8 Ekim 2008 Çarşamba

Altın Portakal '08

45. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin bu yılki sürpriz konukları dünyaca ünlü sanatçılar Bo Derek, Mickey Rourke ve Adrien Brody olacak.

Altın Portakal için geri sayım başladı
45. Antalya Altın Portakal Film Festivali, 10-19 Ekim tarihleri arasında seyircilerle buluşacak.

Bu yıl 45’incisi yapılacak Antalya Altın Portakal Film Festivali için geri sayım başladı. 1964 yılında, dönemin Antalya Belediye Başkanı Avni Tolunay öncülüğünde ulusal olarak başlayan festival, dünyaca ünlü sanatçıların katılımıyla yapılan görsel bir şölen haline geldi. Bu yıl 10 Ekim’de kortejle başlayacak festivalin açılış galasında Müşfik Kenter, Hülya Avşar, SESAM Başkanı Yılmaz Atadeniz ve ışık şefi Aydın Mesut Yurteri’ye onur ödülü verilecek. Festivale “Temel İçgüdü”, “Robocop” gibi filmlerin yönetmeni Paul Verhoeven ve “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinin Hobbit’i İskoç oyuncu Billy Boyd’un da aralarında bulunduğu pek çok ünlü katılacak. Festivalin kapanış galası ise, 2000 yıllık Aspendos Antik Tiyatrosu’nda yapılacak...

Antalya Belediyesinde belediye tabibi olarak çalışan ve sanata düşkünlüğü ile tanınan, 1963 yılında da belediye başkanı seçilen Avni Tolunay’ın öncülüğünde 1964’te ulusal olarak başlayan Altın Portakal Film Festivali, ilginin büyük olması nedeniyle geleneksel hale getirildi. Misyonu Türk sinema sektörünü maddi ve manevi desteklemek, Türk film yapımcısını nitelikli yapıtlar üretmeye teşvik etmek olarak belirlenen festival, sinema dünyasında yarattığı heyecan ile bir anlamda “Türkiye’nin Oscar’ı” haline geldi.

FESTİVALİN “EN”LERİ
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde mücadele eden uzun metraj film yarışmasında dağıtılan ödüller, sinema dünyası için her zaman “prestij simgesi” oldu. Zaman zaman ödül alamadığı için tepki gösteren aktör, aktris ve yönetmenleriyle gündeme gelen Altın Portakal’da, bazı isimler ise birden fazla kez ödülü almaya hak kazandı.

Altın Portakal’ın en fazla ödül alan yönetmeni, sinema dünyasının duayenlerinden Atıf Yılmaz oldu. Ünlü yönetmen, 6 kez Altın Portakal heykelciğini aldı. Atıf Yılmaz’ın ardından Ömer Kavur 4 kez, Halit Refiğ ve Türk sinemasında olduğu kadar yurt dışındaki başarılarıyla da isminden sıkça söz ettiren Nuri Bilge Ceylan 3’er kez “En İyi Yönetmen” ödülünün sahibi oldu.

44 yıllık festival tarihinde en çok “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü alan isim ise Tarık Akan oldu. Tarık Akan 6, Fikret Hakan 3, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Genco Erkal, Hakan Balamir, Ekrem Bora, Mehmet Aslantuğ, Şener Şen ve Erkan Can da bu unvana 2’şer kez layık görüldü.

Festivalde “En İyi Senaryo” ödülünü 4 kez Yavuz Turgul, 3 kez Sadık Şendil alırken, Vedat Türkali, Umur Bugay ve Erol Keskin ise 2’şer kez bu ödülün sahibi oldu.

DÜNYA YILDIZLARI DA ANTALYA’DA
Antalya Altın Portakal Film Festivali, 2004 yılında Avrasya Film Festivali’ni bünyesine katınca, sinema sektöründe dünyaca tanınan isimler de Antalya’ya gelmeye başladı. Geçen yıl, sinema tarihin en önemli filmleri arasında gösterilen “The Godfather-Baba” filminin yönetmeni Francis Ford Coppola, dünyaca ünlü yönetmen Nicolas Roeg ile ünlü oyuncular Sophie Marceau, Christopher Lambert, Rossif Sutherland gibi yıldızlar Antalya geldi. Bu yıl da, Avrasya Film Festivali’nin jüri başkanlığını da yapacak “Temel İçgüdü”, “Robocop” gibi filmlerin yönetmeni Paul Verhoeven, İranlı yönetmen Majid Majidi, “Son İmparator”, “İkiz Tepeler” gibi filmlerin ve festivalde seyirci karşısına çıkacak “ZhanG-Ke” imzalı “24 City”nin yıldızı ünlü oyuncu Joan Chen gelecek.

“Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinin küçük Hobbit’i, İskoç oyuncu Billy Boyd, Krzysztof Kieslowski’nin “Dekalog”, “Veronik’in İkili Yaşamı”, “Üç Renk” gibi filmler için yaptığı müziklerle tanınan Zbigniew Preisner, “İngiliz Hasta”, “Da Vinci Şifresi” filmlerinden tanınan Alman asıllı ünlü oyuncu Jürgen Pronchow da Antalya’ya gelmesi beklenenler arasında yer alıyor.

YARIŞACAK FİLMLER
Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) ve Antalya Kültür Sanat Vakfı’nın (AKSAV) işbirliği ile gerçekleştirilecek festivalin ulusal uzun metraj yarışma filmleri de belli oldu.

Festivale bu yıl belgesel dalında 87, kısa metrajlı 236 ve uzun metrajlı 34 film başvurdu. Atilla Dorsay, Mithat Alam, Serap Aksoy, Erkan Aktuğ, Tevfik Başer, Necip Sarıcı, Fehmi Yaşar, Ziya Öztan ve Muammer Brav’dan oluşan ön seçici kurulun izlediği 34 ulusal uzun metraj filmden 16’sı, 45. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışmaya hak kazandı.

45. Altın Portakal Ulusal Uzun Metraj Yarışma Filmleri şöyle:
“Başka Semtin Çocukları” (Aydın Bulut), “Üç Maymun” (Nuri Bilge Ceylan), “Gökten Üç Elma Düştü” (Raşit Çelikezer), “Hayat Var” (Reha Erdem), “İki Çizgi” (Selim Evci), “Son Cellat” (Şahin Gök), “Gölge” (Mehmet Güreli), “Pazar” (Ben Hopkins), “Ulak” (Çağan Irmak), “Süt” (Semih Kaplanoğlu), “Gitmek” (Hüseyin Karabey), “Vicdan” (Erden Kıral) “Bunu Gerçekten Yapmalı Mıyım?” (İsmail Nemci), “Dilber’in Sekiz Günü” (Cemal Şan), “Pandora’nın Kutusu” (Yeşim Ustaoğlu), “Nokta” (Derviş Zaim).


AVRASYA FİLM FESTİVALİ
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin dünyaya açılan yüzü Uluslararası Avrasya Film Festivali’nin 4. yılında, festivalin yarışma bölümününde bu yıl 2’si Türk, toplam 12 film yarışacak.

4. Uluslararası Avrasya Film Festivali Yarışma Bölümü’nde “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” ödülleri için yarışacak Türk filmlerinden biri, Nuri Bilge Ceylan’ın 61. Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” kategorisinde Altın Palmiye ödülü kazanan ve 81. Akademi Ödülleri’nde Türkiye’yi temsil etmeye hazırlanan filmi “Üç Maymun”. Uluslararası Avrasya Film Festivali yarışma bölümünde yarışacak ikinci Türk filmi ise Özcan Alper imzalı “Sonbahar”.

İsrailli yıldız Ronit Elkabetz ve kardeşi Shlomi Elkabetz’in birlikte yönettiği ve Kudüs Film Festivali’nde “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu” ödüllerine layık görülen “Yedi Gün”, modern Alman sinemasının ünlü yönetmenlerinden Christian Petzold’un yeni filmi “Jericow”, edebiyata özgü duyarlılıkları beyaz perdeye aktarmasıyla tanınan Japon yönetmen Hirokazu Kore-edda’nın “Bitmeyen Yürüyüş”, Çek yönetmen Bohdan Slama’nın yönettiği “Kasaba Öğretmeni” , Rashid Masharawi’nin yönettiği, Ramallah’ta yaşayan bir baba ve küçük kızı arasındaki ilişkiyi konu alan “İyi ki Doğdun Laila” da Uluslararası Avrasya Film Festivali’nde yarışan filmlerden bazıları.

