işini falasıyla iyi yapmış, sırıtan bir performans yok keza abartılı oyunculuklar da yok. Adam Bousdoukos kendi hikayesini anlattığından olsa gerek şahaneydi, Moritz Bleibtreu yan karakterlerden olsa da kumar tutkunu arıza Yunan karakter olarak başarılı, bıçak ustası-püf noktacı şahane aşçı Shayn rolünde Birol Ünel mükemmel denebilir ki filmin en başarılı oyunculuğu bence ona aitti. Yine ikinci karakterim filmde Sokrates oldu. Saç-sakal karışmış, mekanın arka tarafında kira vermeden yaşayan, yiyip-içen, kapitalist pzevenbklere gününü gösteren kişi olan karakterin Demir Gökgöl olduğunu filmin bitişindeki şahane jeneriklerde görebildik anca. Diğer karakterler, yan unsurlar da gayet güel işlenmiş.
Kara mizah da var, aşk da, eğlence de var cenaze de...
Ayriyetten kemik kıran Kemal rolünde Uğur Yücel'in ufacık sahnesi de yakışmış ki aynısını birebir Fatih Akın yaşamış yanılmıyosam. Bu şekilde ordan burdan derlediklerini, yaşadıklarını, duyduklarını aslında zor olanı kolaya çevirerek enfes harmanlıyor önümüze sürüyor yönetmen, hastasıyız.
afiyet olsun der, hararetle öneririm...
29 Aralık 2009 Salı
Bidıl Limuzin
Bildiğimiz Vosvosu tahmin etmekte güçlük çekilmeyecek şekilde Ordu ilinde limuzin yapmış abiler, yabancı forumlardan görüp, aşırdım.
Eskiden beri tospağaların hastasıyım, kendine has kokusu, sempatik dış görünüşü, Herby efsanesiyle, büyük versiyonunun hippilere, çiçek çocuklarına ev sahipliği yaptığı koca bir dönemle efsanedir, can'dır bizler için.
Daha da manyaklık derecesinde sevenleri, bırakamayanları var aşağıda görüldüğü gibi.
Bildiğim kadarıyla yıllardır ankara dahil birçok yerde vosvos club tarı oluşumlar var, bunlar her yıl toplanır pıtır pıtır gezerler konvoy halinde, pek de güzel görünür canına yandığım:)

Unutulmaz Sahneler #3
Reservoir Dogs
Tarantino'yu üne kavuşturan film olarak bilinen meşhur soygun filmi. Soygun ve boka sarma konusunda üstüne yoktur heralde. Kendileri Quentin abimizin Pulp Fiction şaheserinden sonra ikinci sırada gelir benim için.
Filmde birçok sahne var hele ki filmin açılış sahnesi zaten 10 numaradır, Buscemi'nin ön planda olduğu bahşiş verelim mi vermeyelim mi temalı diyaloglar yıkıp geçirir, yine soygun öncesi jazırlık safhasında Mr.Pink niye ben oluyorum diyerek Buscemi yarar adeta. Bu iki sahne şahanedir ama filmin fotoğraftaki sahnesi artık Beatles'ın Abbey Road fotoğrafı gibi kült mertebesine ulaşmış bir an'dır aslında. Afişleri, blogları, dört bir yanı süsler...
Tarantino'yu üne kavuşturan film olarak bilinen meşhur soygun filmi. Soygun ve boka sarma konusunda üstüne yoktur heralde. Kendileri Quentin abimizin Pulp Fiction şaheserinden sonra ikinci sırada gelir benim için.
Filmde birçok sahne var hele ki filmin açılış sahnesi zaten 10 numaradır, Buscemi'nin ön planda olduğu bahşiş verelim mi vermeyelim mi temalı diyaloglar yıkıp geçirir, yine soygun öncesi jazırlık safhasında Mr.Pink niye ben oluyorum diyerek Buscemi yarar adeta. Bu iki sahne şahanedir ama filmin fotoğraftaki sahnesi artık Beatles'ın Abbey Road fotoğrafı gibi kült mertebesine ulaşmış bir an'dır aslında. Afişleri, blogları, dört bir yanı süsler...
25 Aralık 2009 Cuma
Avatar ve 3D Bilinmezliği
3d çılgınlığına boş zaman bulup kulak kabarttık, kan-ter içinde kaldık efenim.
Sinema salonuna saat 21de girip gece 12.30 civarı çıktık. Filmin saati belirtilenden 20 dakika sonraya kaydı zorla reklam izletmenin dayanılmaz coşkusu sarmış bünyeleri.
Avatar filmi sinemalarımızda şu an 35mm orjinal hali, imax ve xpand 3d şekliyle gösterimde. Biz de böyle bi film dümdüz izlenmez diyerekten aldık kocaman gözlükleri başladık seyretmeye. Bir kere bana göre değil bu olay bu kesin. Gözümün tepesinde kocaman gözlük, gözüm bozuk olduğu halde gözlük takmayan ben, bunlarla cebelleşemem kesinlike. Görüntüler güzel, etkileyici tabi gerçeklik duygusu desen o da aynı şekil. Belki de alışkanlık meselesi bilmiyorum, kime sorsam rahat izleyememiş bu dalgalardan dolayı. İnsan acayip görüntülere, sağdan-soldan fırlayan dala-ağaca mı bakayım yazılarımı takip edeyim bilemiyor epeyce bir süre, sonra zaman geçtikçe alışıyor tabi. Film sonunda beyni sulanmış bir avuç insan ve burunlarının üzerinde kıpkırmızı izlerle birbirine gülen tuhaf adamlar çıkıyor.