7 Ekim 2008 Salı

Peyk - Suluşaka


Ülkemizde rock adı altında yapılan 84 gibi grupların arabesk müzikleri ya da poptan bozma abukluklar dışında gyet güzel gruplar da su yüzüne çıkıyor birkaç yıldır.
Mesela 'Sakin' adlı grubun Hayat albümü neredeyse tamamıyla dopdolu, boş şarkı yok.
Bir diğer grup şahane grup İstanbul şarkısıyla da daha önce yer verdiğimiz, bizi bizden almış olan 'Peyk'.
2007 tarihli Suluşaka adlı albümleri şahane, şarkılarda ve vokaliyle Gripin tadı var hafiften. Israrla edinin, indirin derim artık nasıl işinize gelirse...
Video da albümle aynı adı taşıyan Suluşaka adlı parça;

6 Ekim 2008 Pazartesi

Empire - Marlon

Empire & Marlon Brando

Empire dergisinin meşhur kapakları sıralanmıştı ve bahsi geçmişti, bu kez de Godfather ve Marlon amca aşkına özel kapak hazırlanmış ki 10 numara olmuş;

29 Eylül 2008 Pazartesi

Ken Loach & Futbol

İnandığı değerlerden ve sinemasından taviz vermeyen, alt sınıfların, yoksulların yaşamını konu alan sosyal içerikli filmlerinden dolayı politik sansür de görmesine rağmen yılmayan Ken Loach, son filmi 'İşte Özgür DÜnya! ile karşımızda. Tabi ülkemizde İstanbul'da bir iki sinema salonu dışında izleyebileceğimizi sanmıyorum diğer güzelim Avrupa sineması örnekleri gibi, büyük stüdyoların, Abd yapımı klişeler yumağı popüler filmlerin gözümüze gözümüze sokulmasına mecburuz ne yazıkki...

Futbola da işçi sınıfının bir bağlantısı olarak birçok kez filmlerinde yer verdi yönetmen. Ayrıca ortak bir proje kapsamında Olmi, Kiarostami ile birlikte üç bölümden oluşan yollarda geçen "Tickets"bir filme imza attılar ki en başarılı olan Loach'un Celtic taraftarlarının Roma'ya gidişini eğlenceli bir şekilde aktardığı harika bölümdü.

Ken Loach İngiltere’de asla profesyonel futbol ligine çıkamamış Bath City takımını destekliyor. Bunu bilmek, Loach’un sinemasında, işçi sınıfından insanların ya da bir şekilde toplum dışına itilenlerin gündelik sorunlarına odaklandığı Kes/Kerkenez (1969), Riff-Raff/Ayak Takımı (1990), Raining Stones/Yağan Taşlar (1993) ve Ladybird Ladybird/Minik Kuş Minik Kuş (1994) benzeri filmlerindeki tavrını anlamak açısından önemli. Loach taraf tutmayı, nerede durduğunu göstermeyi seven bir yönetmen. Tuttuğu taraf, futbol takımı tercihinde olduğu gibi hep ezilenler, marjinalleştirilmeye, unutturulmaya çalışanlar oluyor.
Yönetmenin ayrıca futbolseverleri merakla bekletecek bir demeci vardı geçtiğimiz aylarda. Eric Cantona'nın Manchester United günlerini anlatan, adının büyük ihtimalle 'Finding Eric' olacağı bir film yapmak istediğine dair. Umarız bu proje gerçekleşir de beyazperdede doya doya izleriz futbolun fenomenlerinden Cantona'yı...


Ken Loach sineması denince akla ilk gelen, işçi sınıfı ve bu sınıfın acımasız kapitalist sistem içindeki mücadelesidir hiç kuşkusuz. Sosyalist gerçekçilik üzerine kurulu sinema anlayışıyla Loach, filmleriyle işçi sınıfının problemlerine büyüteç tutarak toplumu bilinçlendirmeyi hedefliyor. Bu bilinçlendirme hedefini destekleyecek şekilde, sinemasında dolayımlar, üstü kapalı göndermeler ya da sembollerden çok, doğrudan doğruya meseleye işaret eden, duru bir anlatım tarzına sahip. Kimileri, özellikle İngiltere tarihi ile ilgili meselelerde onun keskin anti-İngiliz tutumundan hoşlanmayan bazı eleştirmenler, Loach’un bu tarzının fazlasıyla düz, çiğ ve slogancı olduğunu iddia ediyor. Evet, Loach’un sineması düz olmasına düz ama asla çiğ ve slogancı değil, çünkü bu düzlükte tartıştığı meselelerin ciddiyetini her zaman korumayı başarıyor. Yer aldığı tarafı açıkça belli etse de, o tarafın da her şeyin giderek kötüye gittiğini, taraf içinde yeni taraflar oluştuğunu söylemekten geri durmuyor. Loach’un taraflı olduğu için sıkça eleştirilen sineması, o tarafta yapılması gerekenlere dair sorular da üreten bir sinema aynı zamanda.

Üstat Ken Loach yeni filmi ‘İşte Özgür Dünya’da gene işçi sınıfının sorunlarına, dünyasına ama bu kez işverenin gözüyle bakıyor.
Film, işsizlik ve sömürü gibi, dikkati çektiği sorunlar açısından önemli bir yapım. Loach’un onca eleştiri karşısında, bir Batı Avrupa ülkesinde kapitalist düzeni eleştirme cesareti ise ayrıca takdire değer..

Gülr Güle Paul Newman


Epeydir kanser tedavisi gören, Amerikan sinemasının gelmiş geçmiş en büyük aktörlerinden Paul Newman kansere yenik düştü.
Üstün komedi yeteneği, samimi gülüşü ile 10 kez oscar adayı olup heykelciği kucaklamış, son olarak Empire Falls adlı mini dizide bir dolu ödül alarak aramızdan ayrıldı.


Geride onlarca olağanüstü performans, karakter ve oyunculuk bıraktı rahmetli.
Akla gelen ilk filmleri “Cat on a Hot Tin Roof” (Kızgın Damdaki Kedi), bilardo ve salon kültürünün en güzel örneği şahane film The Hustler, hapishane filmlerinin bence en güzellerinden olan ve Guns N'Roses'dan Civil War şarkısıyla da hatırlanacak olan 'Cool Hand Luke', western ve vahşi batılı sinemada devrim yapan favori filmlerimden “Butch Cassidy and the Sundance Kid”, Martin Scorsese'nin yönettiği ve oscarı kucakladığı The Color of Money ve onlarcası...


Oyunculuk dışında yönetmenlik de yapan Newman aynı zamanda otomobil yarışçılığı yaptı, oğlunun aşırı dozdan ölümünün ardından bir vakıf kurarak şimdiye dek 100 küsür milyon dolar bağışta bulundu. Nükleer Silahsızlanma gibi konularda çalışmalar yaptı. Akademi, Cannes, Altın Küre ve Emmy ödülleriyle dolu kariyere sahip aktör kendi kurduğu ggıda firmasının tüm gelirlerini yardım kuruluşlarına bağışladı. Filmlerde de elinden düşmeyen sigaranın kurbanı da oldu denebilir. Eski aktörlerden özellikle Steve McQueen ile birlikte zihnmde şahane filmleriyle yer etmiş güzel insanlardan biriydi...

26 Eylül 2008 Cuma

De Niro & Al Pacino

İkisi de ‘dünyanın en iyi aktörü kim?’ sorusunun cevabı. İkisi de aynı dönemde sinemaya başladı. İkisi de Actor’s Studio’dan. İkisi de beyazperdenin en ‘cool’ aktörlerinden. Ve ikisinin aynı filmde yer alması ancak 14 yıldan sonra gerçek oldu.

Robert De Niro ve Al Pacino... Dünyanın sayılı oyuncularından... Kariyerleri boyunca sadece tek bir sahnede karşılıklı oynadılar, ta ki ‘Orijinal Cinayetler’e kadar. Bu hafta Türkiye’de de gösterime girecek olan ‘Orijinal Cinayetler’ yurt dışında çok olumlu eleştiriler almasa da iki dev oyuncuyu bir araya getirmesi bakımından önem kazanıyor.

Onların adları yüz yılı aşan sinema tarihinde birkaç oyuncuyla beraber en üstte yer alıyor. Son dönemde -özellikle Robert De Niro- eski filmlerini aratacak kadar kötü filmlerde oynasalar da yine de filmleri merakla bekleniyor.