Filme gelecek olursak sinemada Matrix etkisi yapacak film diye bahsediliyor ilk bakışta olası tabi lakin aman göstericek. Teknoloji ve görsellik bakımında Cameron fazlasıyla hakkını vermiş filmin, kea hikayesi de çok derin değil ama derdini söylüyor fazlasıyla.
Daha hikaye ilerlemeden ulan bu Amerika ve Kızılderililer olayının aynısı dedim kendi kendime.
İnsanoğlunun o bitmeyecek ele geçirme aşkı, zengin olma hırsı, güç üzerine kurduğu hayatı Avatar ile tekrar izliyoruz. Navi ırkı da belirttiğim gibi Kızılderili ya da Afrika yerlisinden farksız. Doğayla barışık, kendine has örf-adetleri, törenleri olan zararsız canlılar. Yaşadıkları toprağın altındaki enginlikler onları ilgilendirmiyor ama beyaz adam bu enginliklere bayılıyor, bunu ele geçirmek için herşeyi meşru kılıyor ve olaylar gelişiyor. Çok tanıdık hikaye işte modern versiyonu yine tokat gibi çarpıyor tabi anlayana.
Oyunculuklar da abartısız güzel, Sigourney abla herzamanki gibi şahane. Kötü adamımız albay rolünde Stephen Lang cuk oturmuş, başroldeki Jake Sully karakteri için çok tanınmamış bir oyuncu star bir isim olmaması da bir o kadar isabetli olmuş. Seksi ve fırlama hatun kontenjanından Michelle Rodriguez de listede tabi, severek iliyoruz...
Filmde klişeler yokmu tabiki var baya var aslında ama bu kadarı kadı kızında da olur diyoruz. Sonuçta tamamen sistem karşıtı bir film ya da bağımsız film çevirmiyo adamlar bir endüstrinin parçası, popüler sinema ürünü olarak olacaksa böyle olsun diyoruz. Hemen navi'ce kursuna yazılıyoruz, tez elden...
21 Aralık 2009 Pazartesi
Düttürü Dünya
Daha evvelden bahsettim mi bilmiyorum ama Kemal Sunal ve Türk Sineması dendimi benim için öncelikli ilk 3 film denirse birinci sırada Düttürü Dünya, ikinci sırada Kiracı ardından da Kapıcılar Kralı gelir. Bunlardan ikisinin yönetmeni bugün toprağa verilen usta Zeki Ökten'di. Kemal Sunal'ın sulu komedi yerine gerçek oyuncu performansını yakalayabildiğimiz ender filmlerdi ve bu dramatik roller, filmler daha bir yakışıyordu sanki.
Hele Kiracı'daki karanlık ortam, eş ve kaynana dırdırı, evsahibi ve oğulları gibi acayip absürd karakterleri, geçim sıkıntısı-yaşam mücadelesi derken aşkın da işlendiği pek güzel filmdir.
Düttürü Dünya ise bambaşka bir atmosferde geçer. Gecekondu bölgesinde ikamet eden-geceleri pavyonlarda klarnet çalan Mehmet ve arkadaşlarının dramatik hikayesi bir o kadar da keyiflidir. Ankara'da geçiyor oluşu, Kemal Sunal'ın bu filmle ödül aldığı usta oyunculuğuna Cezmi Baskın gibi yeni yeni kıymeti anlaşılan diğer başarılı oyunculukların bulunması, 80lerin gri rengini barındırması ve yoksulluğu resmedişiyle şahsım adına vazgeçilmez filmlerimdendir.
Zeki Ökten'i saygıyla anarken, filmin senaryosu da umur Bugay'a ait, ayrıca yardımcı yönetmenlerden biri de Zeki Demirkubuz ki kendisi de cenazede hala Ökten'in asistanı gibi hissettiğini söyleyerek egoları bünyesini ele geçirmemiş bir yönetmen nasıl olur tekrar gösterdi kendisi.
20 Aralık 2009 Pazar
Ibraam
merhaba,
ben ibrahim üzülmez.
senelerce beni futbol oynamaya çalışırken izlediniz.
bu süreçte çektiğiniz acıları, bu fotoğrafımda yaşatmaya çalıştım.
iyi günler.
by ninjaindisguise
ben ibrahim üzülmez.
senelerce beni futbol oynamaya çalışırken izlediniz.
bu süreçte çektiğiniz acıları, bu fotoğrafımda yaşatmaya çalıştım.
iyi günler.
by ninjaindisguise
Şimdi Reklamlar
Reklamcılık zeka parıltısı istiyor, orası kesin. Özellikle yurtdışında acayip işler yapılıyor, özellikle amaç akılda kalmak ve ilk adım için zihinlere yerleşmek ise falasıyla başarıyorlar.
Bizde ise genelde bu akılda kalma işi kötü, sevilmeyen reklamlarla oluyor. Bunun müzikte de karşılığı var misal ajdar şarkıları, şarkı demeye şahit ister, berbattır ama hep dillerdedir ya o hesap.
Fotodaki reklam işi de folgers adlı kahvenin reklamından, bakıldığında ulan baltalıyo bu herifler güzelim kahveyi de dedirtebilir ama fikir olarak güzel, umarım güzel kokuyodur:)
Spor Foto
Tenis pek şahsıma hitap etmese de zaman zaman Nadal ve geçmişte Philiposis hatrına ucundan bakardım.
Burda toplardan sorumlu hanım kızlarımızdan bizim futboldan alıştığımız öellikle kış günlerinde burnundan horul horul sümük akan top toplayıcılarımızdan farklı, daha bir karizmatik durumları var heralde.
Fotoğrafta hanım kızımıın yüz ifadesi enteresan geldi, fotoyu paylaşayım dedim bilmem ne niye...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