Özellikle sinefiller tarafından sorulan ‘Hangisi daha iyi oyuncu?’ sorusunun cevabı elbette yok. Öte yandan iki aktörün kariyerlerine ve hayatlarına bakıldığı zaman çok büyük benzerlikler görülüyor. İkisi de aynı dönemlerde sinemaya başlıyorlar, yükselişleri ve zirveye yerleşmeleri de aynı dönemlerde gerçekleşiyor.

Marlon Brando’dan sonra Jack Nicholson, Dustin Hoffman ve Jeff Bridges ile beraber oyunculukta zirveyi simgeliyorlar. İrlanda asıllı De Niro da İtalyan asıllı Pacino da metot oyunculuğunun en önemli temsilcilerinden aynı zamanda. Eğitim aldıkları ‘Actor’s Studio’nun adı canlandırdıkları karakterlerle birlikte her zaman anılıyor.


BÜYÜK FİLMLERİ
Marlon Brando ekolünden gelen iki oyuncu da son kırk yılın en önemli Amerikan filmlerinin çoğunda yer aldı. ‘Taxı Driver’, ‘Baba 1-2/ The Godfather I-II’, ‘Serpico’, ‘Mean Streets’, ‘Köpeklerin Günü/ Dog Day Afternoon’, ‘Kızgın Boğa/ Raging Bull’, ‘YaralıYüz/ Scarface’, ‘Bir Zamanlar Amerika/ Once Upon a Time in America’, ‘Kadın Kokusu/ Scent of a Woman’, ‘Brazil’, ‘Carlito’nun Yolu/ Carlito’s Way’, ‘Angel Heart’, ‘Büyük Hesaplaşma/ Heat’, ‘Sıkı Dostlar/ Goodfellas’, ‘Casino’, ‘Köstebek/ Donnie Brasco’, ‘Jackie Brown’...

Sinemayı uzaktan yakından takip eden neredeyse herkesin unutamadığı bu filmlerde ikisi de defalarca en iyi performanslarını sergilediler. Unutulmayacak karakterlere hayat verdiler. Defalarca ödül kazandılar. Ama iki dev oyuncunun başarısı, onlarca ödülün, adaylığın ve bütün maddi başarıların ötesinde görülüyor. Yaptıkları işte hep en iyi olarak anılmanın ötesinde görülüyor. Yer aldıkları başyapıtların ötesinde görülüyor. Bu sebeple onları bir arada görmek çoğu sinemasever için büyük bir zevk.

İLK BULUŞMA: THE GODFATHER II
Üzerine en fazla makale yazılan, kendinden sonraki filmleri en çok etkileyen, sinema tarihinin en iyi filmlerinden ‘Baba 2/ The Godfather Part: II’ aynı zamanda kariyerinin başındaki iki büyük aktörün de birlikte yer aldıkları ilk film.

Al Pacino’nun Michael Corleone’yi Robert De Niro’nun da Marlon Brando’yla özdeşen Don Corleone’nin gençliğini canlandırdığı film, usta oyuncuların ortak sahneleri olmamaları sebebiyle çoğu kişi için ilk buluşma sayılmasa da iki aktörün çoğu sahnesi unutulmazlar arasına girmişti.


ÜNLÜ ‘KAHVE İÇME’ SAHNESİ
Amerikan sinemasının en büyük ustalarından Michael Mann’in epik suç filmi ‘Heat/ Büyük Hesaplaşma’da De Niro ve Pacino karşı saflarda yer aldı. Biri polis diğeri ise suçluyu canlandırdı. İlk gösterime girdiğinde iki oyuncunun karşılıklı oynadıkları ‘kahve içme sahnesi’ izleyenleri mest ettiği gibi ‘en ünlü sahneler’e de adını yazdırdı. Filmin sonlarına doğru gerçekleşen sahnede Pacino’nun canlandırdığı Vincent Hanna, De Niro’nun canlandırdığı Neil McCauley’e ‘Bir kahve içelim mi? diye sorar. Bu sahnede gerçekleşen tüm diyaloglar filmin birçok öğesi gibi kültleşir.

90’ların en önemli filmlerinden kabul edilen ‘Büyük Hesaplaşma’nın son sahnesinde iki oyuncuyu bir arada görmek isteyen sinemaseverleri ‘beklenen bir sürpriz’ niteliğinde dramatik bir son bekledi.

14 YIL SONRA, BEKLENEN FİLM
‘Büyük Hesaplaşma’dan sonra ikilinin yeni bir filmde oynamaları gündeme gelse de bu yönde bir proje hayata geçirilemedi. 2000’li yılların başında Michael Mann ikiliyi bir araya getirmek istese de bu projeden de sonuç alınamadı.


İki usta aktörün aralarında bir sorun olduğu yönünde haberlerin çıkması ve özellikle Robert De Niro’nun son yıllarda vasat işlere imza atması hayranlarının beklentilerini azalttı.

Jon Avnet’in yönettiği ‘Righteous Kill/ Orijinal Cinayetler’ yıllardır istenen ve beklenen buluşmayı gerçekleştirmiş oldu. Ama film yurt dışında ‘sıradan bir polisiye’ olarak yorumlandı ve iki oyuncunun uzun zaman sonra birlikte yer aldıkları filmin daha önemli bir proje olması gerektiği belirtildi.

Her şeye rağmen iki dev oyuncuyu uzun bir aradan sonra aynı filmde görmek ‘Orijinal Cinayetler’i izlemek için yeterli bir sebep olarak görülüyor.

23 Eylül 2008 Salı

Can Yücel - Gool


Gool / Can Yücel (1999)

Üç direkli bir kaledir dünya
Sağdan akıyor Erzincan
Ceza sahasına girdi Hasan
Hüseyin'e geçirdi
Ali dokundu topa

Üç direkli bir kaleyse dünya
Kaleyi bulan toptur ilah
Şu futboldn illallah
İllallah-ı veresuli

Çizgi Roman & Kahraman

John Constantine
2008'in yaz ayları yine çizgi roman uyarlamalarının çekişmesine sahne oldu. 'Hulk' ve 'Dark Knight' gibi büyük bütçeli uyarlamaların ardından haftaya da 'Hellboy II' Türkiye'de gösterime girecek. Yeni sezonda yeni uyarlamalar beklenirken, dünyanın en önemli sinema dergilerinden Empire ise internet sitesinde en büyük 50 çizgi roman kahramanını seçiyor. Ağırlıklı olarak DC Comics karakterlerinin bulunduğu listede geriye doğru ilk 10 şöyle:

10 - Thing
9 - Magneto
8 - The joker

7 - Judge Dredd
6 - Dream

5 - Spider-man
4 - Wolverine
3 - John Constantine

2 - Batman
1 - Superman

22 Eylül 2008 Pazartesi

Kör Tuğrul - Zeki Demirkubuz

Siyah-beyaz rengin en büyük özelliği de odur; Dünyanın en büyük tezatlığıdır.

Bugün baktığım zaman inanın Beşiktaş dışında bir sürü şey artık bana ülkede boş gelmeye başladı. Çünkü insan biraz da böyle. İnsanın yüksek bulduğu, değer verdiği, akıldışı bile olsa bir şeyler olmalı. Öbür türlü hayatı yaşarken zorlanmaya başlıyoruz.

Kimse bana "Beşiktaşlı ol" demedi, Isparta'da öyle bir gelenek de yoktur zaten. Herkes ya Fenerliydi ya Galatasaraylı. Ben, o resimden o futbolculardan, özellikle de Kör Tuğrul'dan, Kör Tuğrul'un o tipsizliğinden etkilendim. Bazı insanların içinde doğal olarak var bu demek ki: Ben hayatta da güzelleri, yakışıklıları merak etmedim hiç. Bugün filmlerimde de bu var, hep daha karanlık şeyleri merak ettim.
Zeki Demirkubuz

O An...

Filistin'de Ramazan...
tıpkı yılın kalan diğer günleri gibi acı ve gözyaşı herşeyin önünde, insanlık mı? öleli epey oldu...

Ütopik Gazi Antep


Dün akşam oynanan Beşiktaş - Antep maçı gösterdi ki Sergen'in çok kullandığı tabirle G.Antep takımı şuana kadar süper lig adı altında mücadele eden takımlar içinde belki de gerçekten tek takım olanı.
Forvetteki elemanları kendini atıp kırmızı kart yemese BEşiktaş mümkün değil o futbolla rahat bir galibiyet alamazdı. 10 kişi kalmasına rağmen sürekli tek top oynayan, boşa kaçan, duvar paslarıyla rakibi bozan, yardımlaşan şahane bir takım yaratmışlar ki yabancıları özellikle 10 numaraları Tabata muhteşem bir topçu Tsubasa misali:)
Antep'te eksik olarak görülebilecek hususlar şut girişiminde çok bulunmamaları ve defans hattında çizgi halinde ileri çıkıp geri gelme durumunu henüz oturtamamış olmaları.

Beşiktaş cephesinde ise erken gelen gol dışında sadece kornerlerde etkili olabildik ki rakip de bir kişi eksik kalınca piyango vurdu denilebilir. Savunma hattı çok daha fazla güven verse de Nobre dışında hücum hattına hareket getiren, ara paslarına koşan, çırpınan bir tane bile futbolcu yok. Neyse ki Zapotochny gibi bir adam alınmış ki rakibin zaafından bile yararlanamayan hücumcuların bittiği anda devreye girip çalımlarve driplingle 65 metre gidip harika bir ara pası vererek gecenin en güzel hareketlerinden birine imza attı. Beşiktaş'ta her nedense sürekli ayakta top tutma hastalığı mevcut. Delgado da yoksa organize olma namına bir hareket görmek pek mümkün değil. Bir başka sorun da yabancı kontenjanı olacak ilerki süreçte kenarda oturacak yabancılar mutlaka sorun olacaktır keza yine yabancı kontenjanı yüzünden Sivok-Zapo ikilisi bozulacak olursa da savunmada bildik hatalar silsilesi baş gössterecektir. Son olarak topçuların yanlış mevkilerde oynatılması da Ertuğrul'un Avrupa ve Lig maçları için denediği rotasyonda sinir bozuyor. İnceman'ın geçen maç sağ kanatta denenmesi, dünkü maçta Toraman'ın sağ bek oynaması ve yine Tello'nun tüm verimliliğinin yok edilerek sol beke hapsedilmesi gibi sorunlar bizi bekler...

19 Eylül 2008 Cuma

Sia - Breath Me

Sia da kimin nesi ola ki diyenler için, Zero 7 adlı şahane gruba sesiyle hayat vermiş, ardından solo projelerle ve birbirinden güzel şarkılarıyla mest etmiş hatun kişidir. Kendisinin albümleri şarkıları hararetle tavsiye olunur aynı şekilde Zero 7'nin de...
Sia'nın en şahane parçalarından biri Breath Me ki daha iyisi yapılamaz dediğim Six Feet Under dizisinin olağanüstü finaline de bu şarkı eşlik etmiştir, hem Sia'nın orjinal klibi hem de Six feet Under finalindeki haliyle huzurlarınızda;

help, i have done it again

i, have been here many times before
hurt, myself again, today

and, the worst part is there's no one else to blame


be my friend

hold me, wrap me up
unfold me, i am small, and needy

warm me up
and breathe me

ouch, i have lost myself again
lost, myself and i am nowhere to be found
yeah, i think that i might break
lost, myself again, and i feel unsafe

17 Eylül 2008 Çarşamba

Kısa Bir Ara

Arjantin Hava Yolları, Air Argentine'nin gayet başarılı reklam çalışması, karşınızda;

O küfürü yuttuk mu?

Geçen hafta gazeteler dahil her ortamda ayrıntılarıyla açıklanan Terim'in bıyığını öpeyim konulu küfür hezeyanı her nedense üzeri örtülüp diğer skandallarının yanına gönderiliyor. Bir milli takım artık bu kadar itici hale getirilebilirdi heralde. Açıkçası birçok kişi gibi benim için de milli takım pek bir şey ifade etmiyor, haklı olduğumuz durumda gerzekçe hareketlerle rezil olduğumuz İsviçre skandalı-Terim'in 5 numralı futbolcunun ayağına basmasını emrettiği görüntüler, şu anki takım kaptanı olan Emre adlı vatandaşın basın tribününe çektiği el kol hareketleri, daha önceden çıkan milli takım içinde jeep tartışmaları ve bıyığını öpeyim mevzusu ne durumda olduğumuzun, ikiyüzlülüğümüzün açık göstergesi heralde.
Blogun her daim misafiri, güzel insanCem Dizdar hislerimize daha açık tercüman olmuş, sözü ona bırakalım;

O küfürü yuttuk mu?

17.9.2008


Gittikçe ironik bir hal alıyor bu ülkede yaşamak. Kaçabileceğimiz bütün delikler bir bir tıkanıyor. Sadece futbola bakmak bile ‘düşürüldüğümüz’ hali anlamamız için yetiyor da artıyor. Yeni federasyon başkanı Mahmut Özgener’in söylediklerini okuduğumda “Türkiye’de futbol ancak böyle bir bakışa emanet edilebilirdi” diye düşündüm. Özgener, önemli bir sorunun altının çizmiş ve demiş ki; “Bu hafta tribünlerde çok fazla küfür vardı. Taviz vermeyeceğimiz en önemli olaylardan biri de küfür(dür).” Rapora gerek duymayacakmış Özgener, görüntüleri gözleriyle görmüş, gereken yapılacakmış.
Ben de bu okuduğum bu haberin yanında bir fotoğraf gördüm. Şöyleydi... Özgener, İtalyan yaka gömleğine çizgili lacivert takımına uygun bir kravat oturtmuş Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim’in elini sıkıyor. Tahmin edersiniz, Terim neden bilinmez ama, yine yay gibi gergin.
O Terim ki, daha üç beş gün önce aradığı gazetecinin bıyığından girip anasından, avradından çıkmış biri. Üstelik küfür ettiği gazeteciden özür dilemeyi de ısrarla reddetmiş. Tribündekilere “Küfür etmeyin” diyen Özgener’in sıktığı el işte bu el. Koyu renk İtalyan elbiselerin, kahverengi pabuçların, kolu kıvrılmış Façonnable gömleklerin içindeki bir küfürbazın eli. Bu el hepimizi, çocuklarımızı, maça gidenimizi, gitmeyenimizi temsil edecek, başarısına hepimizin sevineceği milli takımın başındaki insanın eli. O Terim ki, bir çok maçta çocuklarına ve eşine küfür edildiğinde en çok canı acıyan ve haklı olarak isyan eden biri.

Aynı toplantıda ülkemizin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da, belli ki küfür ettiği için özür dilemeyi bir tür erdemsizlik sayan Terim’e destek veriyor açık açık. Ne bir ceza, ne bir kınama, ne bir ima! Haberin altındaki diğer fotoğrafta kartondan bir milli takımın yanında durmuş, yüzümüze gülüyorlar öylece, alay eder gibi.
Yaşlı bir kadına, bir adamın eşine, bir çocuğun annesine edilen küfürleri duymazdan geliyor Başbakan. Çünkü o da yabancısı değil küfürün. ‘Tescilli bir küfürbaz’ gazeteciyi yurtdışı gezilerinin çoğunda yanı başından eksik etmiyor ne de olsa. İşin iktidar tarafı böyleyken bakıyorum ülkenin hatırı sayılır gazetecileri/yazarları/yorumcularına, onlar da ‘hiç olmamış gibi’ yapıyorlar. Çoğu, sandalı açıktan dolandırıyor limana girerken, “Şu konu kapansa da biraz hoca ve hakem çekiştirsek” havasındalar. Aklına en güvendiklerim Mehmet Demirkol ile Uğur Meleke bile konuya yaklaşmayıp ‘Terim, bir takım mı çalıştırsın, iki mi?’yi tartışalım istiyorlar. Sorarım size ahlakın, vicdanın kapı dışarı edildiği bir ülkede, bu tartışılmadan bir başka futbol tartışması yapılabilir mi? Basın tribününe dönüp ‘nah’ yapan, neredeyse her milli maç öncesi ‘hır çıkaran’ küfürbaz futbolcuyu gözümüzün içine baka baka Milli Takım kaptanı yapan Terim’e iki takım yetmez. En az 5 takım, bir de voleybol takımı verilsin, hepimiz rahatlayalım, olsun bitsin. Siyasi literatürün bugünlerdeki popüler sloganlarından biriyle bitireyim; “Bu konu daha çok su kaldırır.” Hafta içi devam edeceğiz.

16 Eylül 2008 Salı

400 Darbe

“Hafızası zayıf yetişkinler dışında ergenlik kimsede tatlı hatıralar bırakmaz.” (F. Truffaut)


Büyük usta Truffaut'un Fransız Yeni Dalgasını başlatan filmi olarak bilinen, sinema tarihine ve belleklere kazınmış şahane olduğu kadar naif finali ve büyümek, ergenlik ve baş gösteren aile sorunları, toplum dışına itilmek ve özgürlük gibi birçok mevzuya parmak basan siyah-beyaz efsane...